1. bölüm / 6
KAN VE GÜL1.bölüm
Bölümler 6Şu an: 1.bölüm
- 1 1.bölüm1.269 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2.bölüm531 kelime
- 3 3.bölüm1.471 kelime
- 4 4.bölüm972 kelime
- 5 5.bölüm927 kelime
- 6 6.bölüm505 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bir... İki... Beş... Dokuz... On!"
Küçük Helvin heyecanla arkasına dönüp, "Sağım solum ebe, saklanmayan ebe!" diye bağırdı. Malikânenin devasa bahçesinde ablasıyla oyun oynuyordu ve İstanbul’da sıradan bir gün daha batıyordu. Helvin, bal rengi gözleriyle heyecanla etrafına baktı. Yavaş adımlarla ilerlerken, "Ablaa! Seni bulacağım ki!" diyerek bahçenin derinliklerine doğru koştu.
Gittiği yerlerde yoktu. Arabaların arkasına baktı, yine yoktu. Sıkıntıyla oflayıp, "Elma dersem çık, armut dersem çıkma!" diyerek zıpladı. O zıpladıkça, geceyi andıran simsiyah saçları bir sağa bir sola sallanıyordu. Tam o an, arkasından neşeli bir kahkaha sesi yükseldi. Helvin irkilip arkasını döndüğünde, elindeki kamerayla ağacın arkasından çıkan ablasını gördü.
Sinirle kaşlarını çatıp, "Ablaaa yaaa!" diyerek ona doğru yürüdü.
Ablası Melike’nin de saçları tıpkı Helvin gibi simsiyahtı ama gözleri açık kahverengiydi. Gülmesini dindirmeye çalışarak kardeşine doğru eğildi, yanaklarına kocaman bir öpücük kondurdu. "Ay şekerim, çok komiktin ama!" dedi kıkırdayarak.
Helvin sinirle ayağını yere vurdu. "Of abla of!" deyip arkasını döndü ve eve doğru yürümeye başladı. Arkasından koşan ablasının sesi duyuldu: "Kız küsme, gel buraya!"
------------------------------
Görüntü burada bitti.
Bu videoyu kaçıncı kez izlediğimi bilmiyordum ama özlediğim insanların geri gelmediğini çok iyi biliyordum. İstanbul’a yine gece çökmüştü. Fakat artık ne benimle oyun oynayacak bir ablam vardı, ne de o eski huzurumuz. Yattığım yatakta hafifçe doğruldum. Videoyu ablamın ekranda göründüğü yere sarıp durdurdum ve parmaklarımla ekranı okşadım. Onu çok özlemiştim.
Ekrandaki küçük kendime baktım. Fiziksel olarak hâlâ aynıydım; siyah saçlar, bal rengi gözler... Ama bu sefer gözlerim parlamıyordu. O kameradaki neşeli Helvin ile şimdiki Helvin arasında dağlar kadar fark vardı. Büyüdükçe yaşadığım yerin, hayatımın ve taşıdığım soyadının ağırlığı omuzlarıma çökmüştü. Bir daha da inmedi oradan. Ama pes etmeyecektim; bir daha aynı tuzaklara düşmeyecektim.
Ben bunları düşünürken kapı çalındı. Gelen evin hizmetçisiydi. "Helvin Hanım, aşağıda herkes sofrada sizi bekliyor," dedi çekinerek.
Ona sahte bir tebessümle, "Geliyorum," dedim.
Hizmetçi çıktıktan sonra bilgisayarı kapattım ve yataktan kalktım. Aynadaki aksime baktım. Aşağıdaki yılanlarla baş etmek gerekiyordu. Tam odadan çıkacakken, omuz başımdaki küçük karga dövmesine gözüm çarptı. Bu dövmeyi özellikle yaptırmışım. Aynadaki yansımama bakıp acı bir şekilde güldüm. Tişörtümün kolunu biraz daha yukarı sıyırdım; dövme iyice görünsün istiyordum. Aşağıdaki yılanlar bunu görüp daha çok acı çekmeliydi. Malum, karga ölümü temsil ederdi.
Odadan çıkıp aşağı indim. Yemek odasında yine tam kadro toplanmıştı. Adımımı atar atmaz herkes bana dik dik bakmaya başladı. Masanın başköşesinde oturan Abdullah Arslan –yani namınam değer dedem olacak adam– bana ters bir bakış fırlattı. Masaya ilerledim ve hiçbir şey olmamış gibi yerime oturdum.
Dedem gözlerini üzerime dikip, "Odana özel davetiye mi göndereceğiz Helvin? Ben gelmeden önce herkes burada olacak, kural bu!" dedi sertçe.
Hiç umursamadan tabağımdaki et parçalarını kesmeye başladım. Yüzüne bakma lüzumu bile görmeden, "Evet, kesinlikle davetiye istiyorum. Böyle hizmetçiyle çağırmak eskilerde kaldı Abdullah Arslan," dedim. Ona hiçbir zaman 'dede' dememiştim. Çünkü hak etmiyordu. O kadar kötü bir adamdı ki, onu görünce kendi kanımdan nefret ediyordum.
Dedem dişlerini sıkarak, "Bu üç oldu Helvin. Evin kurallarına uy!" diye gürledi.
Gözlerimi etten kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. "Hangi evin kuralından bahsediyorsun Abdullah Arslan?"
"Ne saçmalıyorsun sen?" dedi sesini daha da alçaltarak.
Dudağımın kenarıyla yarım bir gülüş fırlattım. "Senin kuralların... Kendi kanını öldürmek, çocuklarının hayatını zehir zıkkım etmek! Bir de karşıma geçmiş 'ev' filan diyorsun. Burası ev değil. Eğer ev olsaydı, senin öz torunun şu an ölmüş olmazdı. Eğer bura..."
Lafımı bitirmeme izin vermeden elini masaya vurdu. "Kes sesini Helvin!" diye kükredi.
Onun aksine, ölümcül bir sakinlikle devam ettim. "Doğruları duymak seni rahatsız mı etti Abdullah Arslan? Dışarıda bir mafya babası olabilirsin ama içeride kendi kanını öldürecek kadar acizsin."
Dedem gözlerinden ateş püskürterek, bütün salonu titretecek bir sesle, "Dışarıda bir sürü düşmanımız varken ne yapayım Helvin?!" dedi.
Aynı sertlikle yapıştırdım cevabı: "Ama kendi kanını öldüremezsin!"
O sırada küçük kuzenim Sıla araya girdi. Bana tiksinerek bakıp, "Dedemle düzgün konuş! Bu aileye layık değilsin. Keşke ablan değil de sen ölseydin. Ya da ikiniz birden!" dedi.
Kafama kurşun yemiş gibi oldum. "İkiniz de ölseydiniz" demişti. "Sen ölseydin" demişti... Yaptıkları vahşet sanki normalmiş gibi bir de beni tehdit ediyorlardı. İçimde devasa bir yangın ve öfke patlaması yaşansa da dışarıya o umursamaz maskemi taktım.
"Ben hak etmiyorum öyle mi Sıla? Sen bu aileyi çok mu hak ediyorsun? Her gün başka biriyle yatan birisine göre..."
Lafımın burasında, dedem olacak şahıs buz gibi bir sesle araya girdi. "Helvin, eğer bu sofrada bir kez daha sesin çıkarsa, hayatın tek bir kurşunuma bakar."
İnanır mısınız, annem bile sesini çıkarmıyordu. Artık sinirlerim tamamen bozulmuştu. Yemek odasında yankılanan bir kahkaha attım. Herkes bana deliymişim gibi baktı ama umrumda değildi. "Doğrular seni bu kadar mı korkuttu?" dediğim an, dedem olacak şahıs belindeki silahı çıkardı.
Fakat silahı masaya doğrulttuğu an, arkamda duran hem yakın korumam hem de en yakın dostum olan Matmazel kendi silahını çekip direkt dedemin alnına hizaladı. Matmazel’in omuzlarına dökülen kahverengi saçları ve kapkaranlık gözleri vardı. Soğuk, mekanik bir sesle, "O elin tetiğe değdiği an, gözünü öbür tarafta açarsın yaşlı kurt," dedi.
Bu evde ben ve Matmazel dışında hiç kimse Abdullah Arslan’la böyle konuşamazdı. Dedem silahın gölgesinde Matmazel’e ters bir bakış attı. "Ayrıca Helvin, korumanın kadın olması gözüme çok batıyor. Bu ne böyle?" dedi alayla.
Ona bakıp gülümsedim. "Neden olmasın? Senin o kraker adamlarının hepsine Matmazel tek basar."
Dedem tam ağzını açıp ters bir şey söyleyecekken, babam Ahmet Arslan araya girdi. "Şey... Baba, artık asıl konumuza mı dönsek?" dedi çekinerek. Evet, babam öz babasından köpek gibi korkuyordu. Hatta bu korku yüzünden zamanında aşık olduğu kadın yerine annemle evlenmişti. Annem ve babam birbirlerini hiçbir zaman sevmediler ama buna rağmen iki çocukları oldu. Yani, eğer yaşasaydı ablamla ben...
Dedem bıkkınlıkla, "Haklısın Ahmet," diyerek babama ve amcama baktı. Sonra sesini ciddileştirerek devam etti: "Arslan ailesi ve adamları... Biliyorsunuz ki en büyük düşmanımız olan soykan ailesi gittikçe büyüyor ve güçleniyor. Onlara açtığımız her savaş umutsuzlukla sonuçlanıyor. Artık adamlar için dalga konusu olduk. Bizim de artık büyümemiz lazım."
Ve o an zaman durdu benim için. Bu cümlenin devamını çok iyi biliyordum. Ablamı ölüme götüren cümle tam olarak buydu işte. Dedem olacak şahıs gözlerini bana dikti ve yüzünde iğrenç bir sırıtış belirdi. "Ailemizin genişlemesi lazım... Ne dersin Helvin?"
O an nefes alamadım. Elimin ayağımın titrediğini, kalbimin göğüs kafesimi dövdüğünü hissettim. Zihnimin en karanlık yerindeki o son anı canlandı.
"Abla neden ağlıyorsun ki?" demiştim o gün. O da aynen şöyle cevap vermişti: "Son nefesimde tek senin ismin olacak ağzımda Helvin, seni çok seviyorum. Şunu unutma ki; hayat bir ipse ve ipin kara düğümüne gelirsen, düğümü çözemezsin belki ama onu yönetebilirsin. Diyelim yönetemedin... Unutma, elinde makas var."
O gün o çocuk aklımla bu sözü anlamamıştım ama şimdi çok iyi anlıyordum. O gün ablama bunu kabul ettirmek için söylemişlerdi. Ablam kabul etmeyince onu bayılana kadar dövmüşlerdi ve ablam daha fazla dayanamayıp kendi kara düğümünü kesmişti; intihar etmişti.
Hızla sandalyemden kalktım. Acilen buradan gitmem gerekiyordu, yoksa gözyaşlarımı tutamayacaktım. Nefesim daralıyordu. Kafamı anneme ve babama çevirdim. Yüzlerinde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu.
Anneme bakıp, "Anne... Bir şey demeyecek misin?" dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
Annem yüzüme bile bakmadan, "Abdullah Bey ne dediyse odur," dedi soğukça.
Abdullah Bey ha? Artık kafayı sıyırmak üzereydim. Sinirsel bir kahkaha patlattım. "Abdullah Bey ha anne? O adam senin öz..." Devamını getiremedim. Çünkü gözyaşlarım ha aktı ha akacaktı, boğazım düğüm düğüm olmuştu. İki elimi kaldırıp masaya doğru alayla alkış tuttum. "Bravo canım ailem, bravo!"
Arkamı dönüp koşar adımlarla evden çıktım. Hemen arkamdan Matmazel geldi. "İyi misin Helvin?" diye sordu endişeyle.
Matmazel’e yaşlı gözlerle baktım. "Değilim..."
Arabaya binip kapıyı kapattım. Matmazel de sürücü koltuğuna geçip, "Nereye gidiyoruz?" diye sordu.
Yanağımdan süzülen yaşları silerken acı acı gülümsedim. "İnanır mısın, onu ben de bilmiyorum," dedim. Ve arkamızda o cehennem gibi malikaneyi bırakarak hızla uzaklaştık...
------------------------------
Sevgili okurlar sizden küçük bir isteğim var iyi yada kötü bölümler alakalı duygularını yazarsanız çok sevinirim çünkü o yorumlar benim geliştirmem gereken yeri iyi yaptığım yeri gösterip ona göre hareket edebilirim
Bölüm etkileşimi
