10. bölüm · KALBİN REHİNESİ

9. BÖLÜM | ANLAŞILMAZ DUYGULAR

Gülay 📚

Takvim. 18 Temmuz 2009

Saat 12: 24

Bugün benim doğum günümdü. Tam 12 yaşına girmiştim. Artık çocuk sayılmazdım, yani babam öyle diyordu ama içimdeki o meraklı çocuk yerinde duramıyordu.

Odamın kapısını milim milim, hiç gıcırdamamasına özen göstererek açtım. Koridor sessizdi. Kalbim göğüs kafesimde küçük bir kuş gibi pır pır atıyordu. Nefesimi tuttum, parmak uçlarımda yere basarak yürümeye başladım.

Merdivenlerin başına geldiğimde durdum. Basamakların ahşap kokusu burnuma doldu. En ufak bir çıtırtı bile her şeyi mahvedebilirdi. Teker teke dikkatle indim aşağıya.

Salona göz gezdirdim. Kimse yoktu. Derin bir nefes verdim.

Hızla ama sessizce mutfağa doğru yöneldim. Kapının eşiğinde durup başımı içeri uzattım. Mutfak, öğle sıcağının durgunluğuyla parlıyordu. Ne hizmetçiler vardı ne de babam. İçeriye süzüldüm.

Gözlerim anında mutfak tezgahının üzerindeki o şeye takıldı.

Pasta!

Yavaşça yaklaştım. Pasta, beyaz çikolata rendeleriyle kaplanmış, bembeyaz bir kar yığını gibi duruyordu. Üzerinde taze, kıpkırmızı çilekler vardı ve her bir çileğin üzerinde parlayan jöle, sanki elmas parçaları gibi ışığı yansıtıyordu. Kenarlarından hafifçe süzülen karamel sosu, "Beni ye," der gibi bakıyordu bana. Pastanın kokusu, vanilya ve taze meyve karışımıyla bütün mutfağı sarmıştı.

Başımı kaldırıp pastanın o muazzam görüntüsüne hayranlıkla baktım.

Sadece küçücük bir parça. Kimse anlamazdı ki. İşaret parmağımı yavaşça, sanki dünyanın en gizli işini yürütüyormuşum gibi o beyaz kremanın en kabarık yerine doğru uzattım. Santim santim yaklaştım...

Tam parmağım o yumuşacık kremaya değecekken, bileğimde sıcacık bir el hissettim. Kalbim ağzıma geldi!

"Yakaladım seni küçük pasta hırsızı!"

Daha ne olduğunu anlayamadan o el beni kendine çekti ve parmaklar kaburgalarımda gezinmeye başladı. Kahkahalarım mutfağın içinde yankılanırken debelenmeye başladım.

"Anne! Yapma! Tamam, yemedim valla yemedim!"

Annem beni kollarının arasına alıp gıdıklamaya devam ediyordu. O mis gibi yasemin kokusu burnuma doldu. Dünyanın en güzel sesi, kulağımın dibinde çınladı.

"Oğlum, biz seninle ne dedik?" diye söyledi annem gıdıklamayı bırakıp arkamdan sarılarak.

"Pastayı partiden önce yemek yok."

"Peki sen ne yapıyorsun?"

Dişlerimi gösterdim. "Ben yemiyorum ki, tadına bakıyorum!"

Annem bu cevabım üzerine burnuma küçük bir fiske vurdu. "Tadına bakmak da yemek sayılır küçük bey," dedi.

"Tamam ya, peki..." dedim yüzümü asarak. Anneme hayır demek imkansız gibi bir şeydi. Annem beni arkamdan kucaklarken sapsarı saçları yüzüme değdi, gıdıklandım.

Üzerindeki o bembeyaz, uçuş uçuş elbisesiyle tıpkı çizgi filmlerdeki iyi kalpli perilere benziyordu. Saçlarını da açık bırakmıştı, her hareket ettiğinde o çok sevdiğim yasemin kokusu her yeri sarıyordu.

"Söz veriyorum," dedi burnumun ucuna dokunarak. "Mumları üflediğinde o ilk lokmayı ben kendi ellerimle yedireceğim sana. Ama şimdi sabırlı olman lazım, anlaştık mı?"

Hafifçe oflayıp "Anlaştık," dedim.

"Aferin benim akıllı oğluma." Elimi tuttu, birlikte bahçeye çıktık.

"Vay canına!" diye bağırdım kapıdan çıkar çıkmaz. Bahçe süper görünüyordu! Ağaçların dallarına bir sürü renkli fener asmışlardı, güneş vurdukça parıl parıl parlıyorlardı. Her yerde balonlar vardı, çimenlerin üzerine de bir sürü minder atmışlardı.

Arkadaşlarımın seslerini duyuyordum, havuzun oralarda koşturuyorlardı. Masaların üstü ise en sevdiğim abur cuburlarla doluydu.

Babamı gördüm sonra. Yine o takım elbiseli, asık suratlı amcalarla konuşuyordu. Ama bizi görünce o ciddi hali bir anda uçup gitti. Kocaman gülümsedi. Hemen yanımıza gelip önce annemi alnından öptü. Annem de ona gülümsedi. Sonra babam eğilip beni öyle bir kucakladı ki, ayaklarım yerden kesildi.

"Aslan'ım benim!" dedi gururla. Saçlarımı karıştırıp öptü. "Doğum günün kutlu olsun. Bak, koca adam oldun artık!"

Babamın yanında kendimi dünyanın en güçlü çocuğu gibi hissediyordum. "Daha pasta yemedim ama baba, annem izin vermedi!" dedim şikayet eder gibi. Babam güldü, kolunu annemin omzuna attı.

"Oğlum, ama önceden tadına bakarsan sonra keyfi kaçar." Of ya! Bir kerecik tadına bakacaktım sadece. Babam anneme döndü. "Hayatım, Melek uyuyor mu?"

Annem gülümseyerek başını salladı. "Uyuyor Ekrem, mışıl mışıl hem de. Gürültüden uyanmasın diye odasının camını kapattım, telsizi de yanıma aldım. Merak etme, uyanınca haberimiz olur."

Melek benim minicik kız kardeşimdi. Daha çok küçüktü, sürekli uyuyordu ama uyandığında bazen çok ağlıyordu. Babam onun adını duyduğunda bile bakışları yumuşacık oluyordu.

Bahçe kapısından içeri, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle biri girdi. Onu görünce "Dayı!" diye bağırdım sevinçle.

Gelen, annemin abisi Cihangir dayımdı. Onu çok seviyordum. Dayım, babamın yanındaki o asık suratlı amcalar gibi değildi. Gözlerinin içi hep gülerdi. Beni görür görmez kollarını iki yana açtı, ben de koşup boynuna atladım. Beni havaya kaldırıp kendi etrafında fırıl fırıl döndürdü.

"Vay vay vay! Kimler kocaman adam olmuş böyle?" dedi beni yere indirirken. Saçlarımı hallaç pamuğu gibi dağıttı. "Doğum günün kutlu olsun aslan yeğenim! Bak bakayım bana, boyun mu uzamış senin?"

"Uzadı tabii dayı! Artık 12 oldum!" dedim göğsümü kabartarak.

Dayım kahkaha atıp anneme döndü. Annem hemen abisine sarıldı.

"Hoş geldin abi," dedi sesi çok mutlu geliyordu.

Dayım annemin saçlarından öptü, "Hoş bulduk güzel kardeşim," diye fısıldadı. Sonra babamla el sıkıştılar. Dayım babamın omzuna vurup, "Ekrem, bu çocuk yakında senin boyunu geçer, benden söylemesi," dedi. Babam da gülerek ona karşılık verdi.

Dayım eğilip kulağıma fısıldadı. "Sana öyle bir hediye getirdim ki, baban görse kıskançlıktan çatlar. Ama önce gidip arkadaşlarınla oyna, akşam gizlice açacağız, tamam mı?"

Gözlerim parladı. "Tamam dayı! Söz!"

Dayım varken kendimi ekstra güvende hissediyordum. O, annemin en yakınıydıı. Benim de en iyi arkadaşımdı.

Babamlar misafirlerle sohbet ederken bende Demir'in yanına gelmiştim.

Demir benden iki yaş küçüktü. Üzerinde biraz bol gelen gömleği vardı, elleri cebinde, ayak ucuyla çakılları iteliyordu. Ne diğer çocuklar gibi havuza atlıyordu ne de büyüklerin yanına sokuluyordu. Her zamanki gibi arada kalmıştı. Beni fark edince gözleri parladı, hemen yanıma geldi.

Demir beni görür görmez o her zamanki neşeli haliyle yerinden fırladı. "Ooo, doğum günü çocuğu!" diye bağırıp hemen boynuma atıldı. "İyi ki doğdun kardeşim!"

"Teşekkür ederim kardeşim," dedim ben de ona sımsıkı sarılarak. Demir’in enerjisi bile başkaydı, o gülünce insanın içi ısınıyordu.

Ondan ayrılıp şöyle bir etrafıma baktım. Diğer çocuklar havuzun başında birbirlerini ıslatıyor, bağırıp çağırıyorlardı. Ama Demir orada değil, burada tek başınaydı.

"Sen niye orada değilsin?" diye sordum havuzu işaret ederek. "Niye oynamıyorsun onlarla?"

Demir dudak büküp omuz silkti. "Aman ya, ben onlarla hiç anlaşamıyorum. Çok sıkıcılar! Sürekli 'benim oyuncağım daha büyük, benim babam daha güçlü' deyip duruyorlar. Onlarla takılacağıma burada seni beklerim daha iyi. Seninle oynamak her zaman daha keyifli."

Bu cevabı duyunca göğsüm hafifçe kabardı. Azıcık muzip bir ifadeyle kaşlarımı kaldırdım ve yakalarımı düzelttim.

"Eee tabii," dedim kendimden emin bir tavırla. "Kolay mı öyle Ateş Kıvanç Arslan’ın en yakın arkadaşı olmak? Hem ben sadece senin abin değilim, aynı zamanda bu mahallenin en iyi oyun kurucusuyum. Onlar daha topa vurmayı bilmezken biz seninle kaleleri deviriyorduk. Doğru kararı vermişsin küçük adam!"

İkimizde kahkaha attık.

Saat: 12:40

Demir’le çimenlerin üzerinde koşturduk biraz. Topu ayağımızda sürüp hayali kalelere şut attık, düşe kalka güldük. Öyle çok eğleniyorduk ki, diğer çocuklar bile bizimle oynamak istiyordu. Ama tabi ki, biz izin vermemiştik. Doğum günümün en güzel anlarından biriydi.

“Demir!” diye bir ses geldi. Bu Demir'in annesi Buse teyzenin sesiydi.Karşıdaki masalardani. birinde durmuştu.

“Gitmem gerekiyo,” dedi biraz üzgün. Koşarak annesine doğru yöneldi.

“Pastayı kestiğimde yanımda ol!” diye arkasından bağırdım.

"Olurum, kardeşim!" Ve gitti.

Demir gittikten sonra annemi aradım gözlerim, ama yoktu. Babam masada dayımla çok ciddi bir şeyler konuşuyordu. Yanlarına gidip babamın kolunu çekiştirdim. "Baba, pastayı keseceğiz artık. Annem nerede?"

Babam eğilip saçlarımı okşadı, yüzü hemen yumuşacık oldu. "Arka bahçeye balonları almaya gitti aslanım. Hadi, sen git getir onu, biz de masayı hazırlayalım."

"Tamam!" deyip neşeyle koştum. Arka bahçeye saptığımda anneme sürpriz yapacaktım, parmak uçlarımda yürüdüm. Ama bir ses duydum. Annemin sesiydi ama hiç mutlu gelmiyordu.

"Bırakın beni!" diye bağırıyordu.

"Anne?" diye fısıldadım. Ses malikanenin arkasından geliyordu. Köşeyi dönünce kalbim duracak gibi oldu. İki tane korkunç adam, suratlarında siyah maskeler vardı, annemi kollarından tutmuşlardı. Annem çırpınıyordu.

"Anne!" diye bağırıp ona koşmak istedim ama birisi beni arkadan küt diye yakaladı. Ayaklarım yerden kesildi. "Bırak beni! Anne!" diye bağırdım, tepindim ama adam beni çok sıkı tutuyordu.

"Uslu dur velet!" dedi adam, sesi çok kötüydü.

Annem beni görünce gözleri kocaman oldu. "Dokunma ona! Ateş!" diye bağırdı sinirle.

O sırada babam geldi. Önce bana baktı, yüzü bembeyaz oldu. "Oğlum?" dedi. Sonra annemi gördü. "Elif!" Babam tam yardıma koşacaktı ki, bir sürü adam üzerine atladı. Babam ne kadar direnmeye çalışsada onu yere yatırdılar. Babam toprağın üstünde debeleniyordu. "Bırakın onları! Bana isterseniz yapın ama onlara dokunmayın!" diye haykırıyordu.

Maskeli adamlardan biri güldü. "Bak ne güzel bir aile tablosu oldu, değil mi?" Sesi çok kalındı, sanki bir robot konuşuyormuş gibiydi.

Babam çıldırmış gibiydi, yüzü kıpkırmızı olmuştu. "Sizi öldüreceğim! Bırakın onları orospu çocukları! Sizi kendi ellerimle parçalayacağım!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyor, toprağın üzerinde debelenirken ağzına gelen en ağır küfürleri savuruyordu. Ama adamlar üzerine çökmüştü, kımıldayamıyordu bile.

Adam başını yana yatırdıp dilini damağına vurarak cıkladı. "Aaa, çocukların yanında küfür etmek çok ayıp. Psikolojilerini boza bilir, Ekrem Arslan. Lütfen kelimelerine dikkat et."

Saat: 12:43

Babamın gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, her nefesinde toprağı içine çekiyor ama yine de susmuyordu. "Sikerim senin psikolojini! Adi şerefsiz! Bırak lan onları, bırak karımı! Sende hiç mi onur yok lan piç kurusu?" diye haykırıyordu. O kadar çok bağırıyordu ki boynundaki damarların patlayacağını sandım.

"Ekrem..." diye annem göz yaşları içinde.

"Elif..."

Sonra sesi birden değişti. O dev gibi babam, hayatımda ilk kez duyduğum bir sesle, hıçkırıkların arasından konuşmaya başladı.

"Yalvarırım..." derken sesi titriyordu. "Lütfen ne istiyorsan al. Paramı al, şirketleri al, canımı al! Ama onlara dokunma. Yalvarırım bırakın gitsinler, beni ne yapıyorsanız yapın!"

Adam hiç etkilenmemişti bile. "Bak işte bu daha iyi Ekrem. Nasıl da kuzu gibi oldun hemen," diye söyledi keyifli bir sesle. "Ama maalesef, Ekremcim. Birine söz verdim ve ben sözlerini tutan bir adamım."

Gözlerimden yaşlar akarken etrafı doğru düzgün görmekte zorluk çekiyordum.

"Anne..." diye inledim. Annem her ağladığımda yanımda olur, göz yaşlarımı silerdi.

"Annem..." Gelmeye çalıştı. Gelemedi. Yine yanımdaydı, yine yakınımdaydı. Ama bu sefer gelemedi. Göz yaşlarımı silemedi.

Kalın sesli adam yavaşça bana doğru yürüdü. Her adımı kalbimde bir gümleme gibi yankılanıyordu. Tam önümde eğildi, maskesinin deliklerinden ela gözlerini gördüm.

"Dokunma oğluma!" Annem adamların elinden kurtulmaya çalışıyordu ama sadece canının daha da yanmasına sebep oluyordu.

"Doğum günün kutlu olsun küçük adam," dedi fısıldayarak. Sonra o pis elleriyle saçlarımı karıştırdı. Midem bulandı, kusacak gibi oldum. "Şanslısın, bugünün şerefine sana dokunmayacağım."

"Bırak beni!" diye bağırdım yüzüne doğru. Arkamdaki adamdan kurtulmaya çalıştım, ama öyle sıkı tutmuştu ki başaramadım.

Adam yüzüme doğru bağırmamla hafifçe geriye çekildi, sanki bu cesaretim hoşuna gitmiş gibi maskesinin arkasından kısa, hırıltılı bir kahkaha attı. "Vay., babasının oğlu."

Ayağa kalktı ve tozlu botlarının gıcırtısıyla annemin yanına adımladı. Annem, kollarını tutan iki devin arasında bir serçe gibi kalmıştı ama gözlerindeki o alev sönmemişti.

Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı yakıyordu, her şey bulanıktı ama o adamın anneme doğru gidişini en net halimle görüyordum. Babam yerdeki çimenleri yumrukluyor, "Sakın ona yaklaşayım deme, sakın!" diye inliyordu ama kimse onu duymuyordu.

Saat: 12: 46

O korkunç adam annemin tam önünde durdu. "Nasılsınız Elif Hanım?" dedi sesi o kadar dalga geçer gibiydi ki karnıma kramplar girdi. "Umarım adamlarım sizin canınızı fazla yakmamıştır."

Annem hiç korkmadan, o ıslak ama dimdik gözleriyle adamın maskesine baktı. Sanki maskenin arkasındaki o karanlığı delip geçiyordu. Adam elini yavaşça kaldırdı, eldivenli parmaklarını annemin yanağına doğru uzattı. "Yapmayın, o güzel yüzünüze nefret yakışmıyor," dedi, sanki çok iyi biriymiş gibi yumuşak bir sesle.

Tam o kirli parmaklar annemin yüzüne değecekti ki, annem birden ileri atılıp adamın maskesine doğru tükürdü.

Adamın havada kalan eli titredi. Maskesinin üzerindeki o ıslaklığı eldiveninin tersiyle yavaşça sildi. Bahçeye öyle bir sessizlik çöktü ki, sadece kendi hıçkırıklarımı duyabiliyordum.

Adam ani ve vahşi bir hareketle annemin o güneş ışığı gibi parlayan, her gece okşayarak uyuduğum sarı saçlarını avucuna doladı. Annemin ağzından acı dolu bir inilti kaçtı.

"Anne!" diye feryat ettim, sesim ciğerlerimi parçalayarak çıktı.

Babam yerdeki toprağı tırnaklarıyla kazıyor, "Dokunma ona! Saçına dokunma şerefsiz! Beni öldür bırak karımı!" diye kendini paralıyordu. Ama adamlar babamın üzerine öyle bir çökmüştü ki, babam sadece çaresizce toprağı koklayabiliyordu.

Adam annemi o güzel saçlarından tutarak zorla dizlerinin üzerine çöktürdü. O bembeyaz, uçuş uçuş elbisesi toprağın çamuruna bulandı. Annemin kulağına kadar eğildi. "Sizin gibi nazik, naif bir kadına böyle hareket yakışıyor mu?" O robot gibi sesi şimdi zehirli bir yılan gibi tıslıyordu.

Babam hıçkırıklar içinde, hayatımda hiç duymadığım o yalvaran sesiyle inledi."Yapma. Yalvarırım yapma..."

"Maalesef Ekremcim, karın kendi ölüm fermanını kendi yazdı," dedi alay ederek. Sonra arkadaki adamlardan birine başıyla bir işaret verdi. Adam arka bahçenin kapısından çıktı.

Kocaman, ağır, ucu güneşin altında parlayan o balta...

Babam baltayı gördüğü an sesi kısıldı, ruhu çekildi sanki. "Hayır... Hayır, lütfen..."

Ben sadece "Anne!" diyebiliyordum. Boğazım öyle yanıyordu ki, hıçkırıklarım nefesimi kesiyordu.

Saat: 12:48

Annem saçı o adamın avucundayken, canı yanmasına rağmen başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama yüzünde o her korktuğumda beni sarmalayan, 'geçti bebeğim' diyen o mucizevi gülümseme vardı.

"Merak etme oğlum," diye söyledi dolu gözleriyle beni sakinleştirmeğe çalışırken. "Anne hep yanında olacak. Hep kalbinde olacak..."

Daha cümlesini bitirmesine bile izin vermediler. O adam, elindeki baltayı bütün gücüyle annemin sırtına vurdu.

Babamın "Elif!" diye göğsünü yırtan feryadı, bahçedeki tüm fenerleri söndürdü sanki.

Sadece bakakaldım. Yapmayın diyemedim, kıymayın diyemedim,canını yakmayın diyemedim.

Annem hâlâ bana bakıyordu. Sırtına o ağır demir inmişti ama o hâlâ bana gülümsüyordu. Acısını benden saklıyordu. Giderken bile beni korumaya çalışıyordu.

Saat: 12:49

"Ateş..." diye inledi kısılan sesiyle. "Kardeşine iyi bak oğlum."

Adam durmadı. Sanki bir odun kesiyormuş gibi ruhsuzca bir daha vurdu. Annemin o kar beyazı elbisesi, pastanın üzerindeki çilekler gibi kıpkırmızı oldu.

Sonra o adam, belindeki siyah silahı çıkardı. Annemin o mis gibi yasemin kokan sarı saçlarının arasına namluyu dayadı. Annem son bir kez gözlerimin içine baktı.

"Gözlerini kapat küçüğüm" dedi son kalan gücüyle.

Kapamak istedim gözlerimi. Gerçekten istedim.
Ama sanki göz kapaklarım bana ait değildi. Sanki biri onları açık tutuyordu da annemi son kez ezberlememi istiyordu.

Nefes aldım.

Alamadım.

Saat: 12:50

Bir anlık bir ses…

Ama bu bir silahın patlaması değildi benim için.

Bu, dünyamın yıkılma sesiydi.

Ön bahçeden bir melodi duyuldu. O kadar yüksekti ki, yumuşatıcı sesi bile acı bir çığlığa benziyordu artık.

Bu annemin bana küçükken okuduğu ninniydi.

Uykudan uyanmış

Gülermiş, bakarmış,

Annesi onu çok öpermiş, severmiş...

Annemin bedeni öne doğru çok hafif sallandı. Düşmedi. Düşmesine izin vermediler belki ya da o, bana bakmayı bırakmak istemedi.

Mavi gözlerdeki ışık yavaşça söndü.

Gülümsüyordu hâlâ.

Bu en kötüsüydü.

“Anne..." diye inledim çaresizce. Almasaydınız onu benden ...

Boğazımdan bir şey koptu. İçimde bir yer yandı ama alev almadı. Daha beterdi. Simsiyah oldu.

Babamın sesi geldi sonra. Ağlıyordu.

Mahvoluyordu.

Onu da dövüyorlardı.

Okul gidermiş, yazarmış, çizermiş,

Babası onu çok öpermiş, severmiş...

Ve bedeni nihayet yüzüste yere düştü.

Her yeri kandı. Saçları kandı. Yüzü kandı. Sırtı kandı. Elbisesi kandı.

Annem kandan çok korkardı ki, neden yaptınız bunu ona? Nasıl kıydınız ki meleğime?

Annem ölmüştü.

Sonsuz bir uykuya dalmıştı. Artık hiç uyanmayacaktı. İyi uykular annecim. İyi uykular güneşim. İyi uykular yasemin kokulum.

Tarihler 18 Temmuz 1997, saat 12:50.
Bir kadın doğum yaptı. Genç çift olan Ekrem Arslan ve Elif Arslan'ın çok güzel bir bebekleri oldu. Çift çok mutluydular. Annesi bebeğini göğsüne bastırmış kokusunu içine çekerken, babası onları aşkla izliyordu.

Mutlu aile taplosu.

Tarihler 18 Temmuz 2009, saat 12:50
Şimdi 12 yaşında bir delikanlı olmuştu o bebek. Ekrem Arslan yere yatırılmış, tekmelerle, yumruklarla, sopalarla dövülüyordu. Elif Arslan bu hayata gözlerini yummuştu. Nasıl mı? Oğlunun doğum gününde kocasının ve biricik oğlunun gözleri önünde. Sırtına vurulan iki balta darbesi ve kafasına sıkılan bir mermiyle. Oğlu ise hiç bir tepki veremeden, çaresizce donup kalmıştı. Ne ağlaya biliyordu artık, ne de yalvara.

"Mutlu aile taplosu"

Çiz üstünü.

Mahvolmuş aile taplosu.

23 Şubat yıl 2027

İNCİ AKIN

Elimdeki isimlere bakarken hiç birini tanımadığım için tahmin yürütemiyordum. Babamın bu caniliğin bir parçası olması fikri canımı yaksa da, bu listenin içinde saklanan asıl celladın varlığı tüylerimi ürpertiyordu. Bu isimler artık sadece kağıt üzerindeki harfler değil, bir çocuğun çocukluğunu çalan, bir kadının kanıyla o mutlu tabloyu boyayan gölgelerdi.

Hepimiz oturmuş elimizdeki kağıtlara bakıyorduk. Birlikte çalışacağımız için karşımızdakı adamları tanımamız gerekiyordu. Kağıtta örgütteki on iki kişinin hakkında bilgiler vardı.

Zeliha başını kâğıttan kaldırarak bize baktı. "Ee, şimdi ne yapacağız? Bu adamları bulup, işkence falan edip konuşturacak mıyız?"

"O iş o kadar kolay değil," diye cevap verdi Ateş. "Eski üyeleri bulabiliriz ama onları bir araya getirmek riskli. Nasıl insanlar olduklarını bilmiyoruz. Karşımızdakiler normal insanlar değil, her birinin arkasında oldukça güçlü bağlantılar var. Eğer onları kaçırırsak bu iş daha tehlikeli bir hale gelir ki zaten bu halde bile oldukça tehlikeli. Ve üstelik çoğu Türkiye'de bile yaşamıyor. Onları buraya getirene kadar ya kendilerini yok etmenin bir yolunu bulurlar ya da bir şekilde elimizden kurtulurlar."

Ateş’in sözleri zihnimde yankılanırken, bu adamların profili kafamda bir türlü oturmuyordu. Kağıttaki o fotoğraflara, o soğuk ve otoriter yüzlere tekrar baktım. Her biri devasa imparatorlukların sahibi gibi duruyordu.

"Peki yanlarına bile yaklaşamıyorken nasıl onları konuşturucaz?" Zeliha'nın sorusuyla Ateş'e baktım. Gerçekten bunu nasıl yapabileceğimizi merakediyordum.

Ateş masanın üzerindeki dosyalara bakarken kısa bir an düşündü. Kafasında birşeyleri tartıyordu sanki. Ardından başını kaldırdı.

"İçlerine sızacağız."

Demirle Turgut dehşetle bir birlerine baktılar. Akıllarından ne geçtiyse bu fikir onları korkutmuş gibiydi.

"Ateş, sen ne dediğinin farkında mısın?" diye sordu Demir şaşkınlığını atamazken. Masaya doğru hafifçe eğildiğinde artık o rahat tavrı yok olmuştu. "Sen o örgütün yeni liderisin. Böyle bir şey yapıpta öğrenirlerse seni asla yaşatmazlar. Eski üyelerin içine sızmakla ölüm fermanını imzalamak mı istiyorsun, amına koyayım!"

Turgutta başını salladı. "Demir doğri deyi. Bence bi tuzak hazırlayalum da onlarun Türkiye'ye gelmesinu sağlayalum. Sonra da işkence falan eder, bülbül gibi konuşturur, en son da geberturuz. Zaten her biri yaşli bunak, öldüler mi kimsecukler farketmez."

Zeliha sinirle güldü. Kollarını göğsünün altında birleştirip alayla Turgut'a baktı. "Aynen kuş beyinli. Arkalarındaki güçlerde öyle diyor. Hele bir öldür, seni de öbür tarafa gönderene kadar sikerler." Evet bunları yapmak mantıklı değildi. Herşey daha beter bir hale gelebilirdi.

Turgut ona bakmadan başını diğer tarafa çevirdi. Bakışlarını hepimizden kaçırmaya çalışıyordu. Zeliha da öyle bir güç vardı ki, koca adamı bile utandırabiliyordu!

"Bunun başka bir yolu yok mu?" diye sordum Ateş'e bakarak. Belki daha kolay yolu olabilirdi.

Ateş hafiften sırıtarak bana doğru eğildi. Dudakları kulağımın tam arkasında dururken sıcak nefesi tenime değiyordu. Bir an titremeden edemedim.

"Ne o? Benim için endişelendin galiba."

Sesindeki o belli belirsiz alay ve kulağımın arkasında hissettiğim yakıcı nefesi, zaten gergin olan vücudumun kaskatı kesilmesine neden oldu. Kalbim göğüs kafesimi döverken, masadakilerin bakışlarını üzerimizde hissedebiliyordum ama Ateş sanki dünya durmuş gibi sadece benim vereceğim tepkiyi bekliyordu.

Yavaşça geri çekilip gözlerinin tam içine baktım.

"Senin için değil, planın güvenliği için endişeleniyorum." diyerek geçiştirmeye çalışıyordum. Aslında onun içinde endişeleniyordum. Babamın katil olmadığını öğrenmeden giderse aklım onda kalırdı. Bu kadar.

Hâlâ sırıtıyordu. "Öyle diyorsan öyledir." Göz kırpıp benden uzaklaştı. Az önceki o yoğun elektrik bir anda dağılmış yerini masadaki buz gibi gerçeğe bırakmıştı. Kalbim hâlâ düzensiz atıyordu.

"İçlerine sızmaktan başka çaremiz yok," dedi Ateş, sesindeki alaycı tınıdan eser kalmamıştı artık. Bakışlarını Demir ve Turgut’un üzerinde sabitledi. "Onları bir depoya kapatıp dövmek bize sadece acı çektirmeyi sağlar, gerçeği değil. Bu adamlar yalan söylemek üzere birer üstadlar. Ama aralarına girersek, birbirlerine fısıldadıkları korkuları duyabiliriz."

Turgut hâlâ ikna olmamış bir ifadeyle masadaki kâğıdı çevirip duruyordu. "Ula yine de çok tehlikelidur. Ya onlardan olmağumuzi öğrenürlerse?"

"Amma da naz yaptın," diye söylendi Zeliha. Sonra bakışlarını Ateş'e çevirdi. "Ben razıyım yeter ki bu sikik intikam son bulsun. İnci Türkiye'de kalacak onu bu işe dahil etmeyeceksin." İşaret parmağını havada sallayarak onu tehtit ediyordu.

Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Bende geleceğim." Bu benim ailemin meselesiydi.

"Gelmeyeceksin dedim o kadar! Bu iş çocuk oyuncağı değil İnci," diye gürledi Zeliha. "O gördüğün on iki isim, her biri birer insan öğütücü ola bilir. Sana zarar vermelerine izin vermem!"

Ateş, oturduğu yerde istifini bozmadan Zeliha’nın havada sallanan parmağına baktı. Ardından bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Sanki ne diyeceğimi, bu fırtınanın karşısında nasıl duracağımı tartıyordu.

"Zeliha, bu işin ucunda bütün ailemiz var. Ateş'in annesinin katillerini bulmak, babamın adını temizlemek için bu riski almak zorundayım," diye itiraz ettim yorgun sesimle. Gerçekten bu olanlar beni artık çok yoruyordu. "Beni korumak istemeni anlıyorum ama kenarda oturup sizin hayatınızı tehlikeye atmanızı izleyemem. "

Zeliha duyduklarıyla birlikte adeta çılgına döndü. Ağzından ardı ardına dökülen ağır küfürler odanın içinde yankılanırken, ellerini hırsla masaya vurdu.

"Siktirtme şimdi aileni de, temizliğini de! İnci, sen ne dediğinin farkında mısın? Oraya girersen bir daha çıkamazsın diyorum, sen bana ne masalı anlatıyorsun? Gelmeyeceksin dediysem bitti!"

"Geleceğim!"

"Gelmeyeceksin!"

"Geleceğim o kadar!"

" İnci beni oraya getirtme!"

"Yeter!" Ateş’in sesi odadaki fırtınayı bıçak gibi kesti. Hafifçe bağırsa da sesi herkesi susturmaya yetti. Zeliha ve ben sinirle solurken, Ateş ikimize de sert birer bakış fırlattı. "Kavga etmeyi kesin. İkiniz de gelmiyorsunuz."

İkimiz de aynı anda, anlamaz gözlerle ona baktık. "Ne demek gelmiyoruz?" diye itiraz ettim hemen. O kimdi ki bana böyle emir veriyordu!

Ateş sandalyeye yaslandı. "Orada ne olacağını bilmiyoruz, İnci tanesi. İşler sarpa sararsa çatışmaya girmek zorunda bile kalabiliriz. Bu senin için çok riskli. Daha eline silah almamış birini o cehennemin ortasına atamam. Sen silah kullanmayı bile bilmiyorsun."

Hafifçe gülümsedim, bu kez kendimden emindim. "Biliyorum ki." İşte bir artı.

Ateş’in kaşları yavaşça çatıldı. Bakışlarındaki o her şeyi bilen ifade yerini derin bir şüpheye bıraktı. "Biliyor musun?" diye sordu belli ettiği şaşkınlığıyla.

Zeliha kenardan dişlerinin arasından küfür savurarak araya girdi. "He, biliyor amına koyayım! Ben öğrettim! Başka ne yapmalıydım ki? Kızın peşinde bir tane manyak mafya, hele yeni yeni öğrendiğime göre örgüt lideri vardı!" Hâlâ söylenmeye devam ediyordu.

Turgut şaşkınlıkla başını kâğıtlardan kaldırıp Zeliha’ya baktı. "Sen de mi bileysun?" dedi şivesiyle, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

Zeliha Turgut’un şaşkınlığına daha da sinirlenerek ona döndü. "Biliyorum ecdadını siktiğimin lazı, biliyorum! Özel kuvvetlerde çalıştım ben! Ne oldu, beğenemedin mi?"

Turgut hiç istifini bozmadan, hayranlık dolu bir ifadeyle sırıttı. "Çok beğendum," dedi çekinmeden.

Zeliha bu beklenmedik iltifat karşısında bir an duraksadı, sonra yüzünü başka yöne çevirip sakinleşmeye çalışarak kendi kendine küfürler savurmaya devam etti. "Ya sabır, amına koyayım, ya sabır!" Demir gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu.

Ateş bana baktı. Gözlerindeki şüphe tamamen silinmemişti ama bir merak filizlenmişti.

"Öğrenmek başka şeydir, kullanmak başka. Bir insanın gözünün içine bakarken tetiği çekmek, inan bana hiç kolay değil." Masaya doğru yaklaştı, aramızdaki mesafeyi iyice azalttı.

"Yapabilirim," dedim kendimden emin bir tavırla. Evet bu silah becerimi hiç kullanmak zorunda kalmamıştım. Ama zorunda kalırsam yapabilirdim. Yani öyle düşünüyorum...

"Peki," derken sesi şimdi daha alçak ve etkileyiciydi. "Eğer dediğin kadar iyiysen, bunu kanıtlaman gerekecek. Yarın sabah erkenden poligonda olacağız. Eğer beni ikna edebilirsen..." duraksadı, bakışları dudaklarıma kayıp tekrar gözlerime çıktı. "O zaman bizimle gelebilirsin." Başımı sallamakla yetindim. Çok zor olmasa gerek. "Zeliha, sen bizimle geleceksin."

Zeliha hala arkası dönük bir şekilde odadan çıkarken "Sizin yapacağınız planı sikeyim," diye mırıldandı.

Ama Turgut’un "Vay be, özel kuvvetler ha. Desene tam fırtınasun," diyen sesiyle tekrar sinirle ona döndü. "Tamam, tamam sakin ol, Deliha."

"Adım Zeliha, dangalak."

Omuz silkti. "Bileyrum."

"Biliyorsansa ne diye Deliha diyorsun, amına koyayım!"

"Delisinde ondan."

Üçüde odadan çıktığında nihayet sessizlik olmuştu. O kadar bağırmışlardı ki, başıma ağrı girmişti.

Telefonumun çalmasıyla bu sessizlik yine bozuldu. Yok ben galiba bundan sonra ağzımı açmasam iyi olurdu.

Cebimdeki telefonumu çıkarıp ekrana baktım. Ateşte kimin aradığını merak etmiş olacak ki, çaktırmadan göz ucuyla bakmaya çalıştı. Onun yaptığı gibi göz ucuyla ona baktığımda hızla bakışlarını karşısındaki cama çevirdi. Yine gözlerimi ekrana çevirdiğimde o da yeniden ekrana bakmaya çalışıyordu. Ne yapıyor bu adam? Her neyse.

Onu boş verip ekrandaki isime baktım.

Toprak arıyordu.

Telefon elimde titremeye devam ederken daha fazla bekletmemek için açıp kulağıma götürdüm.

"Efendim Toprak?"

"Selam canım. Sesini duymak istedim, nasılsın?"

"İyiyim Toprak, her zamanki gibi işte. Sen nasılsın? Oralarda hava çok soğuktur şimdi."

"Sorma, her yer bembeyaz. Ama biliyorsun, buranın temposu beni hiç yormuyor. Bugün seni düşündüm. Geçen yıl gittiğimiz kayağı hatırlıyor musun? Hani kar yağışını izlemiştik.O anı özledim. Keşke yanımda olsan."

Kendi kendime düşündüm. Biz hiç kayağa falan gitmemiştik ki. Neyse belli ki, yorgun ona öyle geliyor.

"Ben de özledim Toprak. Sesini duymak iyi geldi."

"İnci, biliyorsun seni ne kadar çok önemsediğimi. Aramızdaki bu mesafeler bazen canımı sıksa da, geleceğimiz için sabretmemiz gerektiğini biliyorum." Kısa bir es verdi. Sesindeki o yumuşak tını, yerini yavaşça daha planlı, daha hesaplı bir tonlamaya bıraktı. "Aslında, madem geleceğimiz dedik senden küçük bir ricam olacaktı. Belki de küçük değil, bizim için büyük bir adım."

Kaşlarımı merakla havaya kaldırdım."Tabii, söyle. Yardım edebileceğim bir şeyse elimden geleni yaparım."

"Şu bizim şirketin yeni yatırım projesi. Hani şu babana bahsettiğimiz ama bir türlü orta yolu bulamadığımız iş. Baban sözleşmeyi önüne her götürdüğümüzde bir pürüz çıkarıyor. Acaba diyorum sen onunla bir konuşsan? Senin fikrin baban için çok kıymetlidir. Sadece projenin arkasında benim olduğumu, bize ne kadar büyük kapılar açacağını ona hatırlatsan?"

"Toprak, bliyorsun ben bu işlerden pek anlamam. Babam da işiyle evini ayırmayı sever. Eğer kabul etmediyse, mutlaka geçerli bir sebebi vardır. Benim araya girmem durumu daha da zorlaştırabilir." Zaten ne diyecektim ki? Bu işler bana göre değil.

"Hadi ama İnci, sadece bir konuşma," dedi Toprak. "Lütfen, benim için yap bunu. Bu proje bizim geleceğimiz, senin ve benim için. Beni bu kadar zor bir durumda tek başıma bırakmayacağını biliyorum. Sadece babana projeye güvendiğini çıtlatman bile yeterli. Hadi, canım?"

Kendimi bir anda köşeye sıkışmış, sevgiyle borçlandırılmış gibi hissettim. Kalbimdeki o sıcaklık, yerini soğuk bir yükümlülüğe bıraktı. "Peki, tamam, konuşurum onunla müsait bir zamanda," diyerek zoraki bir şekilde kabul ederek.

"Harika! Biliyordum beni kırmayacağını. Sen gerçekten harikasın. Seni seviyorum, kapatmam lazım şimdi toplantı başlıyor!"

Daha "Ben de..." diyemeden, telefonun diğer ucundan gelen o keskin ve ruhsuz 'dıt dıt' sesi kulağımı tırmaladı. Öylece kalakaldım.

Telefonu yavaşça kulağımdan indirip ekrana boş gözlerle baktım. Mesafe sadece kilometreler değilmiş. Mesafe, bir insanın sesine ihtiyaç duyduğunda onun senin sadece ismine ihtiyaç duymasıymış. Boğazıma oturan o acı yumruyu yutkunarak aşağı itmeye çalıştım. Kimsenin duyamayacağı, sadece odadaki o ağır sessizliğin içinde kaybolacak bir fısıltıyla mırıldandım.

"Ben de seni seviyorum..."

Telefonu kapatıp masanın üzerine koydum. Kalbim kırılmıştı bunu inkar edemezdim. Belki de ben abartıyordum.

"Ecdadını siktiğimin piçi," diyerek söylenen Ateş'e çevirdim kırgın gözlerimi. Bana bakmıyordu bu sefer. Direkt telefona sinirle bakıyordu. Sanki şu an o telefonu bin parçaya bölmek istiyordu. "İşin sevgilinden daha mı önemli, amına koyduğum." Bunları kendi kendine söylediğini sanıyordu ama bende onu duyuyordum.

"İşi varmış," diye mırıldandım onun gibi. "O yüzden hemencecik kapattı yüzüme." Kırgınlığımı sesimde bile saklayamıyordum.

Ateş bu sefer bana baktı. Bakışları beni bulmasıyla anında yumuşadı. Nasıl yapıyordu bilmiyorum ama az önceki sinirini bana bakınca hiç belli etmiyordu.

"Duydum," diye söyledi mırıldanmaya devam ederken. Ardından yanındaki sandalyeye oturdu. Bende yerime otururken o belini sandalyenin sırtına yasladığında başını arkaya atıp yüzünü bana çevirdi. "Yüzüne kapattı."

"Yüzüme kapattı," dedim onu onaylayarak.

Derin bir nefes çekti içine. "İnsanın senin gibi sevgilisi olurda böyle bir şey yapar mı hiç?"

"Ya, öyle mi?" Burnumu çektim. Ne kadar sulu göz ıslak burun bir kız olmuştum ben.

"Ya, öyle," diyerek beni onayladı. Bunu aksi ama çok yumuşak bir tavırla söylemişti. Hatta onu tanımasam bunun ona çok yakıştığını söyleye bilirdim. Zaten tanımıyordum ve kesinlikle bu şekilde konuşması ona çok yakışıyordu. "İnsanın böyle sevgilisi olsa konuşmalara doyamaz ki."

"Ya..."

"Ya tabii," demesiyle utanarak saçımdan bir tutam alıp kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Ah bir benim olsaydın..."

"Anlamadım?" Çok kısık sesle söylediği için pek anlayamamıştım.

"Anlama bence," diyerek yüzümü incelemeye devam etti. "Utandın mı sen?" diye sordu gözleri parılarken.

Bakışlarımı ondan kaçırıp kapıya doğru baktım. "Hayır, neden utanayım ki?" Adamda öyle bir enerji vardı ki, kapılmamak mümkün değildi. Zeliha nerdesin ya? Gel kurtar beni!

"Yanakların öyle demiyor ama," bu yanaklarım beni ele vermekten başka bir işe yaramıyordu zaten.

"Nesi varmış yanaklarımın?" Bu kez yüzüne baktım. Gözleriyle yüzümün her karesini hayranlıkla izliyordu sanki.

"Hayatta gördüğüm en güzel kırmızıya boyanmışlar." Yok artık! Bu adam şair falan mı? Bu kadar güzel cümleler kurmayı nasıl beceriyor?

Ben aval aval ne diyeceğimi bilemeyerek ona bakarken o hayranlıkla beni izlemeye devam ediyordu. Öyle bir izliyordu ki, sanki o ressamdı da bende onun en güzel eseriydim.

Biz sessizce bir birimize bakarken içeriden kavga sesleri yine yükselmeye başlamıştı.

"Turgut musun nesin, sikicem şimdi seni!" diye bağırıyordu Zeliha.

Turgut bunu pek umursamıyormuş gibi keyifli bir sesle "Adimi bir daha söylesen?" diyordu.

"Galiba Zeliha kurban bayramı için keseceği koyunu buldu," diyen Demirdi.

"Senun benum tarafimu tutman gerek!" diye bağırdı Turgut.

"Galiba içeri geçsek iyi olur, yoksa kan dökülecek," diyerek ayağa kalktı Ateş. Kendisi kalkıp sandalyesini düzeltdikten sonra elini bana uzattı kalkmam için. Bir eline bir de yüzüne bakarken o da tutacak mıyım diye merak ediyordu. Bunu yüzünden anlayabiliyordum.

Daha fazla onu bekletmeden elimi elinin üzerine koydup ayağa kalktım. Farkettirmemeğe çalışsa da bu hareketim onun için beklenmedik olduğu için şaşırmıştı ama kendini çabucak toplamıştı.

Ben ayağa kalktıktan sonra kısa bir an daha elimi tutup rahatsız olmayım diye çabucak bırakmıştı. Biz kapıya doğru yürürken omzumun üstünden ona baktım. Boy farkımızı ne kadar çok olduğunu bir daha anladım.

Salona geçtiğimizde onların bu halini beklemediğim kesindi. Üçüde iki dakika içerisinde bir birine girmişti!

Zeliha, Turgut’u koltuğa devirmiş, resmen üzerine çıkıp oturmuştu. Bir eliyle Turgut’un yakasına yapışmış, diğer elini de yumruk yapmış havada sallıyordu.

"Ulan senin o Karadeniz şiveni de, Deliha'nı da, sülaleni de tek tek sikip üzerinden geçerim!" diye kükredi Zeliha.

Turgut altına girdiği bu öfkeli kadının ağırlığı altında biraz tedirgin görünse de, yüzündeki o iflah olmaz keyiften ödün vermiyordu. Elleri havada, teslim olur gibi yapıyordu ama gözleri parlıyordu. "Ula Zeliha, ne kadar ağır çıktun. Ama yakışayi, vallahi tam bi aslan gibi çöktün üstüme. Bu sinirun bile tatli geliyi be.'

Yumruğunu biraz daha yaklaştırdı Turgut’un yüzüne. “Bir daha konuşursan dişlerini Karadeniz’e postalayacağım, amına koyayım!"

Demir sıkıntı ile alnını ovuşturdu. "Resmen kreşteyim, amına koyayım! Bunlar böyle devam ederse, genç yaşımda emekli olacağım."

Zeliha hâlâ Turgut’un yakasını bırakmayarak "Bak son kez söylüyorum," diye tısladı. "Bana bir daha o iğrenç şivenle, o saçma sapan isimlerle seslenirsen, seni Karadeniz’in dibine beton döküp gömerim. Anladın mı beni laz ayısı?"

Turgut altına girdiği bu öfkeli kadının ağırlığı altında önce bir sırıttı ama Zeliha’nın gözlerindeki o gerçek cinnet parıltısını görünce işin şakasının kalmadığını fark etti. Başına gerçekten bir bela gelmeden bu durumu çözmesi gerekiyordu.

"Tamam, tamam..." dedi Turgut ciddileşerek. "Valla tamam, sustum. Sinirlenince harbi fırtına kopariysun. Hadi, kalk üstümden de nefes alayim, lütfen."

Zeliha Turgut’un bu geri adımıyla bir zafer kazanmışçasına gülümsedi. Yumruğunu yavaşça indirip yakasını bıraktı. "Şöyle yola gel işte," dedi gururla. "Adamı böyle evcilleştirirler."

"Kalk lütfen..." diyen Turgut baya tedirgin görünüyordu. Bir an önce Zeliha'nın üstünden kalkmasını istiyordu. Korkmuş muydu?

"Kalkıyorum ya, amına koyayım!"

Zeliha tam sakinleşmiş Turgut'un üzerinden kalkmaya hazırlanırken bir anda kaskatı kesildi. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Turgut’un yüzüne baktı, sonra da oturduğu o malum yere...

Turgut ise o an kıpkırmızı kesilmiş, bakışlarını kaçıracak yer arıyordu. Sertçe yutkundu. Adem elması boğazında hızla aşağı yukarı gidip geldi.

"Lan!" diye bir çığlık kopardı Zeliha. Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki yüzümü buruşturmadan edemedim.

"Yine ne oldu?" diye söylendi Demir ağlamaklı sesiyle.

"Lan bu bana göz koymuş! Resmen göz koymuş!"

"Ne?" diye abartılı bir şekilde bağırıp eliyle ağzını kapattı Demir. Bunların kafa hepten gitmiş galiba.

Zeliha sanki yanan bir sobanın üstüne oturmuş gibi bir hışımla Turgut’un üzerinden fırlayıp odanın öbür ucuna sıçradı. "Amına koduğumun sapığı! Üstüne oturdum diye fantezi mi kurdun lan o fındık kadar beyninde? Seni burada hadım ederim ulan, vallahi billahi yaparım!"

Turgut hızla yerinde doğrulup gömleğini çekiştirmeye başladı. "Ula ne alakasi var! İnsani bi haldur! Taş değilum, odun değilum. Aslan gibi kadunsun, üstüme çöktin! Ben napayum?" diyerek gözlerini kaçırıyordu.

Ateş hemen yanımda dururken bu sahne karşısında dayanamayıp elini yüzüne kapattı. Omuzlarının sarsılmasından gülüşünü bastırmaya çalıştığı çok belliydi. Bense elimi ağzımın üstüne koymuş şaşkınlıkla onlara bakıyordum.

Onlar kavga etmeye devam ederken malikanenin kapısının çalındığını duydum. Ateş de duymuş olacak ki, salonun kapısından kısa bir an kolidora baktı.

"Hacer teyze, kapıya bakarmısın?" diye seslendi kapıya doğru. Galiba Hacer teyze dediği evin çalışanıydı.

"Tabi oğlum, bakıyorum şimdi." Bu çok tatlı bir kadının sesiydi.

Bir kaç dakika sonra salonun kapısından beklemediğim biri girdi.

Melek...

Her zamanki gibi yüzünde güller açıyordu.

Üzerindeki kırmızı uzun elbisesi ve dalgalandırdığı sarı saçları bir davetten geldiğini gösteriyordu. Bu iki yılda daha da güzelleşmiş, genç bir kız olmuştu.

Mavi gözleri salonda gezinirken beni buldu.

"İnci abla," diye zoraki bir şekilde mırıldandı. Mavi gözleri şimdiden dolmuştu güzelimin.

Bir kaç büyük adımda bana yaklaşıp boynuma atıldı. Beni sıkıca sararken sarılışına karşılık verdim.

"Seni çok özledim," dedi kısık sesiyle. Daha sıkı sardım onu. Güzel saçlarına bir öpücük kondurdum.

"Bende seni çok özledim, Melekcim," benden uzaklaşıp gülümseyerek gözlerinin yaşını sildi.

"Ne zaman döndün, Türkiye'ye abla?" diye sordu.

"Bir kaç gün oluyor, daha alışamadığım için sana da haber veremedim," yalan söylemekten nefret ediyorum, ama mecburum. Bildiğim kadarıyla Melek'in hiç bir şeyden haberi yoktu ve böyle devam etmesi gerekiyordu. Onun da üzülmesini istemiyorum.

"Önemli değil, sonunda seni gördüm ya," gülümseyerek tekrar sarıldım ona. Ayrıldıktan sonra hepimiz yeniden koltuklara yöneldik. Tam Zeliha'nın yanına oturmak için yöneldiğimde Melek benden önce davrandı. Gülümseyerek Zeliha'nın yanına oturduğunda anlamayarak ona baktım.

"Ya ben kuzeninle tanışmak istiyorum, sorun olmaz dimi, İnci abla?" diye sordu çocuksu bir neşeyle. Gülümseyerek başımı salladım. Mecbur kalıp tek boş yer olan Ateş'in yanına oturdum.

Ben Ateş'in yanına oturduğumda Melek yandan bize bakıp sırıttı. Abisine göz kırpıp dikkatini Zeliha'ya verdi. Küçük şeytan seni. Aklıyca bizi yakınlaştırmaya çalışıyordu.

"Abicum, bence onla çok muhattap olmayasun. Mazallah bir yerunden biçak falan çıkabilur," diye söyledi Turgut sakince. Zeliha ona ters bir bakış attığında hızla Demir'in yanına kaydı.

Melek anlamayarak Turgut'a baktı.

"Ya, neden öyle diyorsun ki abi. Bence Zeliha abla çok tatlı biri." Zeliha Melek'e bakıp gülümsedi. Bu gerçekçi bir gülümsemeydi. O da Melek'i sevmişti.

"Sende çok tatlısın sarı çiyan," diyerek yanağından fiske aldı. Melek'in dudaklarından küçük bir gülüş çıktı.

ATEŞ KIVANÇ ARSLAN

Katil.

Bir kelime, beş harf, iki hece.

Ne kadar da basit öyle değil mi?

Söylüyorsun ve bitiyor. Dilin ucundan dökülüp havada asılı kalıyor, sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi kayboluyor. Oysa o kelimenin içinde çığlıklar var. Yarım kalan hayatlar, kapanmayan kapılar, geceleri ansızın uykudan sıçratan kabuslar var.

Bende bir katildim. Bir çok insanı (!) öldürmüş, belki de ailesinin ahlarını almış bir katildim. Ama bu güne kadar günahsız birini asla öldürmemiştim. Tabi ilk öldürmek zorunda kaldığım koruma dışında...

Annemi öldürenler ise caniydiler. Masum bir kadını gözlerini kırpmadan en acımasız şekilde öldürenlerdi.

Bu ikisinin arasında fark büyük.

Biri lanetlenir, diğeri tartışılırdı. Biri şeytan olurdu, diğeri şartların kurbanı. Ama hepsinde acı aynı kokardı. Demir gibi, paslı ve boğazı yakan bir koku.

Bu ev ilk defa bu kadar kalabalık oluyordu. Zeliha Melek'le oturmuş sohbet ediyordu. Arada Turgut da alttan alttan Zeliha'ya laf sokuyor, onun ters bakışlarına maruz kaldığında ise çabucak Demir'in yanına siniyordu. Demirde her seferinde onu söverek kendinde uzağa itmeye çalışıyordu.

İnci ise yüzündeki güzel gülümsemesiyle yanımda oturmuş onlara bakıyordu. Melek ona heyecanla sorular sorarken o da aynı heyecanla cevap veriyordu.

Bu an çok güzel hissettiyordu. İlk defa bir ailedeymiş gibi hissediyordum.

Biraz daha sohbet ettikten sonra artık gitmeye hazırlanıyorlardı. Hepimiz kalkıp Zelihayla İnci'ye kapıya kadar eşlik ettik. Zeliha'yla Turgut kendi aralarında yine kavga etmeye başlarken Demir söylenerek onları dışarı çıkarmıştı.

Melek İnci'ye sıkıca sarıldı. Ayrıldığında "Kendini çok özletme İnci abla, sık sık gel olur mu? Abimle yetinme, bizi de bir düşün," diye söyledi imayla.

İnci gülümseyip utançla başını eğdi. Ne kadar da çabuk utanıyordu. Ama utanırken yanakları çok güzel oluyordu.

Melek onunla vedalaşıp içeri geçtikten sonra karşımda durdu. Ela gözleri yüzümde gezindi bir süre.

"O zaman sen yarın konumu atarsın." Poligona gelecekti. İnatla bizimle gelmek istiyordu. Onu bu tehlikenin içine atmalımıyım pek emin değildim. Ama ondaki inatda bana başka çare bırakmıyordu.

"Atmazsam naparsın?" Kaşlarını çattı.

"Ne demek bu?"diye sordu aksi bir tavırla.

Derin bir nefes aldım. "Senin bizimle gelmeni istemiyorum, bu çok tehlikeli. O adamlar çok tehlikeli. İnan daha ben bile onlarla nasıl başa çıkacağım bilmiyorum. Seni o cehenneme atamam."

Omuz silkti. "Ben zaten o cehenneme girdim ki," yine doluyordu gözleri. Lanet olsun, onun her göz yaşı için dünyayı yakmak istiyordum. Ne oluyor bana!

Başımı yana yatırıp ona baktım. "Tamam, dolmasın o gözlerin. Yarın silah kullanmana bakıp öyle karar vericem. Eğer istediğim gibi kendini koruyacak kadar kullanmayı bildiğini bana göstere bilirsen söz gelmene izin vereceğim." Başını eğdi. Hafifçe aşağı yukarı salladı.

Bir adım ona yaklaşıp tam karşısında durdum. Elimle eğdiği çenesine hafifçe kaldırıp gözlerime bakmasını sağladım.

"Senin haklı çıkmanı istiyorum," diye itiraf ettim. Gerçekten onun sunduğu ihtimallerin bir ihtimalden öte olmasını, doğru olmasını diliyordum.

Boş boş yüzüme baktığında "Katil hakkında," diyerek daha net bir şekilde söyledim.

Şaşkınlıkla bir an tepki veremedi.

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten." Yüzü çok güzeldi. Sanki kalbinin güzelliği yüzüne de yansımış gibiydi. "Sana zarar vermek istemiyorum, İnci tanesi."

"Ama katil babam çıkarsa vereceksin," diye söyledi kısık sesle.

Olumlu anlamda başımı salladım. "Yapmak zorundayım." Başka çarem yoktu ki. "Sadece zarar vermeyecek, seni mahvetmek zorunda kalacağım." Ve bu düşünce canımı anlamayacağım bir şekilde yakıyordu.

"Peki..." duraksadı. Dolu gözlerinden bir damla yaş yanağından aşağı doğru süzülürken burnunu çekti. Sikeyim! Konuşdukça canı yanıyordu. Bu konuşmayı sonlandırmam lazımdı. "Eğer babam katil çıkarsa onu..." Devam edemedi. Babasını öldürecek miyim diye merak ediyordu.

"Bende bilmiyorum, İnci tanesi," diyerek başımı cama doğru çevirdim. Sahiden bu hikayenin sonunda ne yapacaktım ben? İnci'yi mi öldürecektim? Yapabilirmiydim ki? Babasını mı öldürecektim? Bilmiyorum...

İkinci kez sikeyim!

"Hadi sen kuzenini bekletme," diyerek bu anı sonlandırmaya çalıştım. Gerçekten gitmesi gerekiyordu artık. O da daha fazla kalkmak istemiyormuş gibi başını hafifçe salladı. Sonra elinin tersiyle göz yaşlarını silip kapıya yöneldi. Birlikte bahçeye çıktık.

Bahçe kapısının önüne geldiğimizde üçü de durmuş bizi bekliyordu.

"Sonunda," diyerek Zeliha nefesini verdi. "Gidelim artık, İnci."

"Demir bıraksın sizi, " diyerek teklif ettim.

Turgut hemen araya girdi. Demir'i kenara itip kendini öne attı.

"Hanımlari ben bırakurum," diyerek söyledi çaktırmadan Zeliha'ya bakarken.

"Eğer yolda seni öldürmemi istemiyorsan aklından bile geçirme bunu." Turgut sıkıntı ile nefesini verdi. "Biz taksiyle gideriz. Şimdi onunla falan giderde bizimkiler görürse sıkıntı olur."

"Emin misiniz?" diye sordum tekrardan. Tek başına gitmeleri tehlikeli ola bilirdi.

"Eminiz, merak etmene gerek yok. Zaten fazla uzak değil," dedi İnci de Zeliha'yı onaylayarak. Olumlu anlamda başımı salladım.

Onlar bir taksiye binip giderken arkalarından baktım.

Bir savaş başlatıyorduk.

İki seçeneğimiz vardı.

Ya doğruları bulacaktık, ya da doğru sandığımız yalanların içinde boğulup toprağa karışacaktık.

Ben boş boş arkalarından bakarken Demir yanıma geldi. Tam yanımda durup benim baktığım yöne baktı. Ne anladıysa sıkıntı ile nefesini verdi.

"Yapma Ateş," Ona baktım.

"Neyi yapmayayım?"

"Çıkarmayacağın kuyuya kendini atma," tam karşıma geçti. "İnci'ye nasıl baktığını gördüm. Düşmanının kızı gibi bakmıyorsun."

Evet o düşmanımın kızıydı. O benim intikamımın bir parçasıydı. Ama aynı zamanda bu hikayenin en masumuydu.

"Boş edebiyat yapma," diyerek geçiştirip malikaneye doğru yürüdüm. O da arkamdan geliyordu.

"Amına koyayım, halinden haberin var mı? Kıza mestolmuş gibi bakıyorsun. Valla ben bile şaşıp kalıyorum." Durdum. Sahiden öyle mi bakıyordum? Hayır ya, yok öyle bir şey.

"Şu eski üyeler hakkında bir az daha bilgi topla, Demir. Dosyaları hazırlayıp masamın üzerine bırakırsın."

Ciddi miyim diye başını yana yatırıp bir süre yüzüme baktı.

"Yok, amına koyduğum! Ben sizle baş edemiyorum!'

O arkamdan söylenerek gelirken hızlı adımlarla malikaneye yürüyordum.

Tam içeri geçecekken telefonumun titremesiyle durdum. Sıkıntı ile nefesimi verip cebimdeki telefonumu çıkarttım.

Ekrem Arslan mesaj atmıştı.

Hayret. Genellikle sövmek istediğinde arar öyle söverdi.

Mesajı açtım.

"Beni çok büyük hayel kırıklığına uğrattın evlat. Bu işi yapabileceğinden şüphem vardı ve şüphelerimi doğru çıkarttın. O yüzden artık ipleri ben elime alıyorum. Yarım bıraktığın işi bitirmem lazım."

Hayır, hayır!

İnciye zarar verecekti.

Sikeyim!

Hızla geriye doğru koşarken Demir ne olduğunu anlamadı. O da arkamdan gelirken bağırıyordu.

"Ne oldu yine, amına koyayım?"

Arkama bakmadan kapıya doğru koştum. "Çabuk arabayı getir! Ekrem İnci'ye zarar verecek!"

Demir duyduklarıyla hızla garaja doğru koştu.

Dayan, İnci tanesi.

Sana zarar gelmesine asla izin vermem.

İNCİ AKIN

Bir saat daha oturup sohbet ettikten sonra malikaneden ayrılmıştık. Ateş bizi bırakması için Demir'i göndermek istediğinde Turgut araya girerek kendi gelebileceğini söylemişti. Tabi ki Zeliha buna izin vermemiş söve söve kendimiz gideceğiz demişti.

Taksiyle giderken arka koltukta oturmuş dışarıyı seyrediyordum. Gözlerim dışarıyı izlerken beynim düşünmeden edemiyordu.

Gerçek katili nasıl bulacaktık? Gerçek katil kimdi? Ailemi bu cehennemden kurtara bilecek miydim?

Sorular beynimin içinde birbirine çarpıp duruyordu. Her biri cevapsız, her biri biraz daha can yakıcıydı. Camdan yansıyan güneş ışığı yüzümü aydınlatırken, sanki şehir de benimle birlikte nefes alıp veriyordu. Her sokak bir ihtimal, her gölge bir şüpheydi.

"Ne o? Durgunsun," diyen Zeliha'ya çevirdim bakışlarımı. O benim aksime oldukça rahattı. Zaten özel kuvvetlerde çalıştığı için böyle şeylere alışkındı.

"Hiç, düşünüyordum öyle," zaten başka bir şey yapabildiğim yoktu. Bu intikamın sonunun düşünmeden edemiyordum. Her ehtimal canımı daha da çok sıkıyordu. Allah'ım, sen sonumuzu hayır eyle Yarabbim.

Zeliha derin bir nefes verip ciddi ifadesiyle bana baktı. Bu sefer o da yorgundu.

"İnci, lütfen. Bu işi bana bıraksan olmaz mı, kardeşim? Çektiğin yetmedi mi? Daha fazla çekme, bak ben hallederim vallaha. Onlarla gidip bütün o üyelerin ecdadını siker, yine de gerçeği bulurum. Ama yalvarırım sen bu işden uzak dur. Artık acı falan çekme. Bak ne güzel, annen var, baban var, beyinsiz bile olsa seni kollayan bir abin var. Onların iyiliği için kendine bunu yapma, kardeşim. Benim kimsem yok zaten, ama senin seni seven bir ailen var. Onların için bu işden uzak dur."

Bana bunları diyordu, ama kendisi benden daha fazla acı çekmişti. Çocukken babası yani amcam Ünal tarafından tecavüze uğramıştı. Bu bir kaç kez daha tekrarlandıktan sonra annesine söylemişti. Annesi amcama bağırıp çağırmış, amcam ise onu döverek bayıltmıştı. O zamanlar Zeliha'nın bir erkek kardeşi olacaktı. Bebek zarar görmesine rağmen doğuş anına kadar yaşamış, ama doğarken ikisini de kaybetmişti. Zaten bu olaylardan sonra babam Zeliha'nın amcamın yanında kalmasına izin vermeyip bizim eve getirmişti.

Zeliha'nın elini tutup gülümsedim. "Senin bir ailen var, ben varım. Biliyorum, beni düşünüyorsun. Bu tehlikeden uzak durmamı istiyorsun. Ama ben zaten bu tehlikenin tam ortasındayım, Zeliha. Ne kadar uzak durmaya çalışsam da olmayacak. Sende gördün tam her şey yoluna girdi dediğim an yine başa döndüm. Bu işten kaçarak kurtulamam. Gerçekleri bulup her şeyi bitirmem gerek. Yoksa mahvolacağım, Zeliha." Daha fazla konuşmak istemiyordum. Herşeyi bitirmek, normal hayatıma dönmek istiyordum.

Benim kararımdan geri dönmeyeceğimi anlayıp daha fazla konuşmadan başını koltuğa yasladı. Korkuyordu. Kendisi için değil, benim için korkuyordu. Ama onun benim için kendini tehlikeye atmasına izin veremezdim.

Bir kaç dakika ikimiz de konuşmadık. Başımı koltuğa yaslayıp camdan dışarıyı seyretmekten başka bir şey yapmıyordum. Bir an önce eve gidip kendimi yatağıma atmak istiyordum.

Sakince yolda giderken birden cam kırılma sesi geldi. Aniden gelen sesin etkisiyle irkilerek yerimden doğrulduğumda Zeliha da anlamayarak etrafa bakındı.

Dikiz aynasından şoföre baktığımda alnından kan aktığını gördüm. Vurulmuştu. Ölmüştü. Ama araba hala asfaltta hareket ediyordu.

"Zeliha.... şoför..." Konuşamıyordum bile. Neler oluyordu, anlamıyordum.

"Sikeyim, sikeyim!"

Belinden silahı çıkarırken aynı anda öne atıldı. Çevik bir hamleyle şoförün cansız bedenini yan koltuğa itti, direksiyona geçti. Parmakları direksiyonu kavradı, gazı kökledi.

Onun şoför koltuğuna geçmesiyle üstümüze mermi yağmuru açılmıştı.

"İnci, kafanı eğ!" Zeliha hızla arabayı sürerken arkamızdaki adamlar daha fazla sıkıyorlardı. Arabanın bugün camları kırılmıştı artık.

"Zeliha!" Araba o kadar sağa sola şiddetli dönüyordu ki, durmadan kafamı bir yerlere çarpıyordum.

"Sizin ben sülalenizi sikeyim! Yolda mermi yağmuruna tutmak nedir, amına koyduğum piçleri!" diye bağırıyordu Zeliha. "İnci, iyimisin?" Gözlerini yoldan ayrımadığı için vurulup vurulmadığımdan eminolamıyordu.

"İyiyim!" diye bağırdım. Arkamızdaki adamlar özellikle tekerleri hedef aldığı için daha fazla irerleye bileceğimizi sanmıyordum. "Zeliha, böyle devam edemeyiz!'

"Sıkı tutun!" Hızla sürmeye devam ederken anı bir diriftle ara sokağa girdi. "Sikeyim, sikeyim, sikeyim! Çıkmaz sokakmış!"

Gittiğimiz yolun sonunda bir duvar vardı.

Galiba gerçekten yolun sonuna gelmiştik.