9. bölüm / 13
KALBİN REHİNESİ8. BÖLÜM | ANLAŞMA
Bölümler 13Şu an: 8. BÖLÜM | ANLAŞMA
- 1 GİRİŞ1.781 kelime
- 2 1. BÖLÜM | İLK GÜN4.938 kelime
- 3 2. BÖLÜM | KEMANIN SON ÇIĞLIĞI9.081 kelime
- 4 3. BÖLÜM | İHANET7.033 kelime
- 5 4. BÖLÜM | CANAVAR6.685 kelime
- 6 5. BÖLÜM | MASKELİ DAVET9.653 kelime
- 7 6. BÖLÜM | AV VE AVCI7.220 kelime
- 8 7. BÖLÜM | KUMARLA UMUT7.567 kelime
- 9 8. BÖLÜM | ANLAŞMA7.961 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9. BÖLÜM | ANLAŞILMAZ DUYGULAR6.940 kelime
- 11 10. BÖLÜM | ELMA MI, ARMUT MU?6.528 kelime
- 12 11. BÖLÜM | EKİP8.997 kelime
- 13 12. BÖLÜM | POLİNGO7.568 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsanın her şeyini kaybettiğini sandığı anda bile içinde sessizce varlığını sürdüren tek duygudur umut. Gürültü yapmaz, kendini kanıtlamaya çalışmaz. Sadece kalpte durur ve 'henüz bitmedi' der. İnsan çoğu zaman gücünü nereden bulduğunu bilmez, ama ayağa kalkmasını sağlayan şey, o görünmeyen umuttur.
Bazen umut, kocaman bir ışık değil, rüzgârda titreyen küçücük bir alevdir. Sönmesi an meselesi gibi görünür ama karanlığı tamamen teslim aldırmaz. Çünkü karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, en küçük ışık bile yön göstermeye yeter.
Umut, geleceği değil insanın içindeki dayanma gücünü aydınlatır.
Umut toprağın altına gömülen bir tohum gibidir. Dışarıdan bakıldığında yok olmuş sanılır, oysa en büyük değişim tam da görünmediği yerde başlar.
İnsan da bazen kaybolduğunu düşünür. Ama aslında umut, o sessiz bekleyişte filizlenir.
İşte benim için de şimdi bir unut vardı.
Sabah erkenden uyanıp kahvaltımı yapmış, evdekilere bir bahane uydurup çıkmıştım. Zeliha beni yalnız bırakmak istemediği için benimle gelmekte ısrar etmişti. Tabi ki, onu yanımda götüremezdim. Daha Ateş'le buluşmaya gittiğimden bile haberi yoktu! Söylersem yedi sülalemi sövüceğinden şüphem yoktu.
Üzerime siyah, boğazlı dar bir bluz ve onun üzerine de geniş kesimli, omuzları maskülen bir hava katan siyah bir blazer ceket geçirmiştim. Altımda ise yüksek bel, hafif bol kesim bir jean pantolon vardı. Ayaklarıma siyah spor ayakkabılarımı giyip, saçlarımı olduğu gibi serbest bırakmıştım.
Evden çıktığımda Okan abi beni gideceğim yere bırakmak istemişti. Bense itiraz edip taksiyle gideceğimi söyleyip teşekkür etmiştim.
Evden çıkmadan önce Ateş'e gelmesi gereken konumu atmıştım.
Taksi, sahil yolunun kalabalığından sıyrılıp denizin kıyısındaki o boş alana yanaştığında kalbim artık göğüs kafesime sığmıyordu. Şoföre parasını uzatıp indim. Kapıyı kapattığım an, İstanbul’un o hırçın rüzgarı yüzüme çarptı, serbest bıraktığım saçlarım havalanıp yüzümü kapattı. Parmaklarımla saçlarımı geriye itip etrafıma bakındım.
Onu görmem saniyelerimi almadı.
Denize sıfır duran demir korkuluklara yaslanmış, sırtı bana dönük bir şekilde hırçın dalgaları izliyordu. Üzerindeki siyah paltosu rüzgarda hafifçe savruluyor, omuzları her zamanki gibi sarsılmaz bir duvar gibi dik duruyordu.
İstanbul’un bu gri puslu havasında, sanki bu şehrin karanlık ruhu onun bedeninde can bulmuş gibiydi.
Derin bir nefes aldım. Yavaş adımlarla yanına yaklaştım. Hiçbir şey söylemeden, tıpkı onun gibi kollarımı soğuk demir korkuluklara yasladım.
Bir süre ikimiz de sadece denizi izledik. Dalgalar kıyıdaki kayalara çarpıp beyaz köpükler çıkarıyordu. Rüzgar saçlarımı yüzüme savurunca elimle geriye ittim. O ise kılı kıpırdamadan duruyordu.
"Deniz çok güzel, değil mi İnci tanesi?" diye sordu gözlerini dalgalı denizden ayırmadan.
"Evet," dedim, bakışlarımı onun gibi dalgalardan ayırmayarak. "Ama bir o kadar da hırçın."
"Tıpkı senin gibi," derken yüzünü bana çevirdi. Başını hafif yana yatırırken mavileri gözlerimde uzun uzun gezindi. Bu adam neden bu kadar derin bakıyordu? Anlamıyorum.
Gözlerimi ondan kaçırıp ucu bucağı olmayan denize çevirdim. Etrafta martılar uçuşurken biri tam yanıma kondu.
Gülümseyerek ona baktım. Eğilip onun hizzasına geldiğimde ürküp uçmaması için dikkat ediyordum.
Bana dikkatle bakarken aç olduğu belliydi. Dudağımı büzerek elimi ona uzattım.
"Maalesef, yanımda hiç yiyecek bir şey yok. Üzgünüm," Bilseydim gelirken bir şeyler alırdım.
Martı kanatlarını hafifçe çırpıp gitmekle kalmak arasında tereddüt ederken, omzumun üzerinden uzanan bir el görüş açıma girdi.
Elin parmakları arasında taze bir simit duruyordu.
Şaşkınca simite baktım. Ardından aynı şaşkınlıkla arkamda duran Ateş'e çevirdim gözlerimi. O ise çok normal bir şey yapıyormuş gibi simiti iki hisseye böldü. Birini bana uzatırken diğerini kendi aldı ve ardından benim gibi eğildi.
Merakla ona bakarken o sadece martıya bakıyordu. Elindeki simitten küçük bir parça koparıp martının karşısına attı.
"Sen yanında simitle mi geziyorsun?" diye sordum kendimi tutamayarak.
Gülmemek için dudaklarını bir birine bastırdı. "Hayır, buraya gelirken simit satan bir amcayla karşılaştım. Baya dua etti, bende kıramadım bir tane aldım."
Martı simitten kopardığı parçayı kapar kapmaz birkaç adım geri çekildi. Sonra güvenini kazanmış gibi yeniden yaklaşıp gagasıyla bir parça daha aldı. Ateş’in yüzünde istemsiz, çok kısa bir gülümseme belirdi. O kadar kısaydı ki, görmesem hayal ettiğimi sanırdım.
“Bak,” dedi martıyı işaret ederek, “Hayat da böyle.”
“Nasıl?” diye sordum.
“Önce korkuyor,” dedi sakin bir tonla. “Sonra açlığını hatırlıyor. En sonunda da risk alıyor.”
Başımı martıya çevirdim. Haklıydı.
Bu martıda aynen benim gibiydi.
Önceden korktuğum adamla şimdi martı besliyorum. İnanılır gibi değil!
"Dün babamla konuştum," diye bozdum bu büyülü anı. Evet gerçekten büyülü bir andı.
Bakışları bana döndüğünda az önceki kadar keyifli değildi. Mavileri anında bulutlandı. Elinde kalan simit parçasını martıya atmak yerine parmaklarının arasında sıkıştırdı.
"Yine ne yalanlar söyledi o köpek?" diye söylendi. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda yüzüme baka kaldı. Anlamaz bir tavırla "Ne?" diye sordu.
"Babam hakkında böyle konuşman çok kaba!" diye karşı çıktım.
Nefesini sıkıntıyla verip ayağa kalktığında bende onunla birlikte kalktım..Üzerindeki paltosunu düzeltti ve az önceki o insancıl adamın izlerini bir çırpıda sildi. Sanki o simit veren kişi o değilmiş gibi, bakışları tekrar keskin bir bıçak halini aldı.
"Kaba mı?" diye homurdandı aksi bir tavırla. "İnci, farkında mısın bilmiyorum ama nezaket kuralları üzerine bir akşam yemeğinde değiliz. Babandan bahsediyoruz. Yıllarımı çalan, annemin adını her andığımda boğazıma o kör düğümü atan adamdan."
Bir adım üzerime doğru attı. Boy farkımız yüzünden yüzümü hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kaldım.
"Dün gece telefonda ağlarken çok daha gerçekçiydin," diye devam etti, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Şimdi karşıma geçmiş, seni ve aileni mahvettiğini düşündüğün bir adamın yanında, babanın üslubunu mu savunuyorsun bana? Gerçekten derdimiz bu mu?"
"Ateş bak ben-" konuşmama izin vermeden işaret parmağını kaldırdı.
"Eğer devam edersek bu konuşma kavgaya dönecek. Yapma." Parmağını indirdi. "Şimdi, beni buraya ne için çağırdıysan, anlat. Seni dinliyorum."
Derin bir nefes aldım. Sakinleşmem gerekiyordu, yoksa bu rüzgarlı sahil kenarı ikimize de dar gelecekti. Gözlerimi bir anlığına kapatıp denizin uğultusunu dinledim, sonra tekrar o keskin mavilerine odaklandım.
"Babam bana herşeyi anlattı. Babanla olan eski dostluklarını, kavgalarını, annenin..." Sustum. Onun karşısında bunu dile getirmek çok zordu. Annesi gözlerinin önünde öldürülmüştü. Belki çok yalvarmıştı, yapmayın diye. Çok ağlamıştı. Ama onu dinlememişlerdi. Annesini ondan söküp almışlardı.
Bakışlarını kaçırdı benden. O gözlerinde acı vardı. Geçmişin kanlı sayfaları vardı.
En çokta vahşet vardı.
"Yani herşeyi anlattı," diye söyledim diğer şeyleri kestirip atarak. "Babalarımız arasında olan tartışma ve anneni öldüren adamların kullandıkları arabanın bizim şirkete ait olması hiç bir şeyi kanıtlamaz. Bunlar somut deliller değil."
"Somut değil mi?"
"Evet, değil. Bunlar babamın katil olduğunu kanıtlamaz."
Ateş acı bir gülüşle aradaki mesafeyi kapattı. Üzerime öyle bir heybetle geldi ki, geri adım atmamak için kendimi zor tuttum.
Üzerime doğru hafifçe eğildi. Gözlerinde bu sefer öfke vardı. O mavilerinde artık deniz yoktu, cehennem ateşi vardı.
"Peki, bana o baban olacak itin annemin katili olmadığına dair sumut deililin var mı?" Cevap vermedim. Çünkü elimde öyle bir delil yoktu.
Ateş sinirle güldü. "Ne o Akın kızı? Şimdide bunların hepsinin birer tesadüf olduğunu mu söyleyeceksin?" diye sordu sinirle.
İnci tanesi değil, Akın kızı demişti bu sefer.
Geri adım atmadım. Çenemi dikleştirip tam o cehennem ateşinin yandığı gözlerinin içine baktım.
"Tesadüf değil, kumpas. Ekrem Arslan'la babamın üye olduğu o örgütte birileri onların arasını bozmaya çalıştı. Ve başardılar da."
Kaşları çatıldı. "Neden böyle bir şey yapsınlar?"
"Çünkü güç tek bir kişinin elinde toplansın istediler!" dedim, sesim rüzgarın uğultusunu bastıracak kadar keskin çıkmıştı. "Senin baban ve benim babam yan yana durduklarında yıkılmaz bir duvar gibilerniş. Onları ancak birbirlerine kırdırarak o duvarı yıkabilirlerdi."
Ateş bir an sustu. Gözlerindeki o cehennem ateşi sönmemişti ama içine bir şüphe tohumu düşmüştü.
"Bu çok ucuz bir senaryo," diye söyledi düşünceli şekilde. "İki dostu düşman etmek için bir kadının canını mı almışlar yani? Sırf güç savaşı için mi?"
"O örgütteki adamlar nasıl bilmiyorum, ama insanlar güç için her türlü pisliği yaparlar." Çünkü insanoğlu acımasız bir varlıktı.
Hafifçe başını salladı. "Tamam, tamam diyelim ki, öyle. Peki size ait olan araba hakkında ne diyeceksin?"
Araba gerçektente bizim şirkete aitti. Bunun bir bahanesi olamazdı.
"Araba bizim şirkete aitmiş. Bu da şirketteki biri ve ya birilerinin katillerle iş yapma ihtimalini artırıyor," diye söyledim mırıldanarak. Şirkette hiç kimseyi tanımadığım için kimlerin hain olabileceğini bilemezdim.
Bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki o gerginlik, denizden gelen iyot kokusuna karışan sert parfümünün kokusuyla iyice ağırlaştı. "Bak bana Akın kızı," dedi, sesi rüzgarın uğultusunun altına sızan zehirli bir fısıltı gibiydi. "Eğer o araba senin babanın izni olmadan o garajdan çıktıysa, bu babanın ya çok aciz bir lider olduğunu gösterir ya da çok maharetli bir yalancı."
"Babam yalancı değil!" diye çıkıştım. Hayır sakin olmam lazımdı. Elimde bir şans vardı ve ben bunu çöpe atamazdım. "Bak, Ateş. Biliyorum, uzun zamandır inandığım şeyi bir anda söküp atman mümkün değil. Ama bir şans versen? Sende bütün bunlardan yorulmadın mı?"
Bu sefer uzun bir süre gözlerime baktı. Sanki içinde bir savaş yaşıyordu. Böyle bir şey onun için çok zordu. Anlıyordum. Ama daha fazla acı olmasına da izin veremezdim.
"Benden tam olarak ne istiyorsun?" diye sordu düz bir sesle.
"Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum."
Dudakları hafifçe aralandı, kaşları sanki söylediğim şeyi zihni hemen kavrayamamış gibi derinden çatıldı. Gözlerindeki o hırçın maviler, ilk kez bir hedefi değil, bir bilmeceyi çözmeye çalışır gibi bakıyordu.
"Nasıl bir anlaşma?" diye sordu.
"İkimizde adalet istiyoruz, değil mi? O zaman benimle birlikte bu vahşetin altında yalnızca bir teoriyle göre değil, gerçekten kimin olduğunu bulmanın istiyorum. Bunu birlikte yapmamız gerek."
"Diyelim ki, bunu kabul ettim. Peki ya baban gerçekten annemin katili çıkarsa?"
"O zaman ne istersen yapıcam. İntikamını almana izin vericem. "
Duyduklarını tartarmış gibi bir süre sessiz kaldı. Rüzgar paltosunun eteklerini savururken o sadece gözlerimin en derinindeki gerçeği okumaya çalışıyordu. Yüzündeki o şaşkınlık yavaş yavaş yerini karanlık bir kabullenişe bıraktı.
"Ne istersem?" diye sordu. Emin olmak istiyordu.
"Ne istersen." Ben dürüst bir insandım. Eğer öyle bir şey olursa, çekinmeden sözümün üstünde duracaktım.
Yavaşça elimi ona doğru uzattım.
"Anlaştık mı?" diye sordum.
Ateş önce uzattığım elime baktı. Parmaklarım rüzgardan soğumuştu. Sonra bakışlarını ağır ağır yüzüme çıkardı. Gözlerinde on sekiz yıllık bir nefretin tortusu ile yeni uyanmış, anlamlandıramadığı bir duygu çarpışıyordu. O an, bu eli sıkmanın sadece bir anlaşmaya imza atmak değil, kendi karanlığına bir ışık sızdırmak olduğunu biliyor gibiydi.
Yavaşça, sanki hala tereddüt ediyormuş gibi elini kaldırdı ve elimi kavradı. Elimi tutmasıyla irkildim. Avcu sıcacıktı. Teninin sıcaklığı benim soğumuş parmaklarımı anında sardı. Elimi sıkıca, mühürler gibi sıktı.
"Anlaştık," dedi sesi ifadesiz bir tavırla.
Tam elimi çekecekken, bakışlarını gözlerime sabitledi ve o buz gibi ifadesinin arasından çok ince, neredeyse görünmez bir sıcaklık sızdı.
"Anlaştık, inci tanesi."
'Akın kızı' gitmiş, o büyüleyici ama bir o kadar da tehlikeli hitap geri dönmüştü. Bu, anlaşmanın başladığının ve artık ikimizin de dönüşü olmayan bir yola girdiğimizin ilk işaretiydi.
Ellerimizi çektiğimizde içimi bir ürperme kapaladı. Ateş'e baktım. Sanki çok önemli, çok güzel bir şeyi izliyormuş gibi büyük bir merakla bana bakıyordu. Ne ara bu kadar dibime gelmişti anlamamıştım bile.
Kendimi toparlayıp ondan bir kaç adım uzaklaştım. Arkamı dönüp korkuluklara yaşlandım. Martılar her tarafta uçuşuyordu. Elimdeki simitten bir parça alıp havaya fırlattım.
"Hadi, kapın bakalım!" diye bağırdım ve istemsizce bir kahkaha attı. Bu, günlerdir içimde biriken korkunun ve gerginliğin dağılmasıyla çıkan, özgür bir gülüştü.
Ateş bir süre olduğun yerde kalsa da adımları beni takip etti. Gelip yanımda durdu, o da benim gibi kollarını demir korkuluklara yasladı. Önce martılara, sonra da yüzümdeki o çocuksu neşeye baktı. Bakışlarında, daha önce hiç görmediğim, sanki bir hazineyi keşfediyormuşçasına derin bir merak vardı. Sessizce elimdeki simitten bir parça da o aldı ve en yakındaki martıya fırlattı.
Kendimi çok huzurlu hissediyordum. Sanki bir savaşın ortasında değilmiş gibi. Sanki normal birer insanız gibi.
Denizden esen sert rüzgar, saçlarımı bir kırbaç gibi yüzüme çarpıyordu. Kahkahalarımın arasında yüzüme yapışan tutamları çekmeye çalıştım ama rüzgar benden daha hızlıydı. Ne kadar uğraşsam da gözlerimin önünü kapatan o inatçı tellerden kurtulamıyordum.
Ben saçlarımla boğuşurken Ateş’in sıcak elini yüzümün kenarında hissettim.
Zaman durdu. Martıların çığlıkları uzaklaştı.
Parmak uçları tenime değmeden, büyük bir nezaketle yüzüme yapışan saçlarımı topladı. Yavaşça, her bir hareketi sanki dünyanın en hassas işini yapıyormuş gibi özenliydi. Saçlarımı parmaklarının arasına alıp nazikçe kulağımın arkasına sıkıştırdı.
Eli işi bittikten sonra hemen geri çekilmedi. Parmak uçları şakağımda, saçlarımın bittiği yerde bir süre öylece kaldı.
Şaşkınlıktan ve o dokunuşun yarattığı elektrikten donup kalmıştım. O hırçın mavilerin çok yakınımdan, doğrudan ruhuma baktığını gördüm. Nefes almayı unuttuğum o birkaç saniyede, ikimiz de bu anın büyüklüğüne yenik düşmüştük.
Ne garip bir andı bu.
Tam dudaklarından bir şey dökülecek gibi olduğunda, paltomun cebindeki telefonun o tiz sesi sahilin sessizliğini bıçak gibi kesti.
Bu dokunuşun etkisiyle sarsılarak geri çekildim. Ateş de elini hızla çekip bakışlarını denize çevirdi, sanki o büyülü an hiç yaşanmamış gibi yüzüne yine o soğuk maskesini taktı.
Ellerimle cebimdeki telefonu çıkardım. Zeliha arıyordu.
"Zeliha?" diye açtım telefonu.
"Kızım neredesin sen!" diye kükredi Zeliha. Sesi o kadar yüksekti ki, Ateş’in yan profilinde çenesinin kasıldığını gördüm. Her şeyi duyuyordu. "Beni neden bu kadar yalnız bırakıyorsun amına koyayım! Burada tek başıma delirmek üzereyim, haberin var mı senin?"
"Zeliha, sakin ol. Dışarıdayım sadece," dedim fısıltıyla, Ateş’ten biraz daha uzaklaşmaya çalışarak.
"Ne sakini ya? Göt abin yine damladı eve, bütün sinir sistemimi altüst etti! Herif sanki dünyanın sahibiymiş gibi kurulmuş koltuğa, emirler yağdırıyor. Yemin ederim ağzının payını vermemek için dilimi ısırıyorum, amına koyduğumun ukalası! Teyzemle eniştem zaten yaşlı, onların sohbeti çekilmiyor. Senin şu koruman desen daha cümle kurmayı bilmiyor! Vallahi billahi cinnet geçirmeme ramak kaldı, İnci! Çabuk gel yoksa bu evi yakarım, hepinizden kurtulurum." Yüzüme kapattı.
Başımı yavaşça Ateş’e çevirdiğimde, az önceki o derin ve yakıcı adamdan eser kalmadığını gördüm.
Kollarını göğsünde kavuşturmuş, dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalışıyordu. Ama o hırçın mavilerdeki muzip parıltıyı gizlemesi imkansızdı. Omuzları hafifçe sarsıldı, sonunda dayanamayıp kısa bir gülüş çıktı dudaklarından.
"Ya, Zeliha'nın ağzı bir az bozuktur, kusura bakma," diyerek toplamaya çalıştım. Küfür eden o, derdini çeken ben!
"Onu farkettim," dedi gülüşünü hala saklamazken.
Gülüşü çok güzeldi. Hatta bir erkeğe gülüşün bu kadar çok yakışması diğerlerini haksızlıktı. Gülüşü yüzünden gözleri kısılırken varlığından haberim bile olmadığı gamzesi belirmişti.
Başımı hafifçe iki yana salladım. Kendine gel İnci ! Adanın gülüşünden sana ne?
"Sanırım artık ortağız?" diye sordu emin olmak istermiş gibi.
"Öyle görünüyor."
"Birlikte haraket edeceğiz?"
"Yani," En azından gerçekleri bulana kadar.
"Arkadaşız da?"
"Abartma istersen!" Aksi bir tavırla karşı çıkmam onu daha da eğlendiriyordu. Gözlerindeki o hınzır parıltı iyice belirginleşti.
Dingin bir sessizlik oldu aramızda. Az önceki fırtınalı hislerin yerini, yeni kurulmuş bir ittifakın o garip huzuru almıştı. Aklimdaki planı paylaşmanın sırası gelmişti.
"Zeliha’yla konuşacağım," dedim denize bakarak. "O günün kamera kayıtlarına ulaşabilir mi diye soracağım. Kendisi tam bir hackerdır, çözemeyeceği sistem yok."
"Biliyorum," dedi düz bir sesle.
"Senin bilmediğin bir şey var mı?"
Dilini damağına vurarak cıkladı. Gülerek başımı iki yana salladım. Bu adamın kendinden emin tavrı beni deli ediyordu!
"Ben gideyim artık."
"İstersen bırakayım seni?"
Başımı iki yana salladm. "Teşekkür ederim, taksiyle gidicem."
"Nasıl istersen."
Gülümsedim. "O zaman görüşürüz," duraksadım. "Ateş."
Dudakları hafif iki yana kıvrıldı. "Görüşürüz," benim gibi o da durakladı. "İnci tane'm."
Gülümsemem dudaklarımda donarken kalbimin teklediğini hissettim. Bakışlarımı hızla kaçırıp arkamı döndüm. Eğer bir saniye daha o hırçın mavilere baksaydım, taksi çağırmayı bile unutabilirdim.
Hızlı adımlarla ana yola doğru yürürken arkamdan izlendiğimi biliyordum. Tenimdeki o karıncalanma hissi ancak bir taksiye binip kapıyı kapattığımda biraz olsun dindi.
"Nereye hanımefendi?" diye sordu şoför.
Adresi verip arkama yaslandım. Camdan dışarı süzülen İstanbul ışıklarına bakarken kulağımda hâlâ o pürüzlü ses yankılanıyordu: "İnci tane'm." Kendine gel İnci. O adam senin babanın en büyük düşmanıydı. Şimdi ise en tehlikeli ortağın.
Bu bir oyun, bu bir savaş...
Ama kalbim neden bu savaşın kurallarına uymamakta direniyordu?
ATEŞ KIVANÇ ARSLAN
Ben bu yola çıktığımda her şey simsiyahtı. Ümit Akın benim çocukluğumu, annemi, geleceğimi çalmıştı.
On sekiz yıl boyunca bu nefretle beslendim. Onu her gece rüyamda bin parçaya böldüm.
Ama şimdi...
Şimdi bir 'belki' sızıyordu o aşılmaz duvarlarımdan içeri.
İnci’nin o mavilerime bakan dürüst gözleri, on sekiz yıllık sarsılmaz gerçeğimi sarsıyordu.
"Ya doğru söylüyorsa?"
Bu soru, zihnime atılmış bir el bombası gibiydi. Eğer Ümit Akın katil değilse, ben bunca yıl kimin için bu nefreti biledim? Kimin için ruhumu kararttım?
İnci'yle yaptığım o anlaşma bir barış dalı mıydı, yoksa kendi felaketime attığım bir imza mı?
Onu sadece kullanacaktım. Babasını köşeye sıkıştırmak için bir anahtar olacaktı o benim için. Ama o taksiye binip gidişini izlerken, anahtarın benim kalbimi açtığını hissetmiştim.
İnci tane'm.
Kendime bile itiraf edemediğim o sahipleniş, aslında amacımın ne kadar uzağına düştüğümün kanıtıydı.
Amacımdan şüphe ediyordum.
İntikamımdan... Annemin katilinin kim olduğundan...
Eğer İnci haklıysa, eğer biz aynı vahşetin iki farklı kurbanıysak, o zaman bu savaşın galibi olmayacaktı. Sadece yıkıntıların arasında birbirine tutunmaya çalışan iki yaralı ruh kalacaktı geriye.
"Yapma Ateş ," dedim kendi kendime. "Onun babası senin hayatını mahvetti. Duyguların, gerçeği gölgeleyemez."
Ama gerçek hangisiydi? On sekiz yıllık karanlığım mı, yoksa az önce o kızın saçlarında hissettiğim o ince ışık mı?
İlk kez kendimden şüphe etmiştim. Ve bu şüphe, beni intikamın o soğuk ateşinden daha çok yakıyordu.
Arabamla yine o kasvetli Arslan malikanesine gelmiştim. Demir kapılar gıcırdayarak açıkdığında arabadan indim. Anahtarımı korumalardan birini teslim edip malikanənin bahçesine yöneldim.
Malikanenin o heybetli kapısına yöneldiğimde arka bahçeden Melekle Turgut çıktı. Melek baya sinirli görünüyordu. Tabi ki, kendice.
Beni görür görmez kollarını göğsünün altında birleştirip kaşlarını çatarak karşımda durdu. Bu hali beni güldürürken onu kendime çekip sıkıca sarıldım.
"Yine kime kızmış benim güzeller güzeli kardeşim?"
Başını göğsümden çekip aksi bir ifadeyle bana bakmaya devam etti. "Yine ne yaptım?"
"Ben sana çok kızdım."
Güldüm. "Öyle mi?"
"Öyle," diyerek bakışlarını duvara çevirdi.
"Neden kızdın ki," bu kız trip atınca gönlünü almak hiç kolay olmuyordu.
Bakışlarım tedirgince bize bakan Turgut'a döndü. Bu herifte bir bokluk vardı.
"İnci gelmiş, üstüne bir de onla görüşmeye gitmişsin! Ama bana hiç bir şey söylemiyorsun!" Melek bunu nerden öğrenmişti?
"Onu nereden çıkardın?"
Başını arkaya çevirip Turgut'a baktı. "Turgut abi söyledi."
Bakışlarımı ağır ağır Turgut’a çevirdiğimde, herif gözlerimdeki o öldürücü pırıltıyı görüp anında vites küçülttü. Ellerini suçlu bir çocuk gibi önüne bağlayıp omuzlarını büktü.
"Ula..." diye mırıldandı ellerini havaya kaldırarak. "Ağzımdan kaçtu be! Melek de öyle bir bakiydi ki, sanki dökül diyor. Ne yapayım ben?"
Dişlerimi birbirine geçirdim. Senin hesabını sonra göreceğim ben, amına koyduğumun çenesi düşük lazı.
"Doğru söylüyor," dedim Melek’e dönüp, sesimdeki o öfkeyi en derinlere gömerek. "Geldi ama çok yorgundu. Dinlenmesi lazımdı, o yüzden sana söylemedim."
Melek inanmamış gibi tek kaşını kaldırdı. "Yorgundu ama seninle konuşabiliyor?" dedi imalı bir ses tonuyla. Sonra yüzünde muzip, hafiften sırıtan bir ifade belirdi. Gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü. "Gerçi, ben de böyle yakışıklı birini bulsam yorgunluk falan dinlemez konuşmadan edemezdim herhalde."
Bu hali beni istemsizce güldürdü.
"Bak sen," dedim hafifçe sırıtarak. Kolumu omzuna atıp onu kendime çektim. "Ama unutma ki ben bayağı kıskanç bir abiyim Melek hanım. Bence o işlere hiç kalkışma sen, zararlı çıkarsın."
Melek kıkırdayarak başını omzuma yasladı. Eğilip yumuşacık yanağından öptüm.
Onu korumak, bu dünyadaki en büyük görevimdi ve bazen onu korumak demek, kendi karanlığımı ondan saklamak demekti.
"Hadi bakalım," dedim onu kapıya doğru hafifçe ittirerek. "Ben bir duş alacağım, çok yorgunum. Sen de doğru içeri geç, dışarısı iyice soğudu, üşüteceksin."
Melek söylene söylene içeri girerken, Turgut hâlâ arkada "Centilmenluk de yakışayi abime," diye mırıldanıyordu. Ona dönüp tek bir bakış attığımda sesi bıçak gibi kesildi.
Merdivenleri ağır adımlarla çıktım, malikanenin sessiz koridorları her zamankinden daha dar, tavanları daha basık geliyordu. Odama girdiğimde kapıyı arkamdan kilitledim. Sonunda, maskemi indirebileceğim tek yerdeydim.
Ceketimi savurup bir kenara attım, kravatımı tek hamlede gevşetip çıkardım. Aynadaki aksime baktığımda, gözlerimdeki o yabancı parıltıyı gördüm.
Gömleğimin düğmelerini tek tek çözerken, parmaklarımın ucunda hâlâ İnci’nin saçlarının o ipeksi dokunuşu varmış gibi hissediyordum.
Üzerimdeki her şeyi çıkarıp kendimi banyonun buharlı sıcaklığına attım.
Sıcak su omuzlarımdan aşağı dökülürken, gözlerimi sıkıca kapattım. Suyun sesi, zihnimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu ama nafileydi.
Yarım saat buyunca duşta yıkandıktan sonra banyodan çıkıp havluyu yatağın ucuna fırlattım. Dolabın kapağını açtığımda aynadaki yansımamla göz göze geldim. Bakışlarım, omuzlarımdan sırtıma doğru inen o çirkin, engebeli yola kaydı.
Derin kamçı izleri, deri altına yerleşmiş yanık lekeleri ve bıçak kesikleri...
Her biri, beni bir silah gibi döverken tenime attığı imzalardı. Gözüm belimdeki o geniş yanık izine takıldı; acıyı hissetmemeyi öğrendiğim o ilk gecenin nişanı.
"Ulan ihtiyar," diye söylendim sinirle. "Yerin yedi kat dibine de saklansan, şu bıraktığın izlerin hesabını sana o mezarı kazdırmadan sormayacağım. Amına koduğumun sadisti, her baktığımda seni hatırlatmak zorunda mısın?"
Hırsla siyah tişörtü üzerime geçirip o çirkin haritayı karanlığa gömdüm. Ekrem Arslan ölmemişti, bir yerlerde pusuya yatmış halde çıkacağı ve herşeyi yok edeceği günü bekliyordu.
Kıyafetlerimi giydikten sonra kendimi yatağa attım. Başım çok fena ağrıyordu. Zaten o köpeğe ne zaman saydırsam böyle oluyordu. Amına koyduğumun piçi!
Gözlerimi kapattım. Biraz dinlensem iyi olacaktı.
Tam uykuya dalacakken, o sessizliği delen telefonun sesiyle uyandım. Başımın ağrısı şakaklarımda zonklarken sinirden delirmek üzeriydim.
Elimi komidine uzatıp telefonumu aldım. Sinirle ekranda yazan isime baktım.
Ekrem Arslan.
"Yok artık, amına koyayım!" Bu piçin altıncı duyusu çok mu güçlü acaba? Saydırırken bile arıyor şerefsiz.
Yataktan doğrulup oturdum. Telefonu açarak kulağıma götürdüm.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" O kadar bağırmıştı ki, yüzümü buruşturmak zorunda kaldım. Yine neye celallendi bu ihtiyar?
"Sana da iyi akşamlar," diye nefesimi sıkıntıyla verdim.
"Sikdirtme akşamını bana! O piçin kızıyla nasıl anlaşma yaparsın? Canına mı susadın sen! Ölmek mi istiyorsun?" Bir dakika, bu piç İnci'yle anlaşmamızı nereden biliyordu? Ben daha kimseye bahsetmedim. Hadi diyelim ki, arkama adamını falan takmış. Ama yakınımızda, en azından bizi duyacak kadar yakınımızda adam yoktu. Neyse, öğrenecektim.
Bir an sustum. Sustukça onun öfkesi telefondan taşacak gibiydi. Bu herif sessizlikten daha çok delirirdi.
“Anlaşma falan yok,” dedim sakin bir sesle. Bilerek. “Konuşma yaptık. O kadar.”
“Beni salak yerine koyma!” diye kükredi. “Kız seninle buluşmuş, sen de hâlâ konuşma diyorsun. O kız babasının aynısı. Zehirli. Dokunduğu her şeyi çürütür.”
"Kararlarım seni ilgilendirmez."
"Bana bak Ateş! Eğer o kızı bir an önce öldürmezsen, ben öldürürüm! Onun ardından seni ve kardeşini, ardındanda tüm değer verdiklerini. Anladın mı beni?" Hayır, hayır!
"Melek'in adını o kirli ağzına bir daha alırsan, saklandığın deliği senin mezarına çeviririm. Beni tehdit etmeyi de kes. Seni ölene kadar sikerim. Anladın mı beni!" Bağırmamaya çalışıyordum. Ama Melek'e zarar vermesinin düşüncesi bile canımı yakıyordu. Hele İnci'ye...
Telefondan bir kahkaha sesi yükseldi. O buz gibi, insanın kemiklerini sızlatan kahkahası.
"Beni çok hafife alıyorsun, evlat," bunu alayla söylemişti. Onu yok edemem sanıyordu. Yanılıyordu.
“Yanılıyorsun,” dedim dişlerimin arasından. Sesim titremiyordu ama içimde bir şeyler parçalanıyordu. “Seni hafife almıyorum. Seni artık tanıyorum.”
Kahkahası kesildi. Bu ani sessizlik kulaklarımı çınlattı.
“Tanımak mı?” dedi yavaş ve zehirli bir tonla. “Ben seni büyüttüm, Ateş. Ne zaman korktuğunu, ne zaman blöf yaptığını bilirim.”
Elim yumruk oldu. Tırnaklarım avucuma battı.
“Korkmuyorum,” dedim. “Ama senin yaptığın her hamleyi sorguluyorum artık. O kızın babasının annemi öldürttüğünden emin misin gerçekten?”
Bir anlık duraksama oldu. Çok kısa.
“Eminim,” dedi sertçe. Fazla sert. “Bu konu kapanmıştır.” Gerçekten çok emin konuşuyordu. Ne kadar pislik bir herif olsada onu tanıyordum. Ama yine de İnci'nin gözleri de yalan söylemiyordu.
“Hayır,” diye karşı çıktım. “Kapanmadı. Sen kapattığını sanıyorsun."
“Ateş, o kız seni kullanıyor. Yapma." Bu sefer sakin konuşmuştu. Ondan beklenmedik bir sakinlikti bu.
“Belki. Ama yine de o adamın annemin katili olduğuna tam inanmadan, İnci'ye bir şey yapmayacağım. Gelişmelerden seni haberdar ederim."
Daha fazla konuşmasına izin vermeden telefonu kapatıp yatağa fırlattım.
Bu günün acilen bitmesi gerekiyordu. Yoksa benim sabrım bitecekti.
İNCİ AKIN
Salonda oturmuş annemin en sevdiği diziyi izliyorduk. Gerçi biz izlemiyordukda izliyormuş gibi yapıyorduk desek daha doğru olurdu.
Annem pür dikkatle çekirdeğini çırtlayarak ekrana bakıyordu. Sanki dizideki entrikaları çözerse memleketin bütün dertleri bitecekmiş gibi ekrana kilitlenmişti. Öyle bir dikkatle izliyordu ki, eğer biri ses yaparsa cinnet geçire bilirdi. Çünkü bir keresinde az kalsın abimin üzerine atlayacaktı!
Babam ve abimle annemin keçilerinin bir an önce geri gelmesini diliyorduk. Gerçi sadece ben diliyordum çünkü abim çoktan yanımda uyuya kalmıştı. Babamsa gözlüğünü takmış, elindeki gazeteyi okuyordu.
Annem aniden, "Bak bak! Gördün mü, yine arkasından iş çeviriyor yılan!" diye söylenince yerimde sıçradım. Yok bu kadına dizi izlemek iyi gelmiyordu! Kendini fena kaptırıyordu.
"Anne alt tarafı dizi, kadın seni duymuyor bile!" dedim kucağımdaki yastığa biraz daha gömülerek. Ama annem bu, durur mu? Çekirdeği öyle bir hırsla çıtlattı ki, sanırsın düşmanının kemiğini kırıyor.
"Duymasın! Ben buradan onun ciğerini okuyorum," dedi, gözlerini ekrandan bir saniye bile ayırmadan. "Bak şu yanındaki sümsük herife bak bir de. Sevgilim, sevgilim diye diye arkasından iş çeviriyor!"
Babam gazetesini aşağı indirip gülerek anneme baktı. "Sevda, biraz abartmıyor musun?"
Annem babamın lafını duyar duymaz başını ona çevirdi. Gözlerinde öyle bir ciddiyet vardı ki, sanki birazdan dizi değil de aile meclisi toplanacaktı.
“Abartmıyorum,” dedi net bir sesle. “Ben insan sarrafıyım. O kadının yüzündeki sinsiliği görmemek için kör olmak lazım.”
Babam pes eder gibi omuz silkti, gazeteyi tekrar açtı ama dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Annemin bu hâllerine alışkındı. Hatta gizliden gizliye eğleniyordu, emindim.
Ben yastığa biraz daha gömülüp televizyona baktım. Dizideki karakterler dramatik dramatik bakışıyordu ama bizim salonda yaşananlar onlardan çok daha gerçekti.
Tam o sırada annem bir anda ayağa fırladı.
“Eyvah!” diye bağırdı. “Bak şimdi kesin yakalanacak!” Öyle bir bağırdı ki, babam bile korkmuştu.
Abim korkuyla irkilip doğruldu. “Ne oldu, deprem mi?” diye sordu dehşetle.
Dudaklarımı bir birine bastırdım.“Daha kötü,” dedim hafiften alt dudağımı büzerek. “Dizide yüzleşme sahnesi geliyor."
"Dizi mi?" Abim televizyona baktı, sonra tekrar anneme döndü. Elini alnına vurarak ofladı. Ardından ayaklanıp esnedi. "Ben uyumaya gidiyorum yoksa burada kalpten gidicem. Haydi, size iyi uykular."
"İyi uykular abi," eğilip saçlarıma öpücük kondurdu.
"İyi uykular, oğlum."
Abim yukarı çıkarken ben de sehpada duran telefonuma uzandım. Zeliha’ya bugün olanları anlatmam gerekiyordu.Yerimde hafifçe toparlanıp babama döndüm. Bakışları hâlâ gazetesindeydi ama annemin diziye olan aşırı tepkisine bıyık altından gülmeye devam ediyordu.
"Baba, ben de odama çıkayım artık. Biraz uykum geldi, size iyi geceler," dedim, yastığımı koltuğun kenarına bırakırken.
Babam gazetesini hafifçe indirip gözlüklerinin üzerinden bana şefkatle baktı. O yumuşacık gülümsemesiyle içimi ısıttı. "İyi geceler güzel kızım, Allah rahatlık versin," dedi.
Annem ise ekrana o kadar kilitlenmişti ki, sadece elini havada şöyle bir sallayıp "Hadi iyi geceler annem, dikkat et o merdivenlerde ayağın takılmasın," diye mırıldandı.
"Sana da iyi seyirler Sevda Sultan, çok heyecanlanma," diyerek gülümsedim ve salondan çıktım.
Merdivenlere yönelirken annemin arkamdan hâlâ diziye söylenmesini duyuyordum.
“Bak işte bak! Kadın susuyor diye masum sanıyorlar, asıl tehlike sessiz olandır!”
Babamın boğuk bir kahkaha bastırmaya çalıştığını işittim. Annem onu duymuş olacak ki bu kez ses tonunu düşürmeden ekrana konuşmaya devam etti.
“Gülme sen de!"
Babam gülüşünü hiç bozmadı. “Sevda,” dedi, “Senin bu hallerine bile aşığım, inanabiliyor musun?" Merdivenlerin başına çıkarken artık onların sesini duymuyordum. Ama emindim ki, babamın son sözü annemi çoktan şımartmıştı.
Zeliha'nın olduğu odanın karşısına geldiğim durdum. Bu saatte uyumadığı için kapıyı çalmadan içeri girdim.
İçeri bir adım atmıştım ki, Zeliha "Kenara çekil!" diye bağırdı. Üstüme gelen şeyi gördüğümde hemen kendimi kenara attım. Tam önümden, tavandan sarkan kum torbası hızla geçip geri savruldu.
Şaşkınlığımı atamazken Zeliha endişeyle yanıma geldi."İnci, iyi misin?"
"İyiyim, iyiyim," dedim elimi kalbime koyup nefesimi düzene sokmaya çalışarak. "Sadece bir an ne olduğunu anlayamadım. Gece gece bu neyin hırsı böyle?" Torbaya baktım. "Hem sen bunu nerden buldun. Odada böyle bir şey yoktu."
Zeliha elindeki bandajları gevşetirken biraz mahcup, biraz da gururlu bir gülümsemeyle sarsılan torbayı eliyle sabitledi.
"Depoda buldum," diye cevap verdi havluyu boynundan açarken. "Biraz zor olsa da çıkarıp tavandan asdım. Stress atmama yardımcı oluyor."
"İyi yapmışsın da, az kalsın beni de stres paketine dahil ediyordun," dedim yatağın ucuna oturarak. Kalp atışlarım yavaş yavaş normale dönüyordu. "Annem aşağıda hayali düşmanlarıyla savaşır, sen burada kum torbasıyla..Bu gece bu evde normal birine rastlamak gerçekten imkânsız herhalde."
Havlusunu yatağın diğer ucuna fırlatıp yanıma oturdu. Terli saçlarını geriye iterek yüzüme dikkatle baktı.
"Evin delileriyiz işte, " diyerek göz kırptı. Gülerek başımı iki yana salladım. Bu kız tam bir manyaktı. "Sen ne için gelmiştin? Benimle antrenman yapmak için olmadığı belli. Yine bir delilik yapmadın değil mi?"
"Nerden bildin?" Kaşları çatıldı.
"Bir dakika, gerçekten bir şey mi yaptın?" Çekingen bir tavırlla başımı olumlu anlamda salladım. Sinirle elini yüzünü götürdü. "Allah aşkına ne yaptın?"
Allah'ım sen beni Zeliha'nın gazabından koru Yarabbim.
"Şey, ben dün Ateş'i aradım," anlamaz bir ifadeyle bana baktı. Tam ağzını açıp sövecekken ellerimi kaldırdım durması için. "Dur dur, daha bitmedi," durdu. "Onunla buluşmak istediğimi söyledim, o da kabul etti." Yine sinirle ağzını açacaktı ki yine elimi havaya kaldırdım. "Hâlâ bitmedi, bekle." Yine durdu, ama cinnet geçireceği kısma daha gelmemiştim. "İşte sonra bugün buluşup konuştuk, martı falan besledik." Yüzüme boş boş baktı. Aslında martı kısmını söylemesem daha iyi olacaktı da neyse. Yine ağzını açıyordu ki kaşlarımı yapma dercesine kaldırmamla durdu. "Sonra ben ona bir anlaşma teklif ettim. Birlikte çalışacağız." Yüzüme boş boş bakarken yine bir şey diyecek miyim diye beni bekliyordu.
"Bitti mi?"
"Bitti, söve bilirsin."
Gülümsedi sinirle. "Ben senin o beynini sikeyim."
"Teşekkür ederim, Zeliha."
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sakinleşmeye çalışıyordu şu an.
"Sen tek başına Ateş denen o piçle buluştun öyle mi?"
“Yanlış anlama,” dedim hemen. “Tek başıma değildim. Martılar vardı. Hatta bir tanesi baya samimiydi," diye mırıldandım ciddi ciddi. "Hatta simit de yedi."
Elini alnına sertçe vurdu. Yataktan kalkıp odanın içinde tur atmaya başladı. "Allah'ım sen bana sabır ver! Martı diyor hala!" Bir süre öylece kaldı. “Bak ciddi konuşuyorum İnci,” diye homurdandı odanın içinde volta atarken. “Bu ülkede insanlar sevgilisine güvenmiyor, sen 'düşmanımla anlaşma yaptım' diyorsun."
“Düşman demeyelim,” dedim temkinli. “Potansiyel tehdit diyelim. Daha akademik.”
Derin bir nefes aldı, burnundan verdi. Sonra tekrar yatağın kenarına oturdu ama bu kez yumruklarını sıkmıyordu.
"Şey, Zeliha," diyerek yumruklarını işaret ettim. "Beni dövmemek için torbana bir iki yumruk atsan? Belki stresini azaldır."
"Güzel fikir!" Ellerini bile sarmadan torbanın karşısına geçti. Hızla sert bir yumruk attığında torba karşıya doğru savruldu. Yine Zeliha'ya doğru geldiğinde bir tane daha yumruk attı.
Yumruk atmaya devam ederken gözlerini bana çevirdi. "Evet, şimdi neler olup bittiğini anlatabilirsin. Şu an çok sakinim!" Ne demezsin.
"Babamla konuştum,” doye açıkladım ciddi bir tavırla. “Her şeyi anlattı.”
Zeliha bu kez torbayı tutup yavaşça bana döndü. Havada asılı kalan toz taneleri bile durmuş bizi dinliyor gibiydi. Kaşları kalktı, bakışları keskinleşti. “Bak bu ciddi,” diye mırıldandı. “Devam et.”
“Ekrem Arslan’la eskiden dostlarmış. Ama öyle holding toplantılarında çay içilen cinsten değil. Yer altı. Örgüt. Karanlık işler.”
“Harika,” dedi Zeliha alayla karışık bir öfkeyle. “Bizim aile albümüne bir de mafya ekledik. Eksikti zaten.”
“Asıl olay o değil,” dedim, yatağın örtüsünü parmaklarıma dolayarak. “Babam, Ekrem’le büyük bir kavgaya giriyor. Herkesin önünde. Tehdit ediyor. 'Seni mahvedeceğim' diyor.”
Zeliha’nın yüzü tamamen ciddileşti. Kum torbasına sırtını yasladı, kollarını göğsünde birleştirdi. “Sonra?”
“Bir hafta sonra Ekrem’in karısı Elif yani Ateş’in annesi Ekrem’le Ateş’in gözleri önünde öldürülüyor.”
Zeliha’nın eli yumruk oldu ama bu kez torbaya değil, hırsla dizine indi. “Şerefsizler,” diye tısladı. “Küçücük çocuğun gözü önünde ha?”
"Evet." Nasıl kıymışlardı hala aklım almıyordu.
“Adamların olduğu araba,” dedim yutkunarak, “Bizim holdingin arabası çıkıyor. Plakası, her şeyiyle bizimmiş.”
"Sikeyim!" Zeliha gözlerini kapattı. Uzun ve ciğerlerini yakan bir nefes aldı. “Lan hayat,” diye söylendi sinirle. “Niye bu kadar boktan olmak zorundasın?”
"Bizdeki şans işte." Onun aksine ben sakindim. En azından hala bir umudum vardı.
Torbanın yanından uzaklaştıp odanın bir köşesinde duran tabureyi karşıma koyarak oturdu. Zeliha bir süre konuşmadı. Alnından süzülen bir damla ter yanağından aşağı süzüldü ama silmedi bile. "Peki," dedi aniden bana dönerek. "Sen şimdi bu adamla ne yapıyorsun? Ateş Kıvanç Arslan’la neyin peşindesin İnci?"
"Gerçeği bulmaya çalışıyorum," dedim kararlı bir tonda. "Babam yapmadığını söylüyor Zeliha ve ben ona inanıyorum. Ona kumpas kurulmuş. Bunu o örgüttekilerden biri planlamış olabilir ki, bu büyük bir ihtimal. Öncelikle babamla Ekrem Arslan'ın arası bozuldu. Onlarda bunu kullanarak güçleri kendi ellerinde tutmaya çalıştılar. Ne de olsa ikisi de örgütün en güçlüleriymiş, bu da büyük bir ihtimal."
"Sen gerçekten delisin," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Adam seni gördüğü an annesinin katili sandığı adamın qızını görüyor, sen ise karşısına geçip 'Gel beraber örgüt içi güç savaşlarını araştıralım' mı diyorsun? İnci, o adam bir buz kütlesi. Seni dondurur, sonra da parçalara ayırır."
"İşte bu yüzden anlaşma yaptık," dedim, sesimi daha da kararlı tutmaya çalışarak. "O da şüpheleniyor Zeliha. Sahilde o saniyelik duraksamasını görmeliydin. O da inandığı nefretin altında bir yalan yattığını hissediyor. Eğer babam masumsa, bunu kanıtlamanın tek yolu o gece o arabayı kimin, hangi emirle oraya sürdüğünü bulmak. Yoksa daha fazla acı çekeceğiz."
Zeliha derin bir nefes alıp terini elinin tersiyle sildi. "Bak enişteme kendimden çok güveniyorum ama peki ya masum değilse?" diye sordu aniden. "Ya eniştem gerçekten o öfke anında bir hata yaptıysa? Ya Ateş haklıysa?"
Boğazım düğümlendi ama geri adım atmadım. Babama inanıyordum ama bu ihtimal her defasında aklımın bir köşesinde yankılanıyordu. Bu da beni oldukça ürkütüyordu. Eğer öyle bir şey olursa, sonuçlarını ben bile düşünemiyordum.
"O zaman gerçeğin ağırlığı altında ezilip, Ateş'in intikamını almasına izin vericem. Çünkü bu vahşet başka türlü son bulamaz."
Söylediğim şeyin ağırlığı, az önce yumrukladığı o devasa kum torbasından bile daha fazlaydı.
"Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye sordu inanmayan gözlerle yüzüme bakarken."Ateş’in intikam almasına izin vermek ne demek? Kendi babanı, o buzdan adamın pençelerinin önüne mi atacaksın? Sikeyim böyle adaleti! Kendine gel İnci, o herif intikam dediğinde ne yapar sanıyorsun? Babamı mı öldürür, aileni mi yok eder, holdingi mi yakar belli değil!"
"Başka yolu yok Zeliha," doye cevap verdim. Sesim ne kadar acı çıksa da bakışlarımı kaçırmadım. "Eğer ellerinde o kadının kanı varsa, bu evdeki huzur zaten koca bir yalandır. Ben o kanın üzerine kurulmuş bir hayatta nefes alamam. Eğer babam bir caniyse, Ateş'in ne yapacağı artık onun adaleti olur. Ben de ona engel olmayacağım."
"Siktir git oradan!" Zeliha ellerini saçlarının arasından geçirdi, sinirden odada volta atmaya başladı. "İnci farkında mısın bilmem ama eniştemden bahsediyoruz! Bizi büyüten, üzerine titrediğimiz adamdan! Ateş kim? Elin oğlu! Düşmanın olan bir adama , hele hele ailesiyle aramızda kan davası olan bir adam için 'ne yaparsa yapsın' diyemezsin. Beynin mi sulandı o deniz havasında senin? Adamın gözü dönerse hepimizi siler süpürür!"
"Ailesini silen ben değilim Zeliha, eğer yaptıysa babam! O çocuk bir ömür boyu o bahçedeki o dehşeti kalbinde taşıdı. Eğer katil bizimkilerse, bunun bedeli neyse ödenir. Ben babamı Ateş'e teslim etmiyorum, sadece gerçekle yüzleşiyorum!"
Yumruğunu yanındaki kum torbasına öylesine sert vurdu ki, torba tavana çarpacak kadar savruldu. Bir süre sadece soludu. Sonra yavaşça bana döndü, omuzları yenilgiyle çökmüştü ama bakışları hala kor gibiydi.
"Tamam," dedi dişlerinin arasından. Yanıma gelip kollarımı öyle bir sıktı ki canım yandı. "Gidiyorsun o zaman bu belaya... Ama şunu sakın unutma. Eğer o Ateş denen piç senin kılına zarar verirse, eniştemin suçlu olup olmadığına bakmam, onu o limana gömerim. Duydun mu beni?"
Gözlerim doldu, başımı göğsüne yasladım. Zeliha beni itmedi, aksine daha sıkı sarıldı.
"Yanındayım," dedi pes etmiş bir sesle. "Mecburum. Sen tek başına o yangına girersen, ben de peşinden gelirim. Ama bu işin sonunda babam suçlu çıkarsa İşte o zaman o kıyamette ne yaparız hiç bilmiyorum."
Bir süre öyle kaldık, ardından kendime gelip ondan ayrıldım.
"O zaman ben o tarihin kamera kayıtlarını bulmaya çalışacağım. Bakalım ne oluyor."
Gülümsedim. "Teşekkür ederim, Zeliha. Bende Ateş'e yazayım. Eğer yarın müsaitse hep birlikte konuşalım ne yapacağımızı." Başını ağır ağır salladı. Bu durumdan pek memnun olmasa da benim için katlanıyordu.
"Tamam, iyi geceler deli kız,"
"İyi geceler."
Zeliha’nın odasından çıktığımda koridorun loş ışığı sanki üzerime daha da ağır bir karanlık gibi çöktü. Adımlarım her zamankinden yavaştı; zihnimde az önce dökülen kelimelerin, Zeliha’nın o öfke dolu ama çaresiz sarılışının yankısı vardı. Kendi odama girip kapıyı kapattığımda sırtımı ahşaba yasladım ve derin bir nefes aldım. Gerçekten geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik.
Yatağımın üzerine fırlattığım telefonumu elime aldım. Ekranın ışığı yüzümü aydınlatırken, rehberimde o isme baktım. Ateş. Sadece bir isimden fazlasıydı artık; bir yıkımın, bir intikamın ve belki de acı bir gerçeğin anahtarıydı. Parmaklarım ekranda kararsızca gezindi, sonra mesaj kısmına girdim.
Telefonu avucumda biraz fazla sıktığımı fark edince gevşedim. Ekrandaki boş mesaj alanı bana bakıyordu sanki; “yaz da görelim” der gibi.
Derin bir nefes aldım, Zeliha’yla az önce yaşananların ağırlığı hâlâ omuzlarımdayken kelimeleri seçmeye çalıştım.
Yazdım.
“Zeliha’ya her şeyi anlattım. Her şeyi biliyor ve yanımızda. Eğer yarın uygunsan, buluşup nasıl ilerleyeceğimizi konuşalım. Bu iş plansız olmaz.”
Göndere bastığım an pişmanlıkla karışık bir rahatlama çöktü içime. Telefonu yatağın üstüne bıraktım ama on saniye geçmeden ekran yeniden yandı. Mesaj okunmuştu.
Kaşlarım istemsizce kalktı. “Bu kadar hızlı mı?” diye mırıldandım kendi kendime.
Telefonumu elime alıp mesaja tıkladım.
"Güzel. Eğer senin için sorun olmayacaksa, yarın benim malikanemde konuşa biliriz. Gelmeniz için Demir'i gönderirim. Olur mu?"
Arslan'ların malikanesine gitmek...Zeliha bunu duyduğunda muhtemelen boks torbasını bırakıp direkt beni yumruklamaya başlayacaktı.
"Olur, o zaman yarın görüşürüz. İyi geceler, Ateş."
Cevap anında geldi. "İyi geceler, İnci tane'm."
Cevabı okuduğumda kalbim, istemediğim bir ritimde hızlandı. İnci tane’m. Kelimeler masumdu belki ama taşıdığı anlam fazlasıyla tehlikeliydi. Gülümsediğimi fark edince dudaklarımı hemen toparladım; bu gülümsemenin bedelini ileride ağır ödeyebilirdim.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım ve tavana baktım.
Arslanların malikanesi, gölgeler, yarım kalmış intikam ve kanla yazılmış bir geçmiş…
Hepsi artık yarına sarkmıştı. Kaçacak bir yol yoktu. O yoluda ben inşa edecektim.
Gözlerimi kapattım.
Yarın, sadece bir buluşmaya değil, bir savaşın merkezine gidecektim.
Ve bu kez masumiyet değil, gerçek kazanacaktı.
***
Odamdan çıkıp kapımı yavaşça örttüm. Parmak uçlarımda, ahşap zemini gıcırdatmamaya özen göstererek Zeliha’nın odasına doğru yürüdüm. Kapının önüne geldiğimde durup derin bir nefes aldım. Kapıya üç kez hafifçe vurdum.
İçeriden beklediğim o boğuk fısıltı geldi. "Minik Kartal, sen misin?"
Ciddiyetimi bozmadan kapıya yaklaştım. "Benim Karakurt. Çıkıyoruz."
Kapı yavaşça aralandı. Zeliha, üzerine siyah bir eşofman takımı çekmiş, saçlarını sıkıca tepeden toplamıştı. Gözlerindeki o uykusuz ama tetikte duran ifade, en az benim kadar gergin olduğunu belli ediyordu.
"Bölge temiz mi?" diye sordu, koridorun sonundaki annemlerin odasını işaret ederek.
"Temiz, daha uyanmamışlardır."
Zeliha odasından çıktı ve kapıyı ses çıkarmadan kapattı. Merdivenlere yöneldiğimizde yanıma sokulup fısıldadı."Hala inanamıyorum İnci. Gerçekten düşman bellediğimiz adamın evine, kendi ayağımızla gidiyoruz. Umarım o Ateş denen herif bizi orada pişman etmez."
"Korkuyorsan gelme Zeliha," dedim merdivenleri inerken.
"Ben bir tek Allah'tan korkarım," dedi dişlerinin arasından. "Seni o herifle tek başına bırakacak değilim. Ayrıca birinin orada aklıselim davranması gerekiyor. Senin o 'İnci tane'm' mesajlarından sonra beyninin çalıştığından emin değilim."
Merdivenlerden inerken evin sessizliği üzerimize çöktü. Salonun loş ışığı açık kalmıştı. İkimiz de dikkatle yavaşladık. Zeliha elini kaldırıp dur işareti yaptı, salona doğru baktı.
“Tamam,” dedi fısıltıyla. “Hayattayız.”
Merdivenlerin sonuna ulaştığımızda, evin içindeki o baskıcı sessizliği delip geçen bir ses duyuldu.
“Nereye gidiyorsunuz siz?”
İkimiz de olduğumuz yerde çakılı kaldık. Zeliha, omuzlarının üzerinden bana bakıp dudaklarını kıpırdatarak fısıldadı.
“Yakalandık.”
Yavaşça arkamızı döndük. Abim Kuzey, üzerinde takım elbisesiyle, kol düğmelerini ilikleyerek mutfaktan çıkıyordu. Bize şüpheyle bakıyordu.
Şüphelenmesin diye neşeyle gülümsedim. “Abi, sen de mi erkencisin?”
Kuzey ikimizi de tepeden tırnağa süzdü. “Şirkette erken bir toplantım var. Siz bu saatte, bu kıyafetlerle nereye gidiyorsunuz?"
Zeliha fazla abartı bir şekilde gülümsedi. Eğer biraz daha böyle gülümsemeye devam ederse biz ele verecekti!
"Kızlarla görüşmeye gidiyorduk, hasret gidericez işte," diye cevap verdim.
"Ben bırakayım sizi."
Zeliha hemen araya girdi, ellerini beline koyup o her zamanki dik başlı tavrını takındı. “Sen hiç zahmet etme Kuzeycim. Bizim gideceğimiz yer sana biraz ağır basar, taşıyamazsın.” Dirseğimi hafifçe koluna vurdum.
Abim anlamaz bir ifadeyle baktı."Tamam, madem benden istemiyorsunuz Okan’a söyleyeyim, o bıraksın sizi.”
Zeliha bana yaklaşıp abimin duymayacağı bir tonda, dişlerinin arasından tısladı.“Sikeceğim bir Okan’ını da! Her yerden çıkıyor bu adam.”
Kendimi toparlayıp abime doğru bir adım attım. “Gerek yok abi, gerçekten. Biz kendimiz gideriz, zaten gideceğimiz yer çok uzak değil. Sen işine geç kalma.”
Kuzey pek tatmin olmamış bir tavırla, “Emin misiniz?” diye sordu.
Zeliha daha fazla dayanamadı. Abimin arkasına geçip onu dış kapıya doğru nazik ama kararlı bir şekilde ittirmeye başladı. “Eminiz abicim, eminiz. Hadi sen git işine gücüne, büyük adamların büyük dertleri olur, bizimle vakit kaybetme.”
Abimi kapıdan dışarı adeta postalar gibi çıkardı. “Hadi iyi mesailer!” diyerek kapıyı yüzüne kapattı. Derin bir nefes alıp sırtını kapıya yasladı. “Ucuz atlattık. Eğer o Okan’ı başımıza salsaydı, ilk onu sonra abini sikecektim!"
Sessizce gülmeye başladığımda Zeliha hala kapının arkasında söylenmeye devam ediyordu. "Kızım, senin bu sülale niye böyle korumacı kesildi başımıza? Biri şirket der, biri Okan der. Alt tarafı bir 'suç örgütü soruşturmasına' gidiyoruz, başımıza ne gelebilirki?" Tabi ya.
"Hadi," dedim fısıltıyla, "Vakit kaybediyoruz."
Telefonumun ekranı parladı. Demir’den mesaj vardı: "Karşı sokaktaki marketin önündeyim."
Evin kapısından birer gölge gibi süzülüp arka sokağa geçtiğimizde, Demir’i arabanın kapısına yaslanmış halde bulduk. Simsiyah bir gömlek giymiş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Sabahın serinliğinde bir heykel gibi duruyordu. Bizi görünce doğrulup kapıyı açtı.
"Hoş geldiniz," diye selamladı Demir. "Nasılsınız?"
Zeliha yüzünü buruşturdu. "'Çok merak, göte yarrak' demiş atalarımız. O yüzden daha fazla konuşmadan sizin şu sikik malikanenize gidelim."
Demir bana bakarak dudaklarını bir birine bastırdı. "Tersinden kalkmış galiba." Zeliha'nın ters bakışlarını gördüğünde sustu. Bizim için kapıları açıp geçmemizi bekledi. Zeliha arka koltuğa geçerken bende onun yanına oturdum.
Yol boyunca tek bir kelime dahi edilmedi. Şehrin binaları hızla yanımızdan akıp giderken, yüksek beton duvarların ve güvenlik kameralarının sardığı modern, soğuk bir binanın önüne geldik.
Demir arabayı durdurdu ve inip bizim için kapıyı açtı.
Bahçe, dışarıdaki o soğuk ve aşılmaz duvarların aksine şaşırtıcı derecede canlıydı. Özenle budanmış çalılıklar, sabahın çiyiyle parlayan çiçekler ve taş patikalar..
Bu kadar sert ve buz gibi bir adamın, böyle hayat dolu bir bahçeye sahip olması tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Zeliha bile bir anlığına susup etrafı inceledi.
Malikanenin ahşap giriş kapısına yöneldik. Demir önden içeri geçerken bizde onun arkasından gidiyorduk.
Demir önde biz arkada, o ağır sessizliğin hakim olduğu malikanenin koridorlarında ilerlemeye başladık. Malikane dışarıdan göründüğü kadar heybetliydi ama içerisi beklediğimden daha durgundu. Adımlarım geniş holde yankılanırken, duvarda asılı olan büyük bir portre dikkatimi çekti.
Gayriihtiyari duraksadım.
Portredeki kadın büyüleyiciydi. Altın sarısı saçları omuzlarına dökülmüş, masmavi gözleri sanki doğrudan benimkilerin içine bakıyordu. Öyle duru, öyle güzel bir yüzü vardı ki...
Bu, Ateş’in annesi olmalıydı. Ateş’in o keskin bakışlarının kime miras kaldığı belliydi ama bu kadının bakışlarında o karanlık yoktu; sadece huzur vardı.
“Hadi İnci, takılıp kalma,” diye fısıldadı Zeliha kolumdan çekiştirerek.
Demir bizi geniş, yüksek tavanlı bir salona soktu. Salona girdiğimizde Turgut tekli koltukta oturmuş elindeki tablete bakıyordu. Geldiğimizi hissetmiş olucak ki, başını kaldırıp bize baktı.
Şaşkınca bize bakıyordu. Aslında daha çok Zeliha'ya bakıyordu. Galiba geleceğimizden haberi yoktu.
Zeliha sonunda onun yoğun bakışlarına dayanamayıp başını salladı. "Ne bakıyorsun be?"
"Hiç," Turgut kendine gelmek için başını iki yana salladı. Zeliha kısık, sinirli gözleriyle ona bakarken Turgut bakışlarını kaçırdı.
Demir ne ara çıktığını bilmediğim salona döndü. "Ateş sizi bekliyor."
Kalbim, sanki maraton koşuyormuşum gibi göğüs kafesimi zorlamaya başladı. Nedenini anlayamıyordum. Korku mu, heyecan mı? Avuç içlerimin terlediğini hissettim ama bozuntuya vermeden derin bir nefes aldım.
Hep birlikte salondan çıkmak için hareketlendiğimizde, Turgut da oturduğu yerden fırlayıp peşimize takıldı. Demir duraksayıp kaşlarını çatarak ona döndü.
"Sen nereye geliyorsun lan?" diye sordu aksi bir tavırla.
"Elinin körüne geliyrum ula dünkü uşak!" sesi salonda yankılanırken şivesi iyice katmerlenmişti. "Neyum ben burda, kapinun önünde süs niyetine duran saksi miyum? Ben de geliyrum tabii! Mevzu derindur, bensuz tadi tuzi olmaz o masanun."
Demir "Sabır..." der gibi başını iki yana sallayıp söylene söylene önden yürümeye devam etti.
Zeliha yanımda "Bu evde normal bir tane adam yok," diye fısıldarken, Turgut arkadan "Duyuyorum seni asabi kız, duyuyorum!" diye seslendi.
Sonunda koridorun bitimindeki büyük, çift kanatlı ahşap bir kapının önünde durduk. Demir kapıyı yavaşça araladı. Burası devasa bir toplantı odasıydı. Odanın tam ortasında, üzerinde ekranların ve dosyaların olduğu çok uzun, parlatılmış bir masa vardı.
Ateş, masanın en başında, pencereden sızan sabah ışığının tam altında oturuyordu. Kapının açılmasıyla birlikte bakışlarını elindeki kağıtlardan kaldırdı. Biz içeri girerken, o ağırbaşlı ve sarsılmaz tavrıyla ayağa kalktı. Üzerindeki siyah ceketin önünü tek hamlede ilikledi.
Bakışları ne Zeliha’da ne de yanındaki Turgut’ta oyalandı. Doğrudan bana baktı. O kadar keskin ve odaklanmış bakıyordu ki, bir an odadaki diğer herkes silindi sanki. Dudakları hafiften kıvrılır gibi oldu, ya da ben öyle zannettim.
Ağır ve kendinden emin adımlarıyla masanın başından ayrılıp doğrudan bize doğru yürüdü. Tam önümde durdu. Aradaki tüm mesafeyi yok sayarak gözlerimin en derinine baktı.
"Hoş geldin inci tanesi," Sesi o kadar alçak ve etkileyiciydi ki, o an odadaki oksijenin çekildiğini hissettim.
Zeliha aramızdaki o elektrikli ve yoğun havayı tek bir hamleyle bıçak gibi kesti. "Hey! Biz de varız burada, herhalde duvar kağıdı değiliz!"
Ateş bakışlarını istemeyerek de olsa benden çekip Zeliha’ya çevirdi. "Sen de hoş geldin Zeliha." Ardından eliyle masayı işaret etti. "Buyurun, şöyle oturup konuşalım."
Masaya doğru yöneldiğimizde, Ateş beklemediğim bir hareketle hemen yanındaki sandalyeyi çekti. Gözlerimin içine bakarak oturmamı bekledi. "Teşekkür ederim," diye mırıldanıp oturdum. Ateş de hemen yanıma yerleşti. Tam karşımda Zeliha, onun yanında Turgut, Turgut’un yanında ise Demir oturuyordu.
Ateş, ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine, "Bir şey içer misiniz?" diye sordu.
Zeliha, arkasına yaslanıp Turgut’a dik dik baktı. "Evet, içeriz. Hadi kral, bize şöyle iki kahve getir de kendimize gelelim."
Turgut önce duraksadı, elindeki tesbihi havada kaldı. "Ben mi?" diye sordu hayretle.
Zeliha kaşlarını kaldırdı. "He, sen. Ben misafirim burada, normal olarak ev sahibi sen olduğuna göre sen demleyeceksin."
"İyi de , bende misafirum burada! Ateş'un evidur burasi, ben niye köle gibi koşturayrum?"
Zeliha’nın sabrı saniyeler içinde tükendi, masaya hafifçe yaklaşıp tısladı. "Yarrağım, misafirsen o zaman siktir git kahve getir! Amma uzattın be!"
Onlar orada birbirlerine girmiş, Turgut el kol hareketleriyle kendini savunmaya çalışırken, ben dünyadan koptum. Yanımdaki varlığını her hücremde hissettiğim Ateş’e döndüm. O, masadaki didişmeyi zerre umursamıyordu. Bakışları hâlâ üzerimdeydi.
Anlamaz bir ifadeyle, "Yüzümde bir şey mi var?" diye sordum kısık bir sesle.
Ateş de bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, azıcık daha yaklaşsa dudakları yanağımla temas edebilirdi. O da benim gibi fısıldayarak cevap verdi.
"Evet." Gözlerini yüzümün her detayında dikkatle gezdirdi, sanki beni ezberliyordu. "İnanılmaz bir güzellik var. Nasıl olduğunu anlatmaya çalışsam, herhalde roman falan yazmam gerekir."
Kalbim o an sadece bir anlığına durdu ve sonra öyle bir hızla çarpmaya başladı ki, yerinden çıkıp Ateş’in avuçlarına düşecek sandım. Gözlerimi kaçıramadım, nefesimi tuttum. O hırçın mavilerinde baktım. Daha yeni yeni farkediyordum. Gözleri deniz mavisi değil, daha koyu bir tondaydı. Çok güzellerdi.
Bakışlarımı ondan kaçırdığımda tek dileğim yanaklarımın domates gibi kızarmamasıydı.
Bir az sonra hizmetçilerden biri hepimizin önüne birer kahve bırakmıştı. Zeliha bile kahvesini sessizce yudumlarken Turgut sıkıntı ile nefesini verdi.
"Ula hepumuz buraya kahve içmek içun mi toplanduk? Bakayrum da herkesun dili bağlandi, gözleru bi tuhaf bakayi!"
"Ben sana gelme dedim." Demirin sözleriyle Turgut ona ters bir bakış attı.
Ateş kahvesini masaya bıraktı. Bakışları herkesin yüzünde gezindiğinde en son bana baktı. Başını hafifçe salladı. Konuyu açmak için benden izin istiyordu. Onun gibi bir adam için bu çok nazik bir hareketti. Başımı onun gibi hafifçe sallayarak onayladım.
"Bildiğiniz gibi ben yıllarca annemin intikamını almak için yaşadım," bunu Demir ve Turgut'a bakarak söylemişti. "Annemin katilinin Ümit Akın olduğuna inanarak büyüdüm ve ondan intikam olmak için her gün diken üstünde gezdim. Şimdiye kadar bu intikamımdan asla dönmedim. Ama..." Başını bana çevirdi. Gözlerime seyretti bir süre. "Ama şimdi yerine oturmayan şeyler var."
Turgut'la Demir şaşkınlıkla bir birine baktılar. Hiç bir şey anlamadıkları yüz ifadelerinden belliydi. Ateş'in neden birden bire böyle düşündüğünü anlamamışlardı.
"Nasıl yani?" diye sordu Demir şaşkınlıkla.
Ateş bana bakarak gozlerini açıp kapattı. Benim devam etmemi istiyordu.
Derin bir nefes aldım. "Bildiğiniz gibi Ateş'in babası Ekrem Arslan ve benim babam Ümit Akın birer örgüt üyeleriydi. Dostlukları hem iş sektöründe, hemde yeraltında sarsılmazmış. Bu yüzden de ikisi birlikte olduğu sürece sarsılmaz bir duvar gibilermiş. Ama birgün aralarında bir kavga olmuş ve babam Ekrem Arslan'ı tehtit etmiş. Tam bundan bir hafta sonra Ekrem Arslan'ın karısı Elif..." Hayır, bunu onun yanındayken söyleyemezdim. Canının yanmasını istemiyordu. "Bildiğiniz gibi oldu yani," diyerek ayrıntıları esgeçtim. "O gün o katillerin olduğu araba bizim şirkete aitmiş ve bu da babamı bir numaralı suçlu olarak göstermiş."
"Evet, bunların hepsinu bileyruz," diye söylendi Turgut.
"Bi sus be," diyerek çıkıştı Zeliha. İkisi de sustuğunda konuşmaya devam ettim.
"İşte bunlar babamın kesinlikle suçlu olduğunu kanıtlamıyor. Büyük ihtimalle örgütten birileri babamla Ekrem Arslan'ın aralarının bozulmasını kullanarak onları bir birine düşman yapma fikrine düştü. Zaten araları bozuk olan bu ikiliyi bir birine düşman yapmanın en kolay yolu ailesinden birine zarar vermekti. Ve bunu en cani şekilde gerçekleştirip babam yapmış gibi gösterdiler."
Odadaki sessizlik bu kez o kadar yoğundu ki, masanın üzerindeki kahve fincanlarından yükselen duman bile sanki havada asılı kalmıştı. Turgut’u anlamaya çalışırken Demir’in her zamanki ifadesiz suratında derin bir düşünce belirtisi belirdi.
"Mantıklu..." diye mırıldandı Turgut. "Ula biz yillardur o arabaya, o plakaya takilduk kalduk. Ama o araba o kapidan nasil çikti, anahtari kimdeydi hiç bakmaduk. Kendi evumuzun içinden vurulduk desene..."
Demir öne doğru eğildi, kaşları çatılmıştı. "Eğer öyleyse, bu bir kişinin işi olamaz. Ekrem Arslan ve Ümit Akın'ı birbirine düşürüp her iki tarafın da gücünü kırmak isteyen birileri olmalı. Ama kimler? Kimler bu kadar büyük bir kumar oynayabilir?"
"Eski üyeler..." diye mırıldandı Ateş düşünceli şekilde. Başını kaldırıp bize baktı. "Ben örgütün başına geçmeden önce bütün örgüt üyeleri yenileriyle değiştirilmişti. Diğer gerçekten öyleyse bu işte eski üyeler var."
"Eski üyeler kim?" diye sordum.
Geldiğimizde masanın kenarına bıraktığı kağıtlardan birini bana uzattı. Kâğıtı alıp üzerindekileri okumaya başladım. Eski üyelerin isimleri, yaşları, resimleri ve işleri yazıyordu. Tam on iki kişi vardı. Gözlerim isimlerin üstünde gezndi.
Ekrem Arslan
Ümit Akın
Cihangir Malaz
Marc Francois
Hans Richter
Thomas Ward
Arthur Sterling
Lorenzo Conti
Yavuz Saygın
Sarp Akkaya
Viktor Volkov
Isabelle Fontaine
İsimler gözlerimin önünde tek tek diziliyordu. Her biri bir yüz, bir geçmiş, bir ihtimaldi. Ama içlerinden biri ya da birkaçı diğerlerinden daha ağırdı.
Daha karanlık.
Daha suçlu.
Daha vahşiydi.
O an içimde net bir şey yerli yerine oturdu. Bu masadaki on isimden biri, yıllardır peşimizden sürüklenen o kanın asıl sahibiydi.
Ve ben, kim olursa olsun, hangi unvanın, hangi gücün arkasına saklanırsa saklansın onu bulacaktım.
Kaçamazlardı.
Çünkü artık ben sadece gerçeği aramıyordum.
Hesap soruyordum.
Bir kadının hayatının hesabını soruyordum.
Bir çocuğun hayatını mahvetmenin hesabını soruyordun.
Siz inanmaya bilirsiniz, ama emin olun bu vahşette parmağı olan herkesi mahvedecektim.
Bölüm etkileşimi
