2. bölüm · KALBİN REHİNESİ
1. BÖLÜM | İLK GÜN
Yaklaşık yarım saattir karşımdaki dosyaya aval aval bakıyordum. Başım çok fena ağrıyordu. Dünden beri heyecandan uyuyamamıştım. Gözlerim satırların üzerinde dolaşıyor ama hiçbirini gerçekten anlamıyordum. Harfler birbirine giriyor, kelimeler beynimde yankılanmadan dağılıyordu. Parmak uçlarımı şakaklarıma bastırdım. İçimde biriken gerilimi azaltmak için yaptığım başarısız bir girişimdi bu.
Odanın hafif dağınık hâli bile beni rahatsız etmeye başlamıştı. Masanın köşesinde soğumuş kahve, yarısı açık kalmış bir kalem kutusu ve diğer tarafta üst üste yığılmış dosyalar… Her şey sanki üzerime üzerime geliyordu.
İlk iş günüm yarın başlayacaktı ve ben heyecandan ne yapacağımı bilmiyordum!
İlk gün bocalamamak için hem yakın arkadaşım hem de aynı hastanede çalışacağım kişi olan Sinem’den, yarın bakacağım hastalarımın dosyalarını erkenden yollamasını istemiştim.
Dosyalara baktığımda çok da korkutacak hastalar olmadığını görmüştüm. Ama içimdeki heyecan kolay işimi bile zorlaştırıyordum.
Dalgın bakışlarımı telefonumun çalmasıyla dosyalardan ayırdım. Sinem arıyordu.
Yüzümü ovuşturarak telefonuma uzandım. "Efendim, Sinem?" Sesim baya yorgun çıkıyordu.
"İnci, nasılsın? Ne yapıyorsun?" diye sordu o bülbül gibi şakıyan sesiyle.
Sinem benim çocukluk arkadaşımdı. Her zaman enerjik, her zaman pozitif… O da piskoloji okumuştu. İki yıl önce üniversiteyi bitirip benim çalışacağım hastanede işe başlamıştı.
Ben panikleyip nefes nefese kalırken bile o, tek bir cümlesiyle beni sakinleştirmeyi başarırdı. Şimdi de yine aynı tonda, aynı güven veren neşeyle konuşuyordu.
“Ne yapayım…” dedim iç geçirerek. “Dosyalara bakıyorum ama kafam almıyor. Harfler adeta dans ediyor gözümün önünde.”
Sinem hafifçe güldü. “Senin klasik İnci hâlin işte. Heyecanlanınca her şeyi iki kat büyütüyorsun. Bir az sakin olsana." Haklıydı. Galiba gerçekten fazla abartıyordum.
“Ama elimde değil ki!” dedim, başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapatarak. “Sanki yarın dünyanın sonuymuş gibi hissediyorum. Kalbim göğsümden çıkacakmış kimi çarpıyor.”
Sinem’in sesi bir anda daha yumuşadı. “Tatlım… Bu heyecan kötü bir şey değil. Bu, işini önemsediğini gösteriyor. Hem unutma, yalnız değilsin. Sabah ben de seninle aynı katta olacağım. En ufak bir şeyde yanı başındayım.”
Bu söz içime sıcacık yayıldı. Biraz gülümsedim.“Biliyorum, iyi ki varsın.”
“Hah işte bunu duymak istiyordum! Şimdi bak, telefonunu kenara bırak. Bir duş al, kafan açılır."
“Peki anne." dedim alaycı bir tonla ama içimdeki minnet saklanmıyordu.
Sinem kahkaha attı. “Hadi kızım, kalk. Hazırlan sonra her zamanki kafede buluşalım kafan dağılır."
"Çok iyi olur." Gerçekten buna ihtiyacım vardı. Vedalaşıp telefonu kapattım.
Telefonu kapatınca bir süre öylece yerimde kaldım. Sanki bedenim hâlâ panikten taş kesilmişti. Ama Sinem’in sesindeki o neşeli güven az da olsa gevşememe yetmişti.
Yavaşça ayağa kalkıp odama şöyle bir göz gezdirdim. Az önce beni boğan o dağınıklık şimdi sadece toplanması gereken şeyler gibi görünüyordu. Büyük ihtimalle zihnim biraz rahatladığı için. Derin bir nefes aldım, saçlarımı açtım ve banyoya yöneldim.
Sıcak duş üzerime dökülürken içimdeki gerginlik sanki suyla birlikte akıp gidiyordu. Gözlerimi kapatıp, “Yarın… sadece bir gün. Sadece ilk günün.” diye kendime telkin verdim. Ama kalbimdeki hızlı atış yine de durmak bilmiyordu.
Duştan çıktığımda saat artık akşamı çoktan geçmişti. Aynaya baktım, en azından biraz daha canlı görünüyordum.
Üzerimde klasik ve profesyonel bir görünüm var. En alta balıkçı yaka, ince siyah bir triko giydim. Hem şık hem de sıcak tutuyor. Bunun üzerine, omuzları yapılı duran siyah bir blazer ceket attım, bu da kombine resmi bir hava katıyor.
Alt kısımda ise, kışlık dokuya sahip, küçük ekose desenli, kahverengi tonlarında kısa bir etek tercih ettim. Bacaklarımı soğuktan korumak için kalın, opak siyah çorap giydim ve kombini diz altı, siyah deri çizmelerimle tamamladım.
Son dokunuş olarak, boynumda sade, altın rengi bir kolye var. Bu kıyafetle kendimi hem güçlü hem de zarif hissediyorum.
Aynada kendime baktım. İyi görünüyordum. Son bir kez daha derin nefes alıp çantamı kaptım.
Kapıyı açıp da dışarı çıktığım an, akşamın serin ve hafif rüzgârlı havası yüzüme çarptı. Odanın boğucu havasından sonra bu ferahlık iyi gelmişti.
Adımlarımı yavaşça yokuş aşağı inen yolda hızlandırdım. Sinem’le buluşacağımız kafe çok uzakta değildi. Bu yüzden yanıma koruma almama gerek yoktu.
Yürürken zihnimdeki hastane ve dosyalar yavaşça arka plana kaymaya başladı. Gözüm yoldan geçen insanlara, köşedeki ışıl ışıl çiçekçiye takılıyordu. Sinem haklıydı, kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı.
Kafenin dış kapısına ulaştığımda, camdan içeriyi taradım. Sinem, her zamanki köşede, elinde bir bardakla oturuyordu. Beni görmesiyle yüzüne yayılan o kocaman gülümseme, tüm yorgunluğumu anında unutturdu.
Hızla içeri girip masasına yöneldim.
“İnci’m!” diye ayağa kalktı ve her zamanki sıkı kucaklaşmamızla beni karşıladı. “Gel bakalım, panik kraliçesi! Nasılsın şimdi? Duş işe yaradı mı?”
"Şimdi daha iyiyim."
"Ha şöyle, kendini rahat bırak." Gülümsedim.
Sinem masaya oturarken bardağını önüne doğru itti. “Kahve söyledim sana." dedi, göz kırparak. “Strese birebir.”
“Teşekkür ederim,” deyip bardağı iki elimle kavradım. Sıcaklığı avuçlarımı rahatlatmıştı.
Sinem dirseklerini masaya koydu, çenesini avuçlarına dayadı. “Bak şimdi… Bana anlat. İş dışında ne yaptın bugün? Hayatında heyecan verici hiçbir şey olmamış olamaz.”
Başımı hafifçe sallayıp güldüm. “Vallahi Sinem, bugün tek heyecan verici şey, duşta ayağımın kayıp düşüyormuş gibi olmasıydı. Bir an dünya karardı.”
Sinem kahkaha attı. “Evet evet, tam sende olacak bir aksilik. İlk iş gününden önce kaburgalarını kırıp gitmemen için dua ediyorum.”
“Sağ ol canım arkadaşım,” dedim alaycı bir gülümsemeyle. “Motivasyonun beni büyülüyor.”
Sinem omuz silkti. “Ben gerçekçiyim. Ayrıca biliyorsun, ben olmasam hayatın sıkıcı olur.”
“Doğru,” dedim iç çekerek. “Senden başka kim bana burada oturup beş dakika içinde üç farklı konudan bahsedebilir?” Güldü.
Oturduk, o kahvelerimizi yudumlamaya başladık. Sıcak içeceklerin buharı yüzüme vururken, aklımdaki gerginlik biraz daha eriyordu. Sinem’in yüzündeki neşe, sanki bir enerji dalgası gibi üzerime yayılıyordu.
“Bu arada,” dedi Sinem, gözlerini kocaman açarak bana doğru eğildi. “Dün öyle bir şey yaşadım ki, hâlâ utanmaktan sıcak basıyor.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne oldu ki?"
“Şimdi,” dedi ciddi ciddi. "Marketin girişindeki alışveriş arabaları var ya… bir türlü çıkmıyorlar birbirinden. Ben de içimden diyorum ki, ‘Sinem, sen güçlüsün. Sen halledersin. Bu metal yığını mı seni ezecek?’” Elini yumruk yapıp masaya vurdu. “Girdim iki yana, derin nefes aldım, başladım arabayı çekmeye. Ama öyle bir sıkışmış ki sanki arka tarafta görünmez biri tutuyor.”
Gülmeme engel olamadım. “Yine abartıyorsun.”
“Abartmıyorum!” dedi, kaşlarını çatıp parmağını havaya kaldırarak. “Bak, o kadar uğraştım ki, yanımdaki teyze göz ucuyla bana bakıp ‘Boşuna kasma kızım, belini inciteceksin’ dedi.”
“Sonra?” dedim çocuksu bir heyecanla. Onun her anı daha da komik olduğu için bende heyecanlamıştım.
“Sonra,” diye devam etti, "Bir amca geldi. Şöyle ağır adımlarla. Elini beline koydu, bana baktı sonra arabaya baktı.”
Sinem, amcanın sesini taklit etmek üçün kalın bir tonla konuşdu.“‘Kızım… öyle çekilmez o. Önce freni açacaksın.’”
"Fren mi?"
“Fren." diye bağırdı Sinem. “Ben de bilmiyordum. Meğersem yıllardır yanlış teknikle yaşıyormuşum.”
İkimiz de kahkahaya boğulduk.
“Sonra amca eğildi, freni kaldırdı. Ben hâlâ olayı kavramaya çalışan bir ördek gibi bakıyorum. Neyse… fren kalkar kalkmaz ben arabayı çekiyorum ya…”
Sinem, o anı canlandırmaq üçün kolunu hızla geriye çekti.
“Araba öyle bir fırladı ki! Tak diye önümdeki çikolata standına daldım.”
Artık masaya yığılıp gülüyordum.
“İnci, yemin ederim çikolata yağmuruna yakalandım. Üstüm başım fındıklı-fıstıklı karışıktı. Yanımdaki amca da gülmemek için dudaklarını ısırıyor.”
“Ne yaptın sonra?” dedim zorlukla yaşaran gözlerimi silerken.
“Ne yapacağım? Son sürat toparlandım. Bir tane çikolata aldım, kasaya gittim, utanmaktan göz teması bile kuramadım. Kasiyer kıza bakıyorum, kız bana bakıyor… En sonunda dayanamadı, ‘Çikolata reyonu biraz dağılmış,’ dedi. Ben de, ‘He… fark ettim,’ deyip kaçtım.”
İkimiz de kahkaha patlattık.Gülmekten nefesim kesilmişti.
“İyi ki geldim,” dedim iç çekerek. “Yoksa evde düşünmekten kendi kendimi yiyecektim.”
Sinem gözlerini kısarak bana baktı. “Ben olmasam kesin delirirsin zaten. Ama merak etme… yarın da yanındayım. Bugün biraz havadan sudan konuşup beynini boşaltıyoruz. Yarın gerçek hayata döneriz.”
Kahvemi yudumladım. İçimde bir rahatlama yayılmıştı.
“İyi ki varsın, Sinem.”
“Biliyorum, tatlım,” dedi kendini beğenmiş bir edayla. “Ben olmasam senin hayat bir tık daha gri olurdu.”
Gülümsedim. Kafenin sıcak ışıkları, fonda çalan yumuşak müzik, Sinem’in o enerjik hâli… hepsi bir anda beni huzura çekmişti.
Kahvemi yudumlarken telefonuma da göz atıyordum. Bildirimler peş peşe düşmüş, ekranım karınca gibi kıpır kıpır olmuştu ama hiçbirine bakacak hâlim yoktu. Parmaklarım birkaç saniye ekranın üzerinde gezindi, sonra telefonu sessize alıp masaya bıraktım.
Birden üzerinden bir bakış hiss etmemle ürperdim. Cam kenarında oturduğumuz için etrafa kısa bir bakış attım. Etrafta siyah bir arabadan başka hiç bir şey yoktu.
Gözlerimi kısıp arabanın içinde biri varmı diye görmeye çalıştım, ama siyah camdan dolayı hiç kimse görünmüyordu.
Sokağın başındaki lamba ışığı arabanın plakasını görmemi sağladı.
Plakada AKA harfleri yazıyordu.
Cama daha da yaklaşıp bakmak istediğimdeyse araba birden bire çalışıp uzaklaştı.
Takip ediliyordum.
Birden tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. İçimdeki panik, soğuk bir el gibi göğsümü sıkıyordu ama yüzüme en ufak bir duygu yansıtmamaya çalıştım.
Sinem tam karşımda, sakince kahvesini karıştırıyordu. Bana baktığında yüzünde bir şey fark etsin istemedim. Dudaklarım hafif bir tebessüm oluşturdu, elimdeki bardağı sanki rahatmışım gibi çevirdim.
Ama içimde… içimde fırtına kopuyordu.
Gözlerim fark ettirmeden tekrar cama kaydı. O siyah araba artık yoktu ama bıraktığı his gitmemişti. Bir şey beni izliyordu. Ya da biri… Çaktırmadan, bacağımın altında duran çantama dokundum. Sanki elim oraya gidince kendimi biraz daha güvende hissedecektim.
Sinem o an bir şey anlatıyordu, sesi fonda dalgalanıyordu ama kelimeler beynime çarparak dağılıyordu. Sanki daha önce dosyalara bakarken yaşadığım o bulanıklığın daha keskin versiyonu geri dönmüştü.
Kafamı eğip kahvemi yudumlarken derin bir nefes aldım.
Tamam İnci… sakin ol. Hiçbir şey yokmuş gibi davran. Panik yok.
Cama tekrar bakmak istedim ama belli etmemek için hareketi yavaşlattım. Göz ucuyla kaldırıma göz gezdirdim.
Ve o anda…
Köşedeki gölgede duran bir siluet gördüm. Net değildi. Hareket etmiyordu. Sanki sadece beni izliyormuş gibi… ama yine de ayırt edemiyordum.
Siktir! Gerçekten biri beni takip ediyordu!
Boğazımdan yutkunma sesi yükseldi, onu bile bastırmak için çaba harcadım. Lakin işe yaramamıştı.
Sinem rahat olmadığımı fark etib endişeyle yüzüme baktı. "İnci, iyi misin? Birden rengin attı."
Bir anlığına donup kaldım. Sinem’in yüzündeki endişeyi görünce, içimdeki o buz gibi panik daha da genişledi. Ama sakince nefes alıp, yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim.
“Yok yok… bir şeyim yok.” dedim, sesimi olabildiğince normal tutmaya çalışarak.
Boğazım kuruydu ama belli etmemeye uğraştım. Eğer gerçekten takip ediliyordumsa, onu da tehlikeye atamazdım.
Kahve bardağını elime aldım, sanki sadece üşümüşüm gibi iki avucumla sardım.
Sinem kaşlarını hafifçe çatarak bana baktı. “İnci… yorgunsan çıkalım istersen."
Gözlerim bir anlığına camdan dışarı kaydı. Siluet hâlâ oradaydı mı, yoksa sadece benim kuruntum muydu, emin değildim. Ama bakamam.
Bakarsam Sinem daha çok şüphelenirdi.
Hızla bakışlarımı geri çektim.
“Bir şey yok ,Sinem. Cidden. Sadece… bir an başım döndü.”
Yalan değildi ,başım gerçekten dönüyordu. Ama sebebi kesinlikle söylediğim değildi.
Sinem masanın üstünden elini uzatıp benim elime dokundu. “Bak bana doğru düzgün.”
Başımı kaldırdım, nefesimi düzene sokup sakin görünmeye çalıştım.
“İyiyim,” dedim tekrar, daha yumuşak bir sesle. “Bugün çok stres yaptım ya… yorgunluk vurdu galiba.”
Sinem hâlâ tam inanmış gibi değildi ama beni sıkıştırmadı. Sadece endişeyle baktı.
“Tamam,” dedi sonunda. “Ama kötü olursan hemen söyle, tamam mı?”
Başımı salladım. “Tamam.”
İçimdeki panik, bir anlığına kontrol altına alınmış bir yırtıcı gibi duruyordu. Her an yeniden üstüme atlayabilirmiş gibi.
Elimi çantamın sapına sıkıca doladım. Tırnaklarım avucuma battı ama rahatlatıyordu.
Sinem konuşmaya devam ederken, başımla hafif hafif onaylıyor, kahveden minik yudumlar alıyordum.
Dışarıya tekrar bakmak istemiyordum.
Köşedeki o gölgeyi bir daha görmeye cesaret edemezdim.
Ama his… o his geçmiyordu.
Gözlerimin tam arkasında birinin beni izlediğini hissediyordum.
Ve en kötüsü…
Bu takip, yeni başlamamış gibiydi.
Sadece bugün fark etmiştim.
Aklıma babamla Kuzey abimin bir hafta önceki konuşmaları geldi. Kimin hakkında konuşmuşlardı?
Ha! Ateş Kıvanç Arslan.
Acaba beni takib eden o muydu?
Göğsümdeki sıkışma iyice arttı.
Bunu düşünmek bile midemin kasılmasına neden oldu.
Sinem’in sesi yeniden kulağıma çarptı ve düşüncelerimi böldü. “İnci, beni dinliyor musun?”
Göz kırpıp odaklanmaya çalıştım. “Hı? Evet, evet… buradayım.”
Ama değildim.
Aklım az önceki gölgeye, siyah arabaya ve Ateş ismine saplanıp kalmıştı.
Bakışlarımı yeniden Sineme çevirdim. Kendimi tutamayarak "Sinem, sen AKA ya da Ateş Kıvanç Arslan ismini daha önce duydun mu?" diye sordum. Zaten Sinem magazine hakim bir kadındı. Bu ismi duymuş ola bilirdi.
Sinem anlamaz bir ifadeyle yüzüme baktı. Aniden böyle bir soru sormam onu şaşırtmıştı. "Evet, bir kaç kez adını duydum. Bir kaç ülkede AKA diye holdingleri olan genç bir iş adam. Bildiğim kadarıyla yurtdışında yaşıyor. Karanlık işlerle uğraştığını söyleyenler bile var. Adam öldürme, insan kaçakçılığı falan filan işte. Senin aklına nerden geldi bu?"
Nefesimi yavaşca verdim. "Birden aklıma geldi, sorayım dedim." Başını olumlu anlamda salladı. Gülümseyip kahvemi içmeye devam ettim, ama içimdeki huzursuzluk dinmek bilmiyordu.
Gölgedeki silüet ise gece boyunca huzursuzluğumdan besleniyormuş gibi keyif almıştı.
O karanlık gözleriyle şimdiden esareti altına almanın keyfini yaşıyordu.
***
Elim ayağım birbirine dolaşarak nihayet çantamı toplamıştım. Saat sabah 7’ydi. Yetişecektim… yetişmek zorundaydım. Dosyaları da çabucak çantama sıkıştırıp hızla merdivenlerden aşağı indim.
Salona adım attığımda kahve kokusu çarptı yüzüme. Annem, babam ve Kuzey abim masada oturmuş, fincanlarından yükselen buharın içinde konuşmadan sakin sakin kahvelerini içiyorlardı. Evdeki o sabah sessizliği… sanki nefesimi bile duyacak kadar netti.
Vural abimse her zamanki gibi ortalıklarda görünmüyordu. Ya erken çıkmıştı ya da yine kendi düzeninde bir yerlere kaybolmuştu.
Annem beni görür görmez hafifçe doğruldu. Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı. “İnci kızım, işe mi gidiyorsun?" Yanıma geldi, yüzümü ellerinin arasına aldı. Başımı olumlu anlamda salladım. Yanağıma sulu bir öpücük kondurdu. "Benim güzel kızım, büyümüş de ilk işine başlıyor." Gözleri dolmuştu yine meleğimin.
"Ya anne..." Dedim gülümseyerek. Bu sırada babamla abim de yanımıza gelmişti.
"Güzel kızım benim, Allah zihin açıklığı versin. Sakın strese girme, rahat ol." Güven verici şekilde gülümsedi babam.
Kuzey abim kahvesini masaya bıraktı, gözlerini hafif kısarak bana baktı.
“Bak şimdi,” dedi, sanki ciddi bir konuya girecekmiş gibi. “Eğer bugün biri sana ters bir şey söylerse… derin nefes al. Sonra o kişiyi göz hafızana kazı ve bana gel. Tamam mı, abicim?"
Güldüm. Korumacı abi hallerine girmişti yine. "Peki abi." Elini saçlarıma atıp kariştırdı.
Annem ise hâlâ yanımdaydı, bir tüy gibi nazik, ama bir o kadar da güçlü duruyordu. Saçlarımı düzeltti.
“Kahvaltı etmeden gidiyorsun. Hastaneye varınca bir şeyler atıştırırsın.”
Sadece başımı salladım ve kapıya doğru yürüdüm. Abimde arkamdan bana eşlik ediyordu.
Bir yandan heyecan, bir yandan geceden kalma o tuhaf huzursuzluk da peşimden geliyordu.
Kuzey abim kapıya doğru yürüyüp benim ayakkabılarımı aldı. “Hadi İnci, uzat şu ayağını. Geç kalacaksın şimdi.”
İnsanın böyle abisi olur da nasıl sevmez ki? Yüzümde kocaman bir gülümseme yayıldı. Ayağımı uzatıp spor ayakkapıma geçirdim. Abimde çabucak bağcıklarımı bağladı.
Elini çekip doğrulduğunda yüzündeki ifade ciddiydi ama gözlerinde o tanıdık sevgi parıldıyordu.
“Hah, tamamdır,” dedi. “Doktor hanım göreve hazır.”
Ayağa kalktığında uzanıp yanağına bir öpücük kondururum. "Teşekkür ederim abim."
"Pırlantam benim, hadi araba seni kapıda bekliyor. Bir sorun olursa çabucak beni ara." Başımı olumlu anlamda salladım ve çabucak arabanın yanına geldim.
Arabanın karşısında en yakın korumam olan Okan bekliyordu. Her zaman ciddi, ifadesiz bir yüzü vardı, ama o ciddiyetin altında çok merhametli birini fark etmek mümkün oluyordu. Yüz hatları keskinti, kaşları hafif çatık, ama gözleri dikkatli ve hızlıydı. Kısa, koyu kahveyi renk saçları, uzun boyu ve kaslı yapısıyla adeta bir heykel gibi dik duruyordu.
Okan abiyi çoçukluğumdan beri tanırdım. Babamın en güvendiği korumasıydı; ailemizin yanında her zaman bir gölge gibi dururdu. Genç yaşta babamın yanında işe başlamış, yıllar içinde sadece bir koruma değil, aynı zamanda bizim için adeta bir manevi abiye dönüşmüştü.
Küçük yaşlarımda bisikletimin arkasına beni oturtup sokağı dolaştırdığı, düşüp dizimi kanattığımda sakin sesiyle teselli ettiği günleri hatırladım. O zamanlar ciddi ve mesafeli görünen yüzünün altında hep sıcak bir güven duygusu vardı. Şimdi de aynıydı.
Giydiği koyu takım elbise ve siyah kravat, sabahın serinliğine rağmen ona biraz sert bir görünüm veriyordu. Aracın yanına geldiğimde, ellerini önde kenetlemiş, hafifçe öne eğilmiş bir duruşla bekliyordu.
"Günaydın, İnci hanım." dedi, sesi sakin ama net. Yavaşça yaklaşıp arabanın arka kapısını benim için açtığında güldüm.
"Lütfen Okan abi, bana sadece İnci diye seslen. Bilirsin, yakınlarımla resmiyyeti sevmem ben." Gülümsedi.
“Tamam, İnci,” dedi, sesi yine sakin ve ciddi ama biraz da yumuşamıştı.
Arabaya bindim ve camdan dışarı baktım. Annem, babam ve Kuzey abim hâlâ kapıda duruyor, bana el sallıyorlardı. Bende onlara el salladım.
Okan direksiyon başına geçti, göz ucuyla bana bakarak aynadan kısa bir onay işareti yaptı.
Derin bir nefes aldım. İçimdeki heyecan ve geceden kalma o tuhaf huzursuzluk hâlâ vardı. İlk iş günüme doğru ilerlerken, arabada sessizlik hâkimdi. Ama bu sessizlik, düşündüğüm kadar korkutucu değildi.
***
Yarım saatlik yolculuğun ardından hastaneye varmıştım. Büyük, beyaz cepheli bina gözüme hem etkileyici hem de biraz ürkütücü görünüyordu. Okan arabayı dikkatle park etti ve kapıyı açtı.
“Hazırsanız, içeri geçebiliriz." Başımı olumlu anlamda salladım.
Derin bir nefes aldım. Arabadan inerken ayaklarımın yere basması, bu yeni dünyanın gerçekliğini biraz daha hissettirdi. Kapıdan ilk adımı attığım anda hastanenin klasik kokusu burun deliklerime doldu. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, uzaklardan gelen monitör bipleri ve hastanenin hafif uğultusu. Tüm bunlar içimdeki heyecanı bir an daha artırdı.
Okan hâlâ yanımda duruyordu, gözleriyle girişteki hareketliliği kontrol ediyor, gerektiğinde hemen müdahale etmeye hazır görünüyordu.
“İyi şanslar, İnci Hanım." dedi. “Gerekirse beni arayın.” Güven vermek istercesine gülümsedi.
"Teşekkürler Okan abi.” Önemli değil dercesine başını haraket ettirdi ve arabaya geri döndü.
Karşımdaki manzaraya baktım.
İlk iş günüm başlamıştı ve ben bu yeni dünyaya doğru ilk adımımı atıyordum.
Ofisimde oturmuş, dosyaları dikkatle inceliyordum. Sabahın ilk telaşı biraz dağılmış, artık kendimi daha kontrollü hissediyordum.
Masamın üzerinde düzenli bir şekilde dizilmiş dosyalara göz gezdirirken, bir yandan da hastalarımla yaptığım seansları düşündüm. Artık birkaç hastamla görüşmemi tamamlamıştım; her biri farklı bir hikaye, farklı bir endişe ve farklı bir yüz taşıyordu.
Sessizliğe sadece kalemimin kağıda sürtünme sesi ve arada koridordan gelen uzak ayak sesleri eşlik ediyordu. Ofisin hafif sıcak havası, arkamdaki pencereyi açmamla birlikte tazeleniyordu.
Kapının çalınmasıyla odadakı sessizlik anında bozuldu. "Gel." diye seslendim.
İçeriye genç bir adam girdi. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı, bakışları meraklıydı ama biraz çekingenliği de hissediliyordu.
“Merhaba, randevum vardı, İnci Hanım’la görüşmek için,” dedi, sesi sakin ama hafif titrek.
“Hoş geldiniz,” dedim rahatlaması için gülümseyerek.“Lütfen, şöyle oturun." Karşımdaki koltuğu gösterdim.
Adam hafifçe gülümseyerek koltuğa oturdu, ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi. Gözlerinde hâlâ bir çekingenlik vardı ama merak ve küçük bir heyecan da okunuyordu.
“İlk defa böyle bir görüşmeye geliyorum,” dedi, sesi biraz utangaç ama samimiydi. Hafif asosyeldi sanırım. “Aslında… ciddi bir problemim yok. Daha çok kendimi tanımak ve stresle başa çıkmayı öğrenmek için buradayım.”
Başımı hafifçe salladım, onu anladığımı göstermek için. “Harika." Ellerimi bir birine kenetledim. "Seansımıza başlamadan önce kısaca kendinizden bahs etmenizi istiyorum. Lütfen rahat olun."
Adam derin bir nefes aldı, omuzlarını hafifçe geriye çekti ve gözlerini masamın üzerinde gezdirdi. “Tamam… Adım Ege Sönmez, 23 yaşındayım. Ben iş yerinde orta seviyede bir yöneticiyim. İşim genellikle rutin ama bazen küçük detaylar yüzünden çok strese giriyorum. Mesela… toplantılarda gereksiz konuşacağım korkusu veya e-postaları kaçıracağımı düşünmek gibi şeyler.”
Başımı hafifçe salladım ve onu cesaretlendirmek için gülümsedim. “Anladım. Aslında bu çok normal. İnsanlar çoğu zaman küçük detayları büyütür ve stres yaratır. Burada amacımız, bu duyguları fark etmenizi ve onlarla başa çıkmak için yöntemler bulmanızı sağlamak.” Karşımdaki hastanın dosyasına baktım. "Genellikle ilk seansta tanışma, anlaşılma, duyguların keşfi ve hedef berirleme olarak irerleriz. Sizinle de böyle yapıcaz. Şimdi size sorucağım sorulara cevap vermenizi istiyorum."
"Tabii."
"Günlük hayatınızda sizi en çok zorlayan nedir?"
Ege derin bir nefes aldı, ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi ve gözlerini masamın üzerinde dolaştırdı. “Sanırım… en çok zaman yönetimi konusunda zorlanıyorum,” dedi, sesi hâlâ biraz çekingen ama daha rahat bir tonda. “İş yerinde sorumluluklar çok ve bazen hepsini aynı anda halletmeye çalışıyorum. Bu da beni strese sokuyor.”
Başımı hafifçe salladım, onu anladığımı göstermek için. “Bu çok yaygın bir durum,” dedim. “Özellikle iş yerinde yüksek tempoda çalışıyorsanız, küçük detaylar bile büyük bir baskı hissi yaratabilir. Burada amacımız, bu baskıyı fark etmenizi sağlamak ve başa çıkmak için yöntemler bulmak.”
Ege hafifçe gülümsedi, sanki kendini biraz hafifletmiş gibiydi. “Aslında… bazen toplantılarda konuşmam gereken şeyleri unutuyorum ya da yanlış bir şey söyleyeceğim korkusuyla kelimelerim boğuluyor,” dedi. Elleriyle masaya hafifçe dokundu, o alışkanlığı fark etmiş gibi.
"Başka bir durumda bu unutkanlık durumunuz kendisini gösteriyor mu?" O konuştukca karşımdaki deftere notlar alıyordum.
“Aslında evde de oluyor,” dedi, sesi biraz daha rahatlamıştı. “Mesela… alışveriş listemi unutuyorum, hatta bazen önemli e-postaları atlamış oluyorum. Ama iş yerinde daha fazla baskı olduğu için daha belirgin hale geliyor.”
Başımı salladım ve not almaya devam ettim. “Anladım. Stres altında küçük detaylar daha fazla görünür hâle gelir. Fakat farkında olmanız, çözüm yolları bulmamızı kolaylaştıracak.”
“Bazen kendime kızıyorum, ama artık fark ettim ki… kendimi çok zorlamamam gerekiyor.”
“Güzel,” dedim, dosyasını kapatıp hafifçe gülümsedim. “Bu süreçte önemli olan mükemmel olmanız değil, farkında olmanız. Kendinizi tanımanız. Ben de bu yolda size eşlik edeceğim.”
Koltuğunda biraz rahatladı, omuzlarındaki gerginlik neredeyse gözlə görünecek kadar azalmıştı. “Açıkçası… düşündüğümden daha rahat geçti,” dedi, mahcup bir kahkaha eşliğinde. “İlk geldiğimde ne konuşacağımı bile bilmiyordum.”
“Bu çok normal,” dedim. “Zaten ilk seansın amacı da kendinizi ifade etmeye alışmanız. Zamanla daha rahat konuşduğunuzu ve stresinizi daha iyi yönettiğinizi göreceksiniz.”
Ege gözlerini kısa bir an etrafda gezdirdi, sanki odanı inceliyordu. “Burası huzurlu bir yer,” dedi. “İnsanın içini sıkmıyor.”
“Rahat hissetmenize sevindim. Bu odada tüm duygularınızla bulunabilirsiniz. Hiçbir yargı yok.” Kağıtta yazdığım ilaçları Egeye uzattım. "Bu ilaçlar unutkanlık ve stres için. Düzenli olarak kullanın, büyük bir etkisi olacaktır."
Uzanıp kâğıtı aldı ve başını yavaşça salladı. “Teşekkür ederim, gerçekten.”
Saatin yavaşça ilerlediğini görünce seansın sonuna yaklaştığımızı anladım. “Bugünlük bu kadar,” dedim. “Bir sonraki seansımıza kadar size bazı nefes egzersizleri ve küçük odaklanma çalışmaları vereceğim. Ayrıca konuşma becerileri için önerdiğim kitaplardan herhangi biriyle başlaya bilirsiniz."
“Tamamdır… çok teşekkür ederim, İnci Hanım. İlk seansım böyle geçeceğini hiç düşünmezdim.” Ayağa kalktığında bende kalktım. Elimi uzattığımda memnun bir ifadeyle gülümsedi.
“Rica ederim. Bir sonraki görüşmemizde bu hislerin üzerinden genişce geçeriz.”
“Görüşmek üzere.”
“Görüşmek üzere, Ege Bey.”
Kapı kapandığında derin bir nefes alıp yeniden yerime oturdum. Yanımdaki kahveden bir yudum alıp sıradaki hastanın dosyasını incelemeye başladım. Ama incelemeye fırsat bulamadan kapı yeniden çalındı.
"Buyurun." Kapı yavaşca açıldı. İçeriye kısa boylu, sarışın, mavi gözlü bir kız girdi. Cılız bedeni çekingen bir şekilde kapıdan geçerken ne yapacağını bilmiyor bir haldeydi.
Kızın küçük adımları odanın sessizliğine karışırken gözlerimi dosyadan kaldırdım. Yüzünde ürkek bir ifade vardı; sanki yanlış bir yere geldiğini düşünüyordu. Elleri titrek bir şekilde çantasının sapına tutunmuştu.
“M-me-merhaba…” dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti. “R-randevum vardı… a-ama b-biraz erken ge-gelmiş olabilirim.” Galiba ilk seansıydı ve heyecandan kekeliyordu
Nazikçe gülümsedim. “Hoş geldiniz. Sorun değil, buyurun, içeri geçin.”
Kız birkaç saniye tereddüt etti. Sonra yavaşça koltuğa oturdu. Ayakları yere tam değmiyordu.Sallanmamak için kendini zor tutuyormuş gibi hareketsiz oturuyordu.
Bu kız fazla zayıftı, normalden daha fazla. İştah sorunları mı vardı acaba?
“İlk gelişiniz mi?” dedim, rahatlamasına yardımcı olmaq için şefkatli bir sesle.
Başını utangaç bir şekilde iki yana salladı. “Hayır, yıllardır piskoloğa gidiyorum."
Kaşlarım usulluca havaya kalktı. Galiba travmatik bir durumu vardı.
"Peki güzelim, şimdi bana biraz kendinden bahsetmen gerekiyor. Tamam mı?"
Başını eğmiş parmaklarıyla oynuyordu. Göz ucuyla bana bakıp başını salladı. "A-adım M-melek Arslan, 18 y-yaşındayım." Gerçekten heyecandan mı kekeliyordu? Bu normal değildi.
Sesi o kadar inceydi ki… sanki biri biraz yüksek nefes alsa titreyip dağılacaktı. Gözlerini kaldırdığı o bir saniyede mavi gözlerinin arkasında saklanan korku öyle belirgindi ki, sonra bakışlarını hemen kaçırması hiç şaşırtmadı.
“Memnun oldum, Melekcim." dedim yumuşak bir tonla. “Burada güvendesin. Rahat ol, söylemek istemediğin hiçbir şeyi söylemek zorunda değilsin.”
Melek başını hemen eğdi. Parmakları, dizlerinin üzerinde birbirine dolanmış halde titrek titrek hareket ediyordu. Vücudu gergindi. Çok uzun zamandır korku halinde yaşayan birinin beden diliydi bu.
“Daha önce başka psikologlara gittiğini söyledin,” dedim, defterimi elime alarak. “Onlarla neler üzerine çalıştınız?”
Kız dudaklarını hafifçe ısırdı. Gözleri bir an parladı, sonra o parlaklık yavaşça buğulandı. Sanki söylemek istiyor ama kelimeleri boğazında düğümleniyordu.
“B-ben…” diye başladı, sesi çok inceydi. “Ben… k-konuşmakta z-zor-zorlanıyorum. Aslında kafamın içinde çok şey söylemek istiyorum ama… dışarı çıkmıyor.” Çok fena kekeliyordu.
İçime bir şüphe düştü. Tavma sonrası konuşma blokajı? Selektif konuşma güçlüğü? Vücudunun titremesine, omuzlarını kasmasına bakılırsa uzun süreli bir kaygı bozukluğu yaşadığı çok açıktı.
“Telaşlanma,” dedim yumuşacık bir sesle. “Burada hiç kimse seni zorlamayacak. Hazır olduğun kadarını anlatabilirsin.”
Melek derin bir nefes aldı ama nefesi bile titredi.
“B-ben… kü-küçükken y-y-yaş-yaşadığım bazı şeyler yüzünden…”
Cümlenin devamı gelmedi. Gözleri dolu.
Elimle masanın kenarındaki mendili işaret ettim. O da nazikçe aldı, ama yine de başını kaldırmadı.
Birden kapı şiddetle açıldı.
Kapı çalınmadan açıldığında irkildim. İçeriye genç bir adam girdi. Uzun boylu, kumral, hafif kirli sakallı adamın kaşları çatıktı. Üzerindeki gömlek stresten gerilmiş kaslarını sıkıyordu.
Gözleri anında Meleğe giderken çatık kaşları hafiften düzeldi. Gözlerinden acı bir parlama geçti bir anlık.
İçeriye giren adamın varlığı odadaki havayı bir anda değiştirmişti. Melek dolu gözleri ile karşısındaki adama bakıyordu. Gözleri, adamın bakışlarıyla istemsiz bir şekilde buluştu ama hemen kaçtırdı. Sanki acısını gizlemek istiyormuş gibi.
Meleğin dudakları hâlâ hafifçe titriyordu, gözleri yerinden kımıldamıyordu. Adamın “Abicim” demesiyle birlikte bir an için sanki biraz rahatlamış gibi göründü. Ama titremesi ve hafifçe geri çekilmiş duruşu, hâlâ korku ve güvensizlik hissini ortaya koyuyordu.
Adam yavaşça birkaç adım ileri atıp dizlerinin hafifçe bükülü bir şekilde Meleğe yaklaştı. Gözlerinde sertlik yerine dikkatli ve koruyucu bir bakış vardı. Hızlı bir hareketle odadaki sessizliği bozmadan, Meleğin rahatlamasına odaklanmış gibiydi.
“Buradayım, kimse sana bir şey yapmayacak,” dedi sakin ve yumuşak bir tonda, sesi adeta güven veriyordu. Melek hafifçe başını eğdi, gözlerini hâlâ yerden kaldırmadan bir titreme daha yaşadı.
Ben defterime bakarken, göz ucuyla onları izledim. Bu an, Meleğin güvenli bir alan yaratmaya ne kadar muhtaç olduğunu bir kez daha gösteriyordu. Adamın varlığı, sessiz ama güçlü bir koruma hissi veriyordu. Melek bunu fark etmiş olmalıydı.
"Ö-ö-özü d-di-lerim abi." Melek ağlamaklı sesiyle konuşup, burnunu hafiften çekti. "Bu k-kez ya-yapa bil-bilirim sandım." Artık iç çeke çeke ağlıyordu.
"Şşş ağlama güzelim." Kucaklayıp, sarı saçlarını okşadı abisi. Okşarken küçük küçük öpücükler konduruyordu saçlarına.
Gözleri beni bulduğunda ise elektrik çarpmış gibi oldu. Anında kaşları çatılırken, kendi kendine bir şey mırıldandı, amma kısık sesle söylediği için duyamadım.
Kaşları o kadar çatılmıştı ki, onun yerinde başkası olsa şimdiden başı ağrıyordu.
Sahi, neden böyle bakıyordu ki?
Yüzündeki ifade sertleşirken kardeşine döndü. "Abicim, hadi gidelim." Bunu söylerken bile Meleğin saçlarını okşuyordu. Gözleri ara sıra beni buluyordu. Sanki onu benden saklamak istiyormuş gibi.
Melek onun kucağından hemen başını kaldırıp iki yana salladı. Dolu deniz mavisi gözlerini kırpıştırdı. "O-olmaz!" dedi kesin bir şekilde. "Bu benim son şansım ola bilir, abi. Az önce bu odadan çıkan çocuk odaya girmeden önce berbat bir haldeydi. Ama bu ablayla konuştuktan sonra kendinin çok iyi olduğunu söyledi. Belki bana da yardım ede bilir. Lütfen abi, gitmeyelim. Bende iyileşmek istiyorum." Bu kadar cümleyi kekelemesine rağmen kurmaya çalışıyordu.
İyileşmek istiyorum...
O da özgürce konuşmak istiyordu.
Abisi Meleğin yüzüne çaresizce baktı. Ama onun çaresizliği yüzünde değil tıpkı kardeşi gibi mavi, ama daha soğuk görünen gözlerindeydi.
"Ben Meleğe yardım edebilirim." Dedim aralarındakı çaresiz bakışmayı bölerken. Abisinin bakışları bana dönerken gözlerindeki çaresizlik gitmiş, yerine yakıcı bir ateş düşmüştü. Sanki, kardeşimi boşuna umutlandırma diyordu.
Ama Melek'in yüzünde anında çiçekler açmış, güzel yüzünde bir gülümseme yayıldı.
Melek’in yüzündeki o ani gülümseme, odanın havasını bir anlığına yumuşattı. Az önceki kasvet, korku ve çaresizlik, yerini kırılgan ama umutlu bir ışığa bırakmıştı. Dudakları hâlâ titriyordu ama bu kez titreme korkudan çok heyecandı. Sanki uzun zamandır kilitli duran bir kapı, ilk kez aralanmıştı.
Abisi bu gülümsemeyi gördüğünde derin bir nefes aldı. Melek’in yüzündeki o ifade… İşte ona en zayıf olduğu yerden vuruyordu. Kardeşinin umutlanmasına alışıktı. Ama bu umutun defalarca sönmesine de şahit olmuş gibiydi.
Bakışlarını benden ayırmadan konuştu, sesi kontrollü ama sertti. “Ne demek istiyorsunuz ‘yardım edebilirim’ derken?”
Defterimi kapattım. “Zorlamadan,” dedim net ama yumuşak bir sesle. “Konuşmak zorunda bırakmadan. Kendi hızında… kendi kelimeleriyle. Size mümkün değilmiş gibi gele bilir. Ama travmatik bir durum sonrası yaranan konuşma bozukluğunu düzeltmek mümkün."
Melek başını hafifçe kaldırdı. Gözleri bana döndü. Deniz mavisi bakışlarında hâlâ korku vardı ama artık tek başına değildi o korku. Yanında, sessiz bir kararlılık duruyordu.
“B-ben d-denemek i-istiyorum,” dedi yine kekelemesine rağmen, bu kez sesi daha netti. “K-kaçmak i-istemiyorum artık…”
Abisi doğrulup bana baktı. Gözlerindeki ateş sönmemişti ama artık yakıcı değil, uyarıcıydı. Kardeşinin yanından kalktı. "Benimle bir dakika gelebilir misiniz?" diye sordu pekde nazik olmayan ses tonuyla.
Adamın bu isteğiyle birlikte odadaki hava yeniden gerildi. Melek’in omuzları fark edilir şekilde kasıldı. Parmakları dizlerine daha sık kenetlendi. Başını kaldırıp abisine baktı, gözlerinde açık bir endişe vardı.
“Abi…” dedi kısık bir sesle.
Adam ona hemen döndü. Sertliği bir anlığına çözüldü, diz çökerek göz hizasına indi. “Buradayım abim," dedi kısa ve net bir şekilde. “Kapının arkasındayım. Hiçbir yere gitmiyorum.”
Melek dudaklarını bastırarak başını salladı. Bu onay, onu tamamen sakinleştirmese de tutunacak bir dal gibiydi.
Ayağa kalktım. Kapıya doğru yürürken Melek’e kısa bir bakış atıp gülümsedim. Koridora çıktığımızda kapı arkamızdan sessizce kapandı.
Adam bir adım bile atmadan durdu. Omuzları sertti, çenesi kilitlenmişti. Bana döndüğünde gözlerindeki o soğuk mavi, odadakinden çok daha keskindi.
“Onu boşuna umutlandırıyorsun.” dedi alçak ama sert bir sesle. Yüzü ifadesiz duruyordu. “Kardeşim bu hayatta yeterince hayal kırıklığı yaşadı.”
Sakinliğimi korudum."Boşuna umutlandırmıyorum." dedim. “Gerçekçi bir ihtimalden bahsediyorum.”
Sinirle güldü. Gergince eliyle kirli sakallarını okşadı kısa bir an.“ Gerçekçi öyle mi?" Yüzü tehlikeli bir ifadeye büründü. "Kaç doktora gittiğimizi biliyor musun?” diye sordu. Benden çok uzun olduğu için başını azca öne eğdi. Mavi gözleri gözlerimi buldu. “Kaç kez ‘zamanla geçer’, ‘biraz sabır’, ‘baskı yapmayın’ dendiğini?” Bir an durdu, nefesini burnundan verdi. “Her seferinde daha da içine kapandı.”
“Çünkü bazen sorun sabır ya da zaman değildir,” dedim. “Bazen kişi kendini güvende hissetmediği sürece dili de kilitlenir.”
Kaşları hafifçe çatıldı. “Ve sen mi bunu çözeceksin?” Gerçekten uzak bir şekilde güldü.
“Tek başıma değil,” diye cevap verdim. “O isteyerek. Siz izin vererek. Ve kimse onu ‘iyileşmek zorunda’ hissettirmeden. Ne kadar konuşmak istediğini görüyorsunuz. Anladığım kadarıyla uzun zamandır böyle ve ona yardım ede bilirim." Onun aksine ben sakince konuşuyordum. Bu da sanki onu çıldırtıyordu.
Sinirle nefesini verdi. Abisi doğrulup bana baktı. Gözlerindeki ateş sönmemişti ama artık yakıcı değil, uyarıcıydı.
“Bir şans veriyorum," dedi, baştan aşağı kısa bir an beni süzdü. "Ama eğer kardeşimin kalbi bir kere daha kırılırsa, bende senin kalbini kırarım."
Açıkça beni tehtit ediyordu.
Ona şimdi burada dersini vere bilirdim, ama o kız için sustum.
Adam kapıyı açıp içeri girdiğinde bende peşinden girdim.
Kapı açıldığında Melek yerinden doğruldu. Gözleri önce abisini, sonra beni buldu. Bakışlarında aynı anda hem soru hem umut vardı. Sanki koridorda söylenenleri hissetmiş gibiydi.
Abisinin çenesi gerildi. Bir an gözlerini kapattı; sanki içindeki savaşla baş başa kalmıştı. Sonra Melek’in alnına hafif bir öpücük kondurdu.
“Canın yanarsa,” dedi kısık bir sesle, “tek kelime etmen yeter. Anladın mı?”
Meleğin yüzünde anında bir gülümseme belirdi. Ellerini abisinin boynuna atıp ona sıkıca salırdı. Mavi gözleri bu sefer sevinçten dolmuştu. "Te-teşekkür ederim a-abi." dedi abisinin yanağına kocaman bir öpücük bırakırken.
Melek abisinden ayrıldıktan sonra bana baktı. Gözündeki parlamaya engel olamıyordu. Bana doğru yaklaşıp tam karşımda durdu.
Aniden beklemediğim bir şey yapıp bana sarıldı. Şaşkınlıkla dona kaldım. Sonra şaşkınlığımı yenip sarılışına karşılık verdim.
Abisi de yüzünde mimik oynatmadan bize bakıyordu.
Gözleri adeta meydan okuyordu.
Bu bir tanışma değildi.
Bu sessiz bir savaşın ilk karşılaşmasıydı.
İşte o an anlamıştık.
Bu odada yalnız Melek değil, bizde sınanacaktık.
