4. bölüm / 13
KALBİN REHİNESİ3. BÖLÜM | İHANET
Bölümler 13Şu an: 3. BÖLÜM | İHANET
- 1 GİRİŞ1.781 kelime
- 2 1. BÖLÜM | İLK GÜN4.938 kelime
- 3 2. BÖLÜM | KEMANIN SON ÇIĞLIĞI9.081 kelime
- 4 3. BÖLÜM | İHANET7.033 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4. BÖLÜM | CANAVAR6.685 kelime
- 6 5. BÖLÜM | MASKELİ DAVET9.653 kelime
- 7 6. BÖLÜM | AV VE AVCI7.220 kelime
- 8 7. BÖLÜM | KUMARLA UMUT7.567 kelime
- 9 8. BÖLÜM | ANLAŞMA7.961 kelime
- 10 9. BÖLÜM | ANLAŞILMAZ DUYGULAR6.940 kelime
- 11 10. BÖLÜM | ELMA MI, ARMUT MU?6.528 kelime
- 12 11. BÖLÜM | EKİP8.997 kelime
- 13 12. BÖLÜM | POLİNGO7.568 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
20 Ağustos, 2009
Sabahın en tatlı uykusundayken burnuma gelen o kokuyla gözlerimi açtım.Annemin meşhur tereyağlı ballı ekmeği ve taze demlenmiş çay... Hemen yataktan fırladım. Ayıcık figürlü terliklerimi bile giymeden, minik adımlarımla koridoru bir neşeyle geçip mutfağa daldım.
"Günaydın dünya!" diye bağırdım kollarımı iki yana açarak.
Babam gazetesinin arkasından başını çıkarıp o kocaman, güven veren gülümsemesiyle bana baktı. "Ooo, benim küçük uykucum uyanmış! Gel bakalım buraya prenses."
Hemen koşup babamın dizlerine tırmandım. Babam beni kucağına alıp havaya kaldırdı, sonra kocaman öptü. "Senin uyanmanı bekliyorduk, bak annen en sevdiğin reçelden koydu masaya."
Annem ocağın başından dönüp bize baktı, gözleri parlıyordu. "Ümit, şımartma şu kızı bu kadar, bak yine saçları darmadağın olmuş." Gelip yanıma oturdu, elleriyle saçlarımı düzeltti. "Benim güzel kızım, bugün rüyanda yine perilerle mi oynadın?"
"Hayır anne," dedim ballı ekmeğimden kocaman bir ısırık alarak. "Bugün rüyamda babamla beraber bütün bahçeye renkli balonlar dikiyorduk!"
Tam o sırada abim Kuzey, elinde futbol topuyla mutfağa girdi. Sandalyeye kendisini öyle bir attı ki masadaki kaşıklar çınladı. "Balon mu? İnci, balon dikilir mi hiç? Çiçek mi bu? Akıl var mantık var!"
Ona dil çıkardım. "Sanane! Babamla ben dikersek olur, değil mi baba?"
Babam kahkahayla Kuzey'in saçlarını karıştırdı. "Tabii ki olur kızım. Biz seninle bulutları bile bahçeye indiririz."
Kuzey gözlerini devirdi ama tabağımdaki zeytinlerden birini gizlice aşırmayı da ihmal etmedi. "Baba, kahvaltıdan sonra antrenman yapacağız demiştin? İnci'yi oyununa katma, o her şeyi bozuyor!"
"Hey! Ben bozmuyorum bir kere!" diye bağırdım, elimdeki küçük çatalı havaya kaldırarak. "Sen ve Vural abim çok hızlı koşuyorsunuz, yetişemiyorum!"
"Çünkü sen bir kaplumbağasın İnci!" dedi abim gülerek.
"Baba ya! Bak ne diyor!" diye mızmızlandım, dudaklarımı büzerek.
Babam tam söze girecekti ki, mutfağın kapısında bir gürültü koptu. On yaşındaki abim Vural, sanki arkasından bir ordu kovalıyormuş gibi içeri daldı. Üstünde pijamaları vardı ama elinde şimdiden o meşhur su tabancasını tutuyordu.
"Kim kaplumbağa demiş benim biricik kardeşime?" diyerek Kuzey abimin tam kulağının arkasına bir damla su fışkırttı.
"Vural! Yapma şunu!" diye kükredi Kuzey abim, sandalyesinden fırlayarak. Ama Vural çoktan masanın etrafında tur atmaya başlamıştı bile.
"Sık Vural abi!" diye bağırdım gülerek.
"Yavaş olun çocuklar, düşecesiniz!" dedi annem, bir yandan da Vural'ın tabağına sıcak bir börek bırakmaya çalışıyordu.
Vural abim, Kuzey'in hamlesinden kıvrak bir hareketle sıyrılıp gelip yanıma çöktü. "Korkma İnci, eğer bugün antrenmanda seni üzerlerse söyle bana, onları ıslak bir fareye çeviririm!"
"Sen önce kendi sol ayağını düzelt Vural," dedi Kuzey abim, ciddiyetini takınmaya çalışarak ama gözlerindeki o muzip parıltıyı saklayamayarak. "Dün mahalle maçında topu kaleye değil, bakkalın camına attın."
"O bir taktikti abi!" dedi Vural, böreğinden dev bir ısırık alırken. "Rakibi şaşırtmak için yaptım."
Babam bu tatlı çekişmeyi izlerken gazetesini tamamen masaya bıraktı.
"Tamam aslanlarım, sakin olun. Bugün planımız belli. Önce İnci'yle o çok önemli balon ve papatya dikme operasyonunu gerçekleştireceğiz. Sonra Vural bahçedeki çiçekleri sulayacak, Kuzey de bana o yeni çalıları budarken yardım edecek. Akşamüstü de büyük rövanş maçı var! Kazanan dondurmayı kapar."
"Ben hakemim ama dondurmadan iki top alırım!" diye atıldım hemen.
Vural abim kolunu omuzuma attı. "Anlaştık küçük hanım. Kuzey abim yenileceği için onun dondurmasını da biz yeriz."
Mutfak, üç kardeşin kahkahalarıyla, babamın güven veren sesiyle ve annemin tabağımıza koyduğu o sevgi dolu lokmalarla şenlenmişti. O an dünya, bizim evimizin dört duvarı arasındaydı ve dışarıda bizi incitebilecek hiçbir şey yokmuş gibi hissettiriyordu.
"Hadi bakalım," dedi babam ayağa kalkarak. "Papatyalar ve balonlar bizi bekler!"
Neşeyle sandalyelerimizden fırladık. Vural abim bahçeye çıkan kapıya doğru koşarken "Birinci gelen en büyük dondurmayı kapar!" diye bağırdı. Kuzey abim "Hile yapma Vural!" diyerek peşinden gitti. Ben de o küçücük adımlarımla, hayatımın en mutlu sabahına doğru, en sevdiğim kahramanlarımın arkasından koştum.
Bahçeye fırladığımızda güneş, ağaçların arasından süzülüp çimenlerin üzerindeki çiy tanelerini parlatıyordu. Vural abim, her zamanki hızıyla bahçe hortumuna ulaşıp vanayı sonuna kadar açtı.
"Dikkat! Büyük okyanus geliyor!" diye bağırarak hortumu havaya dikti. Su, güneşin altında parıl parıl yanan küçük elmas taneleri gibi üzerimize dökülmeye başladı.
"Vural! Islatma beni, daha yeni taradı annem saçlarımı!" diye çığlık atarak çınar ağacının arkasına saklandım. Ama gülmekten kendimi alamıyordum.
Kuzey abim ise profesyonel bir futbolcu edasıyla topunu ayağında sektirmeye başlamıştı bile. "Vural, suyu bırak da gel şu taktikleri çalışalım. Kaplumbağa, sen de geç kaleye bakayım, boyun kadar top geliyor!"
"Ben kaplumbağa değilim, panterim bir kere!" diyerek kaleyi simgeleyen iki taşın arasına geçtim. Ellerimi dizlerime koyup ciddi bir ifade takındım.
Babam verandadaki basamaklara oturmuş, elinde kahvesiyle bizi izliyordu. Annem ise kapı eşiğinde durmuş, "Çocuklar üstünüz başınız çamur olacak, yavaş olun!" diye sesleniyordu ama sesinde hiç kızgınlık yoktu, sadece huzur vardı.
Vural abim hortumu bırakıp Kuzey abimin üzerine atıldı. İkisi çimenlerin üzerinde şakalaşarak yuvarlanırken ben fırsattan istifade topu kapıp kaleye doğru koştum. "Gol! Şampiyon İnci!" diye bağırdım.
Vural abim yerden kalkıp üstündeki çimenleri silkeledi. "Hile var! Hakem kendi kendine gol attı!" dedi gülerek.
Sonra yanıma gelip kulağıma fısıldadı. "Boşver onları İnci, gel biz seninle balonları nereye dikeceğimizi seçelim. Kuzey anlamaz bu işlerden, o sadece top peşinde koşsun."
Bahçenin en güneş alan köşesine, papatyaların hemen yanına gittik. Vural abim cebinden renkli kağıtlar ve ipler çıkardı. "Bak şimdi," dedi büyük bir gizemle. "Eğer buraya kalpten inanarak bir şey bırakırsan, o şey gece periler tarafından büyütülür."
"Öyle mi abi?"
"Öyle."
Ben hayranlıkla onu izlerken, Kuzey abim de yanımıza gelip çömeldi. O sert, abilik taslayan hali gitmiş; yerini kardeşlerine bakan o yumuşak ifadeye bırakmıştı. "Eğer balon dikemezseniz üzülmeyin," dedi Kuzey abim saçımı okşayarak. "Ben Okan abiye söylerim size en büyüklerinden alır."
"Dikemezsek değil, dikeceğiz abi!" dedi Vural, toprağı minik elleriyle kazmaya başlayarak.
O an, babamın verandadan bize bakıp gülümsediği, annemin mutfaktan bize el salladığı o saniye... Dünyanın en zengin, en korunaklı çocuğuydum. Üç kardeş, toprakla uğraşıyor, birbirimize şakalar yapıyor, akşamki maçın hayalini kuruyorduk. Vural abimin yaramaz kahkahası, Kuzey abimin güven veren sesi ve benim bitmek bilmeyen sorularım bahçemizin her köşesine yayılıyordu.
Hava o kadar temiz, o kadar sıcaktı ki... Hiç bitmeyecek sanmıştım. Bu oyunun, bu bahçenin, bu ailenin sonu hiç gelmeyecek gibiydi.
Ama tam o sırada büyük bahçe kapısından girişinden gelen o ağır, kulak tırmalayan motor sesini duyduk.
Kuzey abim elindeki topu yavaşça yere bıraktı ve ayağa kalktı. Bakışları bahçe kapısına kilitlendiğinde, az önceki o yumuşak, saçımı okşayan çocuksu ifadesi saniyeler içinde silinip gitti. Vural abim de kazmayı bırakıp Kuzey'in yanına geçti; o her zamanki yaramazlığı sanki bir anda uçup gitmişti.
Üç tane simsiyah, camları güneşin ışığını bile yutan devasa araba, kapımızın önünde tozu dumana katarak durdu. O an bahçemizdeki bütün kuşlar aynı anda sustu, rüzgar kesildi; sanki zaman bizim için akmayı bıraktı.
Arabaların kapıları neredeyse aynı anda, tok bir sesle kapandı. En öndeki arabadan, babamın boyunda ama üzerinde bin yıllık bir soğukluk taşıyan, sert bakışlı bir adam indi. Güneş sanki onun bastığı yerlerde sönüyordu.
Babam verandadaki basamaklardan yavaşça ayağa kalktı. Kahve fincanını masaya bırakırken ellerinin ilk kez bu kadar gerildiğini, o güçlü omuzlarının kaskatı kesildiğini gördüm.
"Ümit!" diye seslendi adam. Sesi, bahçedeki ağaçların yapraklarını titretecek kadar gür ve emrediciydi.
"Ümit..." Annem endişeyle babamın koluna dokundu.
Babam, annemin elini nazikçe ama kararlı bir şekilde kolundan indirdi. Anneme bakmadı ama fısıltısı hepimizin duyacağı kadar netti.
"Sevda, çocukları içeri al."
"Ümit, kim bu adamlar?" dedi annem, sesi titreyerek. Cevap gelmedi.
Babam, az önce üzerinden indiği verandadaki o güvenli adam değildi artık. Omuzları dikleşmiş, bakışları bir kalkan gibi sertleşmişti. Bahçenin tam ortasına, o siyah arabalardan inen adamın karşısına doğru yürüdü. Ayak sesleri, az önce bizim çıplak ayakla koştuğumuz çimenlerde ağır birer darbe gibi yankılanıyordu.
"Ne istiyorsun Ekrem Arslan? Evime bu şekilde geldiğine göre önemli bir şey olmalı."
Babamın tam karşısında durduğunda, aralarında sadece birkaç karış mesafe kalmıştı. İki dev çınar gibi birbirlerine meydan okuyorlardı ama Ekrem Arslan’ın yüzünde, babamın öfkesine tezat olan o buz gibi, rahatsız edici gülümseme vardı.
"İntikam istiyorum, Ümit Akın."
Bu kelimeyi duyduğum an, içimi garip bir üşüme kapladı.
İntikam... Ne demekti ki?
Babamın yüzü, az önce üzerine su sıçrattığımız o papatyalar gibi soldu birden. Annem yanımda, nefesini öyle bir tuttu ki göğsünün yükseldiğini gördüm.
"Karımı senin öldürttüğünü biliyorum."
Bu cümle bahçemizin ortasına bir bomba gibi düştü. Ekrem Arslan’ın sesi titrememişti ama o kelimeler etrafımızdaki her şeyi yakıp geçti. Annemin boğazından kopan o küçük, hıçkırığa benzer sesi duydum.
Ellerinin omuzlarımda nasıl buz kestiğini, parmaklarının etime nasıl gömüldüğünü hissettim.
Babam bir an bile gözlerini kırpmadı. Bakışları adamın yüzünde çivi gibi çakılı kalmıştı.
"Saçmalıyorsun Ekrem!" dedi babam. Sesi az önceki sertliğini koruyordu. "Senin acın aklını bulandırmış. Ben öyle bir şey yapmadım, yapmam! Bunu sen de çok iyi biliyorsun."
"Yalan!" diye kükredi Ekrem Arslan. "Elimdeki kanıtlar öyle demiyor Ümit! Sen o gün o masadan kalktığında, karımın ölüm fermanını da beraberinde götürdün!"
Babamın çenesi öyle bir kasıldı ki, boynundaki damarların dışarı fırladığını görebiliyordum. "Ekrem, bak. Acını anlıyorum ama yanlış adama saldırıyorsun. Ben hayatım boyunca silahsız bir kadına el kaldırmadım, kaldırtmam! Bu bir iftira, birileri aramıza bu nifakı sokuyor!"
Annem yanımda titriyordu. Parmakları omuzlarımı o kadar sıkıyordu ki canım yanıyordu ama sesimi çıkaramıyordum. Çünkü bahçedeki hava o kadar ağırdı ki, nefes alsam her şey patlayacakmış gibi geliyordu.
"Sevda!" diye gürledi babam, yüzünü o adamdan bir saniye bile ayırmadan. "Çocukları hemen içeri sok. Hemen!"
Annem beni ve Vural abimi öyle bir hırsla kavradı ki, ayaklarımın yerden kesildiğini sandım. Vural abim hala elindeki o plastik kazmayı sıkıyordu, yüzü bembeyaz olmuştu. "Baba!" diye bağırdı o da ama annem bizi sürüklemeye başlamıştı bile.
Ben zorla eve doğru çekilirken, orta arabanın önünde duran çocuğu gördüm.
Annem bizi apar topar içeri soktu.
"Burada, salonda bekleyin. Sakın dışarı çıkmayın, sakın!" dedi sesi titreyerek. Bizi koltuğa yan yana dizdi ama gözleri kapıdaydı. Sonra bir an bile beklemeden, babamın yanına, o fırtınanın ortasına geri döndü.
Salonun ortasında üç kardeş öylece kalakaldık. Dışarıdan babamın ve o adamın birbirine karışan, gittikçe yükselen sesleri geliyordu.
"Kuzey abi," dedi Vural fısıltıyla. Sesi ağlamaklıydı, elindeki plastik kazmayı dizine vuruyordu. "Babam neden öyle diyorlar? Babam kimseyi öldürmez ki..."
Kuzey abim yumruklarını sıkmış, pencereden dışarı bakıyordu. "Yalan söylüyorlar Vural. Babam hayatı boyunca bir karıncayı bile incitmedi. Onlar kötü adamlar, babamı korkutmaya çalışıyorlar."
"Ama o çocuk..." dedim ben de, sesim küçücüktü. "O çocuk neden öyle bakıyor?"
Kuzey abim bana döndü, yanıma gelip saçlarımı okşadı. "Korkma İnci. Ben buradayım, babam dışarıda. Kimse bize bir şey yapamaz. Hadi, siz burada oturun, ben mutfağa gidip size su getireyim."
Kuzey abim mutfağa yöneldiğinde, Vural da onun peşine takıldı. "Ben de geleceğim abi, içerisi çok sessiz."
İşte o an fırsatını buldum. Onlar mutfağa girdiği saniye, "Ben odama çıkıp ayıcığımı alacağım!" diye bağırdım. Kuzey abim mutfaktan "Çabuk gel, salondan ayrılma!" diye seslendi.
Ama yukarı çıkmadım.
Parmak uçlarımda, bir kedi gibi sessizce dış kapıya doğru süzüldüm. Annem kapıyı tam kapatmamıştı, aralık kalmıştı. Kalbim bir kuşun kanat çırpışı gibi göğsümde güm güm atıyordu. Kapıyı milim milim açıp dışarı çıktım. Verandanın altındaki o büyük yasemin çalılarının arasına, en karanlık köşeye sindim. Yapraklar yüzüme batıyordu ama nefesimi bile tutmuştum.
Dışarısı, az önceki o neşeli bahçemiz değildi artık. Babam ve Ekrem Arslan birbirlerine birer nefes kadar yakındı.
"Sana gerçeği söylüyorum Ekrem!" dedi babam, sesi artık bağırmıyordu ama bir fırtına öncesi sessizliği gibiydi. "Karının öldüğü gece ben şehre bile girmemiştim. Kanıt istiyorsan, o gece beraber olduğum adamlara sor. Seni kandırıyorlar, seni bana karşı bir silah gibi kullanıyorlar!"
"Kiminle olduğun umurumda değil Ümit!" diye kükredi Ekrem Arslan."Otomobil senin adına kayıtlıydı!"
Babamın omuzlarının sarsıldığını gördüm. Sesi, az önceki gürlemesinin aksine bir fısıltı gibi çıktı. "Araba... O araba o gece çalınmıştı Ekrem. Karakol kayıtları var, neden bakmıyorsun? Biri bizi birbirimize düşürmek için komplo kurmuş! Anlasana!"
Ekrem Arslan bir adım daha attı, parmağını babamın göğsüne vurdu. "Komplo falan değil, Ümit Akın. Sen karımı benim ve çocuklarımın gözleri önünde öldürttün. Çocuklarımı annesiz bıraktın. Sen benim karımın katilisin!"
Birden arkasındaki silahı çıkarıp babama doğrulttu.
Silahın namlusu güneşin altında soğuk bir parıltıyla parladı. Yasemin dallarının arasından gördüğüm o metalik karanlık, babamın göğsüne sabitlendiğinde kalbim duracak gibi oldu. Nefesim boğazımda düğümlendi, bağırmak istedim ama sesim çıkmadı.
"Yapma!" diye çığlık attı annem. Babamın önüne geçmeye çalıştı ama babam onu tek koluyla nazikçe arkasına itti. Ölümün ucunda bile sesi titremiyordu.
"Vuracaksan vur Ekrem," dedi babam, gözlerini silahın ucundan ayırmadan. "Ama bu cinayeti çocuklarının önünde işleme. Onların ruhuna bu yükü bindirme. Sen katil değilsin."
Ekrem Arslan’ın silahı tutan eli hafifçe titredi. Gözlerindeki öfke, yerini kontrolsüz bir acıya bırakıyordu. "Sen benim dünyamı yıktın Ümit... Ben de seninkini yıkmadan gitmeyeceğim!"
Parmağı yavaşca tetiği sıkmaya başladı. O metalik tıkırtıyı, yasemin yapraklarının arasından, kalbimin atışından bile daha net duydum. Zaman o an dondu. Babamın dimdik duran omuzları, annemin hıçkırığı ve namlunun ucundaki o kara delik...
Adam tam babamı vuracağında arkasından onun yaşlarında olan bir adam çıktı. Elini silaha götürüp tam gözlerine baktı. "Ekrem yapma, ona söz verdin."
Duyduklarım kalbimi o kadar sıkıştırdı ki, babamın katil olmakla suçlanması yedi yaşındaki ruhuma çok ağır geldi.
Geri çekilip kaçmak istedim ama ayağım sırılsıklam olmuş çimenlerin üzerinde kaydı. Dengemi toparlayamadım ve çalıların arasından küt diye yere yuvarlandım. Dizim sert bir taşa çarptı, canım öyle bir yandı ki engel olamadım. Dudaklarımdan hıçkırıkla karışık bir ağlama sesi koptu.
"Ah! Anne..."
Korkuyla ağzımı kapatmaya çalıştım ama çok geçti. Başımı kaldırıp bakmaya cesaret edemiyordum, babamın beni burada bulup kızmasından ya da o kötü adamın beni görmesinden ödüm kopuyordu.
Tam o an, önümdeki çimenlerin üzerinde bir gölge belirdi.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Karşımda, o siyah arabaların önünde duran çocuk vardı.
Jilet gibi takım elbisesiyle, tozun toprağın ve benim gözyaşlarımın ortasında bir heykel gibi duruyordu. Eğildi, diz çöktü. Aramızda sadece bir karış mesafe vardı. Gözleri benim pelüş uyuncağımın tüyleri rengindeydi. Ne babasının öfkesi vardı bakışlarında, ne de bir düşmanlık.
"Neden ağlıyorsun?" diye sordu. Sesi cılız ve sakindi.
"Canım yanıyor," dedim hıçkırıklarımın arasından, kanayan dizimi göstererek. "Ve çok korkuyorum. Babamı öldürecekler mi?"
"Korkma, öldürmeyecekler." Kendinden çok emin bir şekilde konuşmuştu.
"Nerden biliyorsun?"
Omuz silkti. "Bilirim ben."
"Öyle mi?"
"Öyle."
"Nasıl yani? Sen büyücü müsün?" dedim, gözlerimi kocaman açarak. "Yoksa babana gizli bir iksir mi içirdin?"
Ciddi ifadesi bir anlığına bozulur gibi oldu, dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. "İksir değil. Babam o amcaya güvenir, hemde birine söz verdi."
"Kime söz verdi?" Cevap vermedi. Dizimdeki acıyı bir anlığına unutup ona baktım. "Senin adın ne? Sen de o kötü adamlardan mısın? Silahın var mı?"
"Ateş," dedi. Sonra üzerindeki jilet gibi takım elbiseye tiksinerek baktı. "Ve hayır, silahım yok. Sadece babam ciddi dediği için bu penguen kostümünün içindeyim. Ceket o kadar dar ki nefes alınca düğmesi fırlayıp birinin gözüne girecek diye ödüm kopuyor. Silah gibi patlar valla."
Kıkırdadım. "Penguen Ateş! Ateş olan bir penguen olur mu hiç? Buzlar erir, denize düşersin!"
"Mantıklı," dedi Ateş, ilk kez gerçekten gülümseyerek. "Belki de o yüzden kutuplarda değil de sizin bu çamurlu bahçenizdeyim." Cebinden beyaz, ütülü ve mis gibi sabun kokan bir mendil çıkardı.
"Sen karımın katilisin!" diyen Ekrem denen adamın sesini işittim. Yine bağırıyordu. Gözlerim korkuyla yeniden doldu.
Gözyaşlarımın arasından Ateş'e baktım. Üstündeki o kusursuz takım elbiseyle çamurlu çimenlerin üzerine diz çökmüş, bana bakıyordu. "Babam yapmadı," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Babam kimseyi öldürmez. O... o çiçek diker, balon diker..."
Ateş, mendili tutan elini yavaşça dizime yaklaştırdı ama dokunmadı. "Babam öyle diyor," dedi Ateş. Sesi bir çocuk sesi gibi değildi. Çok yorgundu. "Annem... annem artık yok. Babam suçlusu senin baban diyor."
"Yalan söylüyorlar!" diye fısıldadım, mendili avucuma alırken. "Git ona söyle, yanlış biliyor de..."
Ateş, hafifçe başını yana eğdi. Yüzünde belli belirsiz bir acı gülümseme belirdi. "Benim babam yalan söylemez sanıyordum," dedi ama sesi bu kez şüpheliydi. "Ama sen... sen katilin kızıysan, neden bu kadar masum ağlıyorsun?"
O sırada Ekrem denen kötü adamın kükremesi bahçeyi yardı. Ateş! Neredesin lan? Hemen arabaya!"
Ateş yerinden iç çekerek kalktı. "Gitmem lazım!" Yaralı dizime baktı. "Annem derdi ki," diye fısıldadı Ateş, gitmeden önce son bir kez gözlerimin içine bakarak. "Yaralar kabuk bağlayınca değil, unutulunca iyileşirmiş. Sen bu yarayı unutma ama yine de iyleş."
Tam o sırada Ekrem Arslan'ın öfkeli ayak sesleri yaklaştı. Ateş, sanki bir suç işlemiş gibi hızla benden uzaklaştı. Koşarken omzunun üzerinden bana baktı.
"Dur! Mendilin!" diye arkasından bağırdım.
Koşarken omzunun üzerinden bana bakıp göz kırptı. "Kalsın sende! O mendili iyi sakla! Bir gün gelip geri alacağım, o zamana kadar dizini de kalbini de iyi koru!" diye seslendi.
Ve bunlar son sözleri oldu.
Elimdeki mendile baktım.
Üzerinde bir harf vardı.
A harfi.
Hemen yanında da bir kalp.
Ve o küçücük hazinesini benim çamurlu dizime bırakıp gitmişti.
ATEŞ KIVANÇ ARSLAN (AKA)
Nedir bu sızı?
Bir düşmanın ölümü, insanın kendi kıyameti gibi hissettirir mi?
Nefret ettiğin birinin nefesi kesilirken, neden senin ciğerlerin kurur?
Merhamet bu?
Sanmam. Canavarlar merhamet edemez.
Öyleyse neden parmaklarımın arasından süzülen bu sıcaklık, benim buzdan kalemi yerle bir ediyor?
Neden kollarımın arasındaki inci tanesinin kırmızıya boyanması kalbimi sızlatıyor?
Neden aldığım nefes ciğerime ulaşmıyor?
Neden varlığından bile emin olmadığım kalbim bu kadar acıyor?
Zaman, mermerin üzerine damlayan o ağır kırmızılığın ritmiyle asılı kaldı.
Kulağına ismimi fısıldayacaktım. Ona on altı yıllık o büyük hesabın finalini izletecektim. Ama o kurşun sesi, bütün gerçekliğimi bir cam gibi tuzla buz etti.
İnci, kollarımın arasında ansızın bir boşluk gibi hafiflediğinde, göğsümdeki o taşlaşmış nefretin yerini, daha önce hiç tatmadığım, kemiklerimi sızlatan vahşi bir korku aldı.
Onu sevmiyordum.
Nede ilgi duymuyordum.
O sadece bir araçtı. Babasının borcunu ödeyecek yaşayan bir kefalet, bir intikam nesnesiydi.
Ama şu an ellerimi sırılsıklam eden o sıcaklık, neden benim ruhumdan boşalıyormuş gibi hissettiriyordu?
Bu bir merhamet olamazdı.
Ben merhameti on altı yıl önce o çamurlu bahçede bırakmıştım.
Bu benim olan bir canın, benim son sözümü duymadan gitmesine duyduğum o canavarca itirazdı.
Ya da ben kendime söylediğim bu yalanın altında eziliyordum.
"İnci! Bak bana!"
Sesimdeki o kontrolsüz, o parçalanmış tonu tanıyamadım.
Ben Ateş Kıvanç Arslan'dım.
Ben sahneleri kurgular, cellatları seçerdim.
Şimdi ise bir mermer zeminde, mürdüm bir elbisenin kanla kararmasını izlerken acizliğimin zirvesindeydim.
Avuçlarımı yarasının üzerine bastırdım.
"Gözlerini kapatma!" diye kükredim. Bu bir yalvarış değildi. Bu, varlığından bile emin olmadığım o kalbin ilk ve en şiddetli isyanıydı. "Gidemezsin! Seninle daha hesabımız bitmedi!"
Göz kapakları, bin yıllık bir yorgunlukla ağır ağır kapandı.
On altı yıl önce o bahçede dizine mendil bıraktığım o küçük kız, şimdi kucağımda derin bir sessizliğe süzülüyordu. Ona karşı hissettiğim şey nefret miydi yoksa o hiç bilmediğim sızı mı, artık ayırt edemiyordum. Tek bildiğim; o giderse, ben on altı yıl boyunca kimi beklediğimi bile hatırlayamayacak kadar karanlıkta kalacaktım.
"Sikeyim!" Üzerimdeki ceketi yırtarcasına çıkartıp hızla yarasının üzerine bastırdım. Avuçlarımın altında atan o zayıf nabız, sanki benim hayat damarımmış gibi titriyordu.
Tam o sırada, kalabalığı yararak gelen Demir, elinde sıkıca kavradığı silahıyla yanımıza ulaştı. Nefes nefeseydi. Bakışları yerdeki kan gölüne, sonra da İnci’yi tutan ellerime kaydı.
"Ateş! İyi misin? Sana bir şey oldu mu?" diye bağırdı Demir.
Başımı bile kaldırmadım. Gözlerim sadece İnci’nin solan yüzündeydi. "Ben iyiyim lan, ben iyiyim!" diye kükredim, sesimdeki öfke yerdeki mermerleri titretecek kadar derinden geliyordu. "O... o iyi değil!"
İnci’nin başı cansızca omzuma düştüğünde, kalbimdeki o isyan daha da şiddetlendi. Onu, sanki dünyanın en kırılgan mücevherini tutuyormuşum gibi nazikçe ama bırakmaya niyetim yokmuş gibi sıkıca kucağıma aldım.
Mürdüm elbisesi artık tamamen karanlığın rengine bürünmüştü.
"Hemen arabayı getir Demir! Hemen!"
Demir, kucağımdaki manzarayı görünce bir anlığına duraksadı. "Ateş, ambulans çağırdılar. Biraz bek-"
"Sikdirtme ambulansını" diye bağırdım, ayağa kalkarken dizlerimdeki dermanı zorlayarak. "Ambulans gelene kadar dayanamaz. Arabayı kapıya yanaştır, bir saniyen bile yok!"
Demir ikiletmedi. "Anlaşıldı, kapıdayım!" diyerek fırtına gibi çıkışa doğru koşmaya başladı.
İnci’nin başı göğsüme iyice gömüldüğünde, gömleğimin kırmızılığa boyanan her lifinde onun hayatının sönüşünü hissediyordum. Çıkışa doğru dev adımlarla yürürken, önüme çıkan her şeyi, her insanı devirip geçecek bir öfkeyle dolmuştum.
"Yol açın!" diye kükredim. Sesim, binanın temellerini sarsacak kadar gür ve yıkıcıydı. "Yol açın yoksa bu salonu hepinize mezar ederim!"
Dışarıdaki soğuk hava yüzüme çarptığında, Demir arabayı tam merdivenlerin önünde acı bir frenle durdurmuştu. Kapıyı içeriden hızla açtı. Onu kucağımdan ayırmadan, sanki bir parçammış gibi arka koltuğa yerleştim. Başını dizlerime yatırdım, ceketimi yarasının üzerine daha sert bastırdım.
"Bas Demir!" dedim, sesimdeki o soğuk ama bıçak kadar keskin tonla.
Demir dikiz aynasından bana kısa, dehşet dolu bir bakış fırlattı. Yüzümdeki kanı mı görüyordu yoksa gözlerimdeki o daha önce hiç tanık olmadığı vahşi çaresizliği mi, bilmiyordum.
"Akın kızı," diye fısıldadım, sesim motorun gürültüsünü bile bastıracak kadar derinden geliyordu.
"Daha ismimi öğrenmedin. Daha sana kim olduğumu söylemedim. Bu kadar kolay gidemezsin."
Elimdeki ceket sırılsıklam olmuştu. İnci'nin teni, kucağımdaki mürdüm kumaştan bile daha solgun bir renge bürünürken, başı her sarsıntıda göğsüme daha ağır yaslanıyordu.
"Abi, trafiğe takılacağız, emniyet şeridine giriyorum!" diye bağırdı Demir, direksiyonu kırarken.
"Gerekirse kaldırımlardan git Demir! O hastaneye canlı girecek, anladın mı beni? Canlı!"
İnci'nin elini tuttum. Parmakları buz gibiydi. Kendi sıcaklığımı ona devretmek istercesine elini sıktım.
"Dayan inci tanesi," diye mırıldandım, ellerimle onun saçlarına okşayarak. "Çatlamana izin vermeyeceğim. Bu ateşi söndürmene henüz izin vermedim."
Demir dikiz aynasından bana bakıyordu. Sıkıntı ile iç çekti.
Araba acı bir gıcırtıyla hastanenin acil girişine daldı. Demir daha tam durmadan kapıyı açtım. İnci’yi kucağıma alıp fırladım araçtan.
"Sedye getirin!" Sesim acil servisin duvarlarında yankılanırken, etraftaki herkes donup kalmıştı. Beyaz gömleğim tamamen kızıla boyanmış, yüzüme sıçrayan kanlar kurumaya yüz tutmuştu. Tam bir canavar gibi göründüğüme emindim ama umrumda değildi.
Zaten ben canavar olarak doğmuştum.
Üzerimize koşan sağlık görevlilerini gördüğümde, İnci'yi bırakmak istemeyen kollarım ilk kez bana ihanet etti. Onu o soğuk, metal sedyeye yatırırken kalbimden bir parça kopup onunla birlikte gitti sanki.
"Onu yaşatacaksınız," dedim, yaklaşan yaşlı erkek doktorun yakasına yapışarak. Artık bağırmıyordum. "Eğer o buradan sağ çıkmazsa, bu hastaneyi başınıza yıkar, hiçbirinizi gün yüzüne çıkartmam. Anladınız mı beni?"
"Beyefendi sakin-"
"Dediğimi yapacaksın!" diye hırladım. "Yoksa.." Demiri işaret ettim. Başını sallayıp dikkatlice pantolonunun arkasındaki silahı gösterdi.
Doktorun gözlerindeki korkuyu gördüm ama elleri hemen İnci’nin üzerine gitti.
Onu hızla içeri, o beyaz ve steril cehenneme doğru götürürlerken arkalarından bakakaldım. Ellerim havada, kanlı ve boş kalmıştı.
Demir yanıma gelip elini omzuna koydu. "Ateş sakinleş."
"Sakinim ben."
"Böyle sakin adamı da ilk defadır görüyorum amına koyayım!" Ters bir bakış attım. "Sen neden onun için bu kadar korkuyorsun?" diye sordu kaşlarını çatıp anlamayarak bana bakarak. "Lan yoksa..." eli ağzının üstüne gitti. "Vay anasını herif aşık olmuş!"
Gözlerimi, İnci’nin götürüldüğü o çift kanatlı kapıdan ayırmadan buz gibi bir sesle cevap verdim.
"Belanı sikmeyeyim Demir!"
Elimdeki kurumaya başlayan kanın gerginliğini hissediyordum. Avuçlarımı birbirine sürttüm; o sıcaklık gitmiş, yerini metalik bir kokuya ve ölümün soğuk izine bırakmıştı
"Aşk değil bu," dedim, sesim koridorun boşluğunda yankılanırken. "İntikamımı almak için her gün yıllar gibi geldi bana. O Ümit Akın denen şerefsizi yıkmak için yaşadım ben. Şimdi elimde böyle bir koz varken onu kaybedemem."
Demir, bu cevabımla yetinmiş olacak ki üstüme de gelmedi. Sırtımı hastanenin o hastalıklı beyaz duvarına yasladım.
Tam o sırada ameliyathane kapısı hışımla açıldı. Genç bir hemşire, üzerinde taşıdığı o ağır telaşla koridora fırladı. Gözleri etrafta birilerini aradı ve en sonunda kanlar içindeki bana kilitlendi.
"İnci Akın'ın yakınlar!" diye bağırdı.
Doğruldum. Adımlarım yeri döverken kadının önünde durdum. "Konuş!"
"Hastanın durumu çok kritik, çok fazla kan kaybetmiş," dedi hemşire, nefes nefese. "Stoklarımızdaki miktar yetmiyor. Acilen kan takviyesi yapmamız lazım ama hastanın kan grubu çok nadir."
Duraksadı, elindeki dosyaya bakıp hızla devam etti. "AB Rh Negatif. Bu grubu bulmamız imkansız gibi, dışarıdan gelmesi saatler sürer ve bizim dakikalarımız bile yok!"
Demir yanımda küfretti. "Sikeyim, benimki tutmuyor. Abi ne yapacağız?"
Kader, on altı yıl önce o çamurlu bahçede benimle dalga geçmeye başlamıştı. Şimdi ise tam karşımda durmuş, yüzüme bakarak kahkaha atıyordu.
"Hemen hazırlayın," dedim. Sesim, az önce koridorda yankılanan o kükremelerin aksine, ürkütücü bir dinginliğe bürünmüştü.
Hemşire şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Beyefendi siz..."
"AB Rh Negatifim," dedim sözünü keserek. " O nadir lanetli kan bende var."
Hemşirenin şaşkınlığı yerini bir profesyonelliğe bıraktı. "Hemen laboratuvara geçelim, saniyelerle yarışıyoruz!"
Beni hızlıca ameliyathanenin hemen yanındaki dar odaya aldılar. Beyaz ışıklar gözümü alırken, zihnimde sadece o mürdüm elbisenin üzerindeki kırmızılık vardı. Sedyeye uzandığımda, koluma giren soğuk iğne ucu bile içimdeki o devasa sızıyı bastıramadı.
Hemşire boruları bağlarken, Demir kapının önünde bir ileri bir geri yürüyor, arada bir içeriye endişeli bakışlar fırlatıyordu. Şeffaf hortumun içinden koyu, sıcak bir sıvının ilerlediğini gördüm.
"Hızlı olun," diye mırıldandım. Gözlerimi tavana dikmiştim. "Benden ne kadar gerekiyorsa alın, ama o kalbin durmasına izin vermeyin."
Kanım çekildikçe başımda hafif bir uğultu, vücudumda ise tarif edilemez bir üşüme başladı.
Kader gerçekten şaka gibiydi.
Bir canavar, avını ölümün elinden söküp alıyordu.
“Senin yaşaman lazım Akın kızı,” diye geçirdim içimden. “Ölemezsin. Çünkü senin celladın ölüm değil, benim. Benim kanımla nefes alacaksın ki, benden kaçacak yerin kalmasın.”
Odadan çıktığımda Demir koluma girmek istedi, onu sertçe ittim.
"İyiyim ben," dedim, sesim çatallı çıksa da. Yine kolumdan yapıştı. "İyiyim dedim Demir, uzatma!" diye tersledim onu.
"He iyisin amına koyayım! Şu haline bak! Rengin kireç gibi oldu, ayakta duramıyorsun lan.
Kolumu sertçe ondan çektim. "Sen kafayı yemişsin," diye mırıldandı Demir.
Yavaşça kolidordakı koltuğa yaklaşıp oturdum. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım bir süre. Yerimden doğrulup yanımda oturan Demire baktım.
"Saldırıyı düzenleyenler hakkında bir haber var mı?"
Demir başını olumlu anlamda salladı. Cebinden telefonunu çıkarıp bahçedeki kamera kayıtları olan videoyu açtı. Görüntü siyah-beyazdı ama o anın dehşeti tüm çıplaklığıyla oradaydı.
Bir az ireli sardım. Tam da o an bir silüet belirdi ağacların arasından.
Gözlerimi bir an bile kırpmıyordum. Bahçenin loş ışığında, ağaçların gölgesinden ayrılan o uğursuz karaltıyı gördüm.
Her şey saniyeler içinde olup bitiyordu ama benim zihnimde zaman ağır çekime girdi.
O karaltı durdu. Elini beline attı ve soğukkanlı bir hamleyle silahını çıkardı. Namlunun ucundaki metalik parıltı, kameranın lensine vurduğunda içimdeki o buzdan kale çatırdadı. Silah, tam İnci’nin olduğu yöne, benim kollarıma yığılmadan hemen önceki o savunmasız ana doğrultuldu.
Ve sonra, o kurşun namludan çıktı. Namlunun ucundaki küçük patlamayı, o ateş parçasının karanlığı delip geçişini sanki yanımdaymış gibi hissettim. İnci'nin sarsıldığı, mürdüm elbisesinin üzerinde o kara lekenin belirdiği an...
Katil kaçmadı.
Sanki yaptığı işin kusursuzluğundan emin olmak ister gibi bir an duraksadı. Sol eliyle yüzündeki o siyah maskenin kenarından tuttu. Yavaşça, her bir milimi ruhuma bir hançer gibi saplayarak maskeyi aşağı indirdi.
Önce alnı, sonra o sinsi gözleri, en sonunda da o çarpık dudakları belirdi.
Vural Akın.
Telefonun ekranını sıkan parmaklarımın eklemleri bembeyaz oldu. Demir’in yanıma yaklaşıp ekrana baktı. "Siktir! Kendi kardeşini mi vurdu yani?'
"Kendi kanını döktü..." diye fısıldadım. Sesimdeki o soğukluk, koridordaki klimanın üflediği havadan daha dondurucuydu. "Kendi kız kardeşini bir mermiyle yere serdi."
"Bunu neden yapmış ola bilir? Kardeşini öldürecek kadar niye nefret etsin ki?" diye sordu Demir merakla.
Cevap vermedim. Biliyordum.
O da intikam peşindeydi.
İkimizin de hedefi aynıydı.
Ama o benim kollarımdakı kadına kurşun sıkarak hayatının hatasını yapmıştı.
Ve farkında olmadan elime bir koz vermişti.
Akınları mahvedecektim.
***
Yaklaşık iki saattir ameliyathanenin karşısında boş boş oturuyordum.
Demir, cebinden çıkardığı bir dal sigarayı dudaklarına götürdü ama hastanede olduğunu hatırlayıp küfrederek geri indirdi. Yanıma, o soğuk metal koltuğa çöktü. Dirseklerini dizlerine dayayıp başını ellerinin arasına aldı.
"Hâlâ inanamıyorum abi," dedi sesi kısık bir tonda. "O piç kendi kardeşine nasıl kıyar lan? İnsan ne kadar kararabilir? Biz bile, bunca işin içindeyiz, bunca leşimiz var ama bu başka bir şey. Bu kendi canından olanı boğazlamak."
Gözlerimi karşıdaki beyaz duvardan ayırmadım. "İnsan kararmaz Demir, insan zaten karadır. Sadece bazıları maske takar, bazıları takmaz. Vural maskesini sadece o bahçede indirdi. Oynadığı kumar büyüktü ama karşısında benim olduğumu unuttu."
"Şimdi ne olacak?" diye sordu Demir, yüzüme bakarak. "İnci uyanınca ne diyeceksin? 'Seni abin vurdu ama benim kanımla yaşıyorsun mu?"
"İnci’ye hiçbir şey söylemeyeceğiz," dedim buz gibi bir sesle. "Vural’ı hemen bitirmeyeceğim. O şerefsizi kendi korkusunda boğacağım."
Demir derin bir nefes aldı. "Peki ya o? Yani İnci? Ona olan öfken ne olacak abi? On altı yılın hırsını o kızdan alacaktın."
"Zaten intikamımı ondan alıcam."
Ümit Akın'ı gözbebeği ile yaralayıp yok edecektim.
Koridordaki o ağır sessizlik ameliyathane kapısının gürültüyle açılmasıyla bozuldu. Üzerindeki yeşil önlüğü kan içinde kalmış olan yaşlı doktor, maskesini çenesine indirerek dışarı çıktı.
Hızla ayağa kalktım. Kan vermenin etkisiyle dünya bir anlığına etrafımda döndü ama sendelemedim. Doktorun gözlerindeki o yorgun ifadeyi yakalamaya çalıştım.
"Durumu ne?" dedim, sesimdeki o emir kipi her zamankinden daha keskin çıkarak.
Doktor, elindeki eldivenleri çıkarırken bana baktı. Bakışlarında bir şaşkınlık vardı.
"Zamanında müdahale ve o kan takviyesi olmasaydı şu an başka bir şey konuşuyor olurduk," dedi doktor, derin bir nefes alarak. "Kurşun kalbinin hemen üstüne geçmiş, çok büyük bir hasar bırakmış ama şimdilik durumu stabil. Tehlikeyi tamamen atlattığını söyleyemem ama kalbi artık kendi başına direnebiliyor."
"Uyandı mı?" diye sordum.
"Hayır, narkozun etkisinde. Onu şimdi normal bir odata alacağız. İlk yirmi dört saat çok kritik. Eğer vücudu verilen kanı tamamen kabul eder ve iç kanama riski oluşmazsa, yarın sabah uyandırmayı deneyeceğiz. Geçmiş olsun."
Doktor yanımızdan ayrılırken Demir rahat bir nefes verip omuzlarımı sıktı.
"Yaşıyor abi. Kız yaşıyor."
Gözlerimi, İnci’nin sedyeyle çıkarıldığı o kapıya diktim. Beyaz çarşafların arasında o kadar küçük ve solgun görünüyordu ki... Bir canavarın kanı, bir prensesin hayatını kurtarmıştı.
Ama bu kurtuluş, onun için yeni bir esaretin başlangıcıydı.
"Yaşıyor Demir," dedim fısıltıyla. "Şimdi asıl oyun başlıyor."
İNCİ AKIN (24 saat sonrası)
Karanlık...
Dipsiz, sessiz ve buz gibi bir boşluğun içindeydim. Bilincim, suyun dibine çökmüş ağır bir taş gibi yerinden kıpırdamıyordu. Orada ne zaman vardı ne de mekan. Sadece göğsümün tam ortasında, her nefes alışımda ucu paslı bir bıçak gibi batan o keskin sızı vardı.
Öldüğümü sandım. Ruhumun o gece bahçedeki mürdüm elbisemden sıyrılıp gittiğini, toprağa karıştığımı düşündüm. Ama sonra bir ses duydum. Çok uzaktan, sanki bir tünelin sonundan gelen, boğuk ve derinden bir uğultu.
Bu ses kimindi? Zihnimin kıvrımlarında yankılanan bu soğuk tını, beni o karanlık kuyudan yukarıya, acının merkezine doğru çekiyordu. Göz kapaklarımın arkasında kırmızı ışıklar patlıyordu. Kirpiklerimin birbirine mühürlendiğini hissettim. Üzerlerinde tonlarca ağırlık vardı, açamıyordum.
Karanlığın içinde bir el hissettim. Buz gibi soğuk ama bir o kadar da sahiplenici bir el.
Nefesini tam boynumda hissettim. "Yakında yine görüşeceğız inci tanesi."
Ve o hiss yok oldu.
Yine üzerimde bir el hissettin. Ama az önceki gibi sahiplenici değildi.
Bileğimin iç kısmına, tam nabzımın üzerine dokundu.
Göz kapaklarımın üzerindeki o devasa ağırlık, sanki ruhumun uyanma çabasına karşı direniyordu. Ama bileğimdeki o yumuşak dokunuş ve burnuma dolan o tanıdık, hafif çiçeksi koku beni gerçekliğe geri itti.
Ağır ağır, acıyla inleyerek gözlerimi araladım.
Görüntü netleştiğinde tepemde annemin endişeyle titreyen yüzünü gördüm. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Bileğimi tutan, nabzımı kontrol eden oydu.
"İnci... Güzel kızım, uyanıyor musun?" diye fısıldadı annem. Sesi bir dua gibi odada yankılandı.
Başımı milim milim diğer yana çevirdiğimde babamı gördüm. Ümit Akın... Her zaman dimdik duran, otoritesinden ödün vermeyen o adam, şimdi yatağımın kenarındaki sandalyeye çökmüş, ellerini yüzüne kapamıştı. Gözlerimi açtığımı görünce hızla doğruldu; yüzündeki o yıkılmışlık ifadesi bir anlığına yerini sonsuz bir şükre bıraktı.
"Kızım..." dedi babam, sesi hıçkırıkla boğularak. Yanıma gelip alnımdan öptü. "Buradasın. Geri döndün bize."
"Su..." diyebildim sadece. Boğazım bir çöl kadar kuruydu. Babam hemen masadaki bardağa uzanırken, zihnimde az önceki o buz gibi ses yankılanmaya devam ediyordu.
Babam bardağı titreyen elleriyle dudaklarıma yasladı. Birkaç yudum su, boğazımdaki o cayır cayır yanan hissi bir nebze olsun dindirdi ama zihnimdeki o uğultu dinmiyordu.
"Sana ne oldu böyle?" diye fısıldadı annem, saçlarımı okşarken hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu.
"Sinem arayıp senin vurulduğunu söylediğinde nefesim kesildi kızım. Nasıl oldu bu?"
Gözlerimi kapatıp o geceye dönmeye çalıştım. Zihnimin içinde kırık cam parçaları gibi dağılmış anılar canlanmaya başladı.
"Bir hastamın doğum günü için partiye gitmiştim," dedim fısıltıyla. Sesim her kelimede biraz daha titriyordu. "Her şey çok güzeldi." Anılarım git gide daha da netleşiyordu. "Sonra dans ediyordum." Derin bir nefes almaya çalıştım ama göğsüm acıdı. "Birden bir ateş partladı..." dedim, sesim kendi kulağıma bile bir yabancıya aitmiş gibi geliyordu. "Camın hemen önündeydim. Müzik o kadar yüksekti ki önce ne olduğunu anlamadım. Ama o sıcaklık... Göğsüme bir köz basılmış gibiydi."
Babamın elini sıkan parmaklarım titremeye başladı. Annem, hıçkırıklarını bastırmak için elini ağzına götürdü.
Kendimi bir az daha zorladım ama daha hiç bir şey hatırlamıyordum. "Bu kadar."
Babam ellerimi daha sıkı tuttu, sanki beni tekrar o karanlığa kaptırmaktan korkuyordu. "Tamam güzel kızım, kendini zorlama," dedi sesi titreyerek. "Hatırladığın bu kadarı bile yeter. O şerefsizi bulduğumda ona dünyayı dar edeceğim, ant olsun."
Annem yüzümü okşarken, "Önemli olan sensin," diye mırıldandı. "Önemli olan nefes alman."
Kapı yavaşça açıldığında içeriye Sinem, Kuzey ve Vural girdi.
Sinem’in hıçkırıkları odaya girdiği an yankılanmaya başladı. Makyajı akmış, gözleri şişmişti. Kuzey abim ise kireç gibi bir suratla en öndeydi. Her zaman sert ve korumacı duran o koca adamın gözlerinin dolduğunu, dudaklarının titrediğini görmek göğsümdeki sızıyı daha da derinleştirdi.
"İnci!" diye inledi Kuzey abim, yatağın yanına bir fırtına gibi yaklaşırken. Elleri havada asılı kaldı, sanki bana dokunsa canım daha çok yanacakmış gibi korkuyordu. "Güzelim... Canım kardeşim. Uyandın. Burdayım, Pırlantam."
Sinem yanıma çöküp elimi sıkıca tuttu. "Özür dilerim İnci, çok özür dilerim," diye sayıkladı ağlayarak. "Seninle gelmeliydim. Seni yalnız bırakmamalıydım."
Gülümsemeye çalıştım. "Sakin olun ben iyiyim."
Kuzey abim elimi alıp dudaklarına götürdü, derin bir nefes alırken gözlerinden bir damla yaş elime düştü.
Ancak o sıcak ve duygusal çemberin dışında, kapının hemen eşiğinde bir gölge vardı.
Vural.
Odanın içindeki o yoğun keder ve telaş bulutunun tam aksine, Vural buz gibi bir durgunluk içindeydi. Bir adım bile atmadı. Elleri ceketinin cebinde, omuzları dik bir şekilde öylece duruyordu. Yüzünde ne bir endişe kırıntısı ne de rahatlamış bir ifade vardı; Gözleri üzerimde gezindi ama bakışları bir abinin şefkatini değil, bir yabancının mesafeli merakını taşıyordu.
"Geçmiş olsun İnci," dedi sadece. Sesi o kadar düz ve duygusuzdu ki, odadaki ağlama sesleri bir anlığına kesilir gibi oldu. "Ucuz atlatmışsın."
Kuzey abim başını kaldırıp Vural’a öfkeyle baktı ama ben bakışlarımı ondan çekemedim. O soğuklukta, o ruhsuzlukta beni ürperten bir şeyler vardı.
Vural, sanki kendi kardeşinin ölümden dönüşünü değil de, yoldan geçen birinin düşüşünü izlemiş gibi tepkisizdi.
"Vural," dedi babam, sesi bir uyarı gibi derinden geldi. "Kardeşin o senin."
Vural sadece omuz silkti ve bakışlarını pencereye çevirdi. "Ben gerçekleri söylüyorum baba. Buradaysa, iyidir. Uzatmaya gerek yok."
Kuzey araya girerek ellerimi daha sıkı tuttu, Vural’ın yarattığı o soğukluğu dağıtmak ister gibi. "Sen ona bakma İnci. Biz yanındayız."
Vural'ın bu tavrı, göğsümdeki mermi yarasından daha çok yakmıştı canım. Bakışlarımı ondan kaçırıp derin bir nefes almaya çalıştım ama her nefes canımı söküyordu.
Vural diyecek bir şeyi kalmamış olacak ki kapıya yöneldi. Tam kapıya yöneldiği o an, kapı sertçe dışarıdan açıldı. Vural bir adım geri çekilmek zorunda kaldı.
Kapının arkasından Demir göründü. Gözleri ile odanın içini süzdü. Bakışları beni bulduğunda hafifçe gülümsedi.
"Rahatsız etmiyorum ya?" dedi Demir, yavaş adımlarla içeri süzülerek.
Ben ve Sinemden başka hiç kimse Demiri tanımadığı için bir şey söylemedi.
"Gele bilirsin Demir," fısıltı gibi çıkan sesimle ona seslendim.
Demir tamamen odaya girip arkasından kapıyı kapattı. Tekrar odakıları süzdü. En sonun bakışları yanında dikilen Vuralda durdu.
Vural’ı bir engel gibi görmezden gelerek omuzunun yavaşca çarparak geçip yatağımın ucuna kadar ilerledi.
"Merhaba İnci," dedi sesi odadaki o gergin havayı bir nebze olsun yumuşatarak. "Nasılsın? Gözlerini açtığını duyunca çok sevindim."
"Daha iyiyim. Teşekkür ederim geldiğin için."
İçten bir şekilde gülümsedi. "Melek ve abisi senin için çok endişelendiler İnci. Özellikle Melek, o gece olanlardan sonra kendine gelemedi. Abisi de öyle. Beni, iyi olduğunu kendi gözlerimle görmem ve bir ihtiyacın olup olmadığını öğrenmem için bizzat gönderdiler."
Demek Demir'i o göndermişti.
"Lütfen Melek'e çok iyi olduğumu söyle. Benim için endişelenmesini istemem." O geceden sonra çok korkmuş olmalıydı. Kendine dikkat etmesi gerekiyordu.
Demir, söylediklerimi dikkatle dinledikten sonra hafifçe başını salladı. "Söylerim," dedi, ses tonu güven vericiydi. "Ama biliyorsun, Melek seni görmeden tam olarak ikna olmaz. Muhtemelen ilk fırsatta buraya gelmek için her yolu deneyecektir."
Babam, Demir'in bu ciddi ve saygılı tavrından etkilenmiş olacak ki araya girdi. "O gece kızımı hastaneye yetiştiren sen miydin?"
Demir, babamın sorusu üzerine bakışlarını benden çekip babama çevirdi. Az önceki yumuşak ifadesi yerini ciddiyete bırakmıştı.
"Ben ve patronum Ümit bey," diye ekledi Demir. "O gece İnci'yi kucağında buraya getiren, ameliyat kapısında uyanmasını bekleyen ve ona kanını veren kişi patronumdu."
Babamın gözleri şaşkınlıkla irileşti, sanki duyduklarını zihninde tartmaya çalışıyordu. "Kanını veren mi?" diye mırıldandı annem, elini kalbine götürerek. "Yani kızımın hayatını o genç adam mı kurtardı?"
Demir, babamın ve annemin üzerindeki o sarsıcı etkiyi izlerken ağırca başını salladı. "Evet. Patronum olmasaydı, şu an bu konuşmayı yapamıyor olabilirdik. Kendisi İnci Hanım iyileşene kadar her detayla bizzat ilgilenmemi istedi."
O sırada kapının eşiğinde, Demir’in omuz çarpıp geçtiği yerde çakılı kalan Vural, buz gibi bir sesle araya girdi. "Patronun..." dedi kelimeyi ağzında zehirli bir sakız gibi çiğneyerek. "Kim bu patronun? Adı ne bu hayırseverin? Neden kendisi gelmiyor da seni öne sürüyor?"
"Kendisi şu an bazı pürüzlerle ilgileniyor, o yüzden gelemedi. Ama aklı burada."
Vural, kapının yanında kollarını göğsünde kavuşturup bir adım öne çıktı. Sesindeki o zehirli ton geri gelmişti. "Hangi pürüzlerle ilgileniyor? İnciyi hayata döndüren adam ne kadar önemli işi ola bilir ki seni elçi olarak gönderiyor?
Demir yavaşça Vural’a döndü. "Patronum bir yarayı kimin açtığını bulmadan o yaranın iyileşmeyeceğine inanır." Ona yukarıdan bakıyordu. "O da bu yarayı açanı bulmakla meşgul."
"Yarayı açanı bulmak polisin işidir," dedi Vural, sesi her zamankinden daha mekanik ve sert çıkıyordu. "Patronun kendini adaletin üstünde mi görüyor?"
Demir, Vural’ın bu çıkışına karşı tek bir milim bile geri adım atmadı. Aksine, aralarındaki o gergin mesafeyi iyice daraltarak Vural’ın tam karşısında durdu. "Patronum adaletle ilgilenmez Vural Bey. Zaten bu ülkede pek adalet kaldığını söyleyemeyiz." dedi Demir, sesi bir bıçak kadar keskin ve düzdü.
"O sadece kendine ait olanın bedelini ödetmekle ilgilenir. Ve o gece o mermi sadece İnci Hanım’a değil, patronumun sabrına da sıkıldı."
Babam araya girmek ister gibi bir hamle yaptı ama Demir tekrar bana dönerek havayı yumuşattı. "Neyse, sizi daha fazla yormayayım. İnci, patronumun sana küçük bir mesajı var."
Demir cebinden gümüş, üzerinde minik bir mürdüm taşı olan zarif bir madalyon çıkardı ve komodinin üzerine bıraktı. "Bunu Melek seçti ama içindeki notu patronum yazdı. Kendini topladığında okumanı istedi."
Demir kapıya yöneldiğinde Vural hâlâ bir heykel gibi yolunun üzerinde duruyordu. Demir bu kez çarpışmak yerine tam önünde durdu ve sadece Vural’ın duyabileceği bir sesle fısıldadı.
"Bazı pürüzler göründüğünden daha yakındadır, değil mi Vural Bey? Patronum temizliğe en yakından başlamayı sever."
Vural’ın renginin bir anlığına attığını görür gibi oldum. Demir, Vural’ın yanından süzülüp odadan çıktığında, kapı kapandığı an odada ağır bir sessizlik hakim oldu.
Bir şeyler dönüyordu.
Ama ne?
***
İki haftadır ki, hastaneden çıkmıştım.
İki hafta boyunca evdeki o boğucu sessizlik ve abilerimin üzerimdeki korumacı ama hırslı bakışları altında iyileşmeye çalışmıştım. Göğsümdeki yara iyleşiyordu artık.
Hastaneden çıktığım günden beri Vural ile göz göze gelmemeye çalışıyordum. O her zamanki gibi donuk ve mesafeliydi ama artık bu mesafenin altında gizlenen bir suçluluk ya da korku olup olmadığını sorgulamadan edemiyordum. Kuzey abim ise her zamankinden daha sinirli, her zamankinden daha takıntılı bir şekilde o geceyi araştırıyordu.
Odama çekilip yatağıma uzandığımda, komodinin üzerinde duran madalyona uzandım. Demir gittiğinden beri içindeki notu açmaya cesaret edememiştim. Parmaklarım soğuk gümüşün üzerinde gezindi. Mürdüm taşı, odanın loş ışığında sanki bir göz gibi parlıyordu.
Derin bir nefes aldım ve madalyonun küçük tırnağını iterek kapağını açtım.
İçinden katlanmış, küçük ve üzerinde hafif bir odunsu koku olan bir kağıt parçası çıktı. Kağıdı açtığımda el yazısıyla karşılaştım.
"Hayat tesadüflerle doluymuş inci tanesi. Kalbin durduğunda benim kanımla yeniden atmaya başlaması gibi. Ben seni hayata döndürmeyi göze aldığım gibi sende benimle ateşte yanmayı kabul edermisin?"
Notun son cümlesini okuduğumda kalbim sanki göğüs kafesimi delip geçmek istedi. "Benimle ateşte yanmayı kabul eder misin?" Bu bir soru değildi , bu bir davetti, bir kader ortaklığıydı. Damarlarımda dolaşan o yabancı kanın neden bu kadar hırçın olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. O, beni sadece kurtarmamış, kendisine mühürlemişti.
Derin düşüncelerim aşağıdaki bağırış ve silah sesleriyle son buldu.
Silah sesi, zihnimdeki tüm romantik ve gizemli düşünceleri bir bıçak gibi kesti. Notu hızla yastığımın altına sıkıştırdım.
Göğsümdeki sızıya aldırmadan yataktan fırladım. Damarlarımda akan o yabancı kan, tehlikeyi hissetmiş gibi hızla pompalanmaya başladı.
Koridora çıktığımda kulakları sağır eden ikinci bir patlama daha duyuldu.
Bahçedeki silah sesleri kulağımı tırmalıyor, beni sınırsız bir korkuya sürüklüyordu.
Merdivenlerin üstünden ne olduğunu anlamaya çalışırken biri kapıya ateş etti. Kapının kilidi kırılırken bir tekme ile kapı iki yana açıldı.
Gördüğüm kişiyle donup kaldım.
Melek'in abisi.
Onun burada ne işi vardı?
Kapının eşiğinde, dışarıdaki fırtınayı ve barut kokusunu peşinden içeri sürükleyen o heybetli karaltı duruyordu.
Üzerindeki siyah palto omuzlarına dökülmüş, elinde hala dumanı tüten bir silah tutuyordu. Yüzündeki ifade, mermer kadar sert ve bir o kadar kusursuzdu. Bakışları, salonda elleri havada donup kalmış olan babamı ve Kuzey abimi bir saniyeliğine taradıktan sonra, merdivenlerin başında duran beni buldu.
Göz göze geldiğimiz o an, damarlarımdaki kanın neden çıldırdığını anladım. Kalbim, onun mühürlediği o yabancı ritimle göğüs kafesimi dövüyordu.
"Ümit Akın!" diye evi inleterek bağırdı.
Şaşkınlıktan hiç bir şey yapamıyordum.
"Ümit Akın!" diye tekrar kükredi, adımlarını ağır ağır salona doğru atarken.
Babamla Kuzey abim hışımla çalışma odasından çıkarken ne olduğunu anlamamışlardı. Çabucak merdivenlere koşarak aşağı indiler.
"Ne oluyor lan burda?" diye bağırdı babam anlamaz bir şekilde. Silahını belinden çıkarıp adamın karşısında durdu. "Sen ne cüretle evime böyle girersin?"
Babamın doğrulttuğu silaha bakarken gözünü bile kırpmadı. Aksine, o namluya doğru bir adım daha atarak tehlikenin tam kalbine yürüdü. Yüzünde, ölümle burun buruna gelmiş bir adamın korkusu değil, avını köşeye sıkıştırmış bir aslanın soğukkanlılığı vardı.
"Cüretimi, senin acizliğinden alıyorum Ümit Akın!" diye kükredi. Sesi salonun duvarlarında yankılanırken, babamın elindeki silahın hafifçe titrediğini gördüm. "Kızını kendi çatının altında biri vurdu ve sen hâlâ kiminle savaştığını bile bilmiyorsun!"
"Ne saçmalıyorsun sen?" Kuzey abim anlamaz bir şekilde kaşlarını çatdı.
Merdivenlere koşup hızla aşağı indim. Kuzey abim bana bakıp elini kaldırdı. "İnci yukarı çık!" Çıkmadım. Bu sefer neler olduğunu öğrenmem lazımdı.
"Durun!" diye bağırdım. Sesim, salondaki o ağır ve kanlı sessizliği bir cam gibi tuzla buz etti. "Yeter artık, indirin o silahları!"
"İnci yukarı çık dedim sana!" diye kükredi Kuzey abim.
"Bırak kalsın," dedi, sesi babamın ve Kuzey’in hiddetini bıçak gibi kesti. "O gece canını söküp almaya çalışanların kim olduğunu bilmek onun en doğal hakkı." Mavi gözlerini yine babama ve abime dikti. "Saçmalamıyorum Kuzey Akın. Gerçekleri yüzünüze çarpıyorum." Sinir bozucu bir şekilde güldü. "İnci o gece vurulurken, küçük oğlun neredeydi haberin var mı?"
Kuzey abim üzerime doğru bir adım atıp beni arkasına çekmeye çalıştı ama ben durmadım. O adamın tam karşısına geçtim. "Bak, Melek'in abisi olman, canımı kurtarmış olman sana aileme iftira atma hakkı vermez! Çık git bu evden!"
"Sakinleş inci tanesi." diye fısıldadı az önceki ürküdücü adam o değilmiş gibi.
"Bana inci tanesi deme!" diye bağırdım ve göğsüne bir yumruk attım. "Kimsin sen? Derdin ne bizimle? Beni vuranı bulup, bunu açıklamak için böyle gelmen hiç mantıklı değil!"
Bağırıyordum. Bağırmaktan boğazım acıyordu.
Ama bir hadsizin ailemle böyle konuşmasına izin veremezdim.
Yüzündeki o sırıtış soldu. "Gerçekten kim olduğumu öğrenmek mi istiyorsun Akın kızı?"
Gözlerimi bir an bile ayırmadım ondan. Göğsüm hızla inip kalkıyor, vurduğum yerin sertliği hala ellerimi sızlatıyordu. "Evet!" dedim, sesimdeki titreşimi bastırarak. "Kim olduğunu, neden benim hayatımın orta yerine böyle pervasızca daldığını ve neden ailemi parçalamaya çalıştığını öğrenmek istiyorum!"
"Yani benimle ateşte yanmayı kabul ediyorsun." Gözlerinden tehlikeli bir parıltı geçti. "Peki, madem bu kadar öğrenmek istiyorsun, seni kıramam." Başına kısa bir an babama çevirip düşmanca baktı. Ardından mavilerini yine bana yönlendirdi. "Babanın katili olduğu kadının oğluyum. Düşmanı Ekrem Arslanın oğluyum. Abin Vural Akın seni bir kurşunla öldürmeye çalışırken ben seni hayata döndüren adamım. " Kulağıma eğildi. "Ben Ateş Kıvanç Arslan. Tanıştığımıza memnun oldum, inci tanesi."
Dudaklarından dökülen her kelime, ruhumda birer kıvılcım çakıyor, sonunda büyük bir yangına dönüşerek tüm benliğimi kavuruyordu.
Abimin ise celladım olduğu bir enkazın tam ortasında, düşmanımın kanıyla nefes aldığımı öğrenmek.
Bu gerçek, ruhumdaki tüm bağları tek tek koparıyordu.
Hayal kırıklığı ile dolan gözlerimi köşede duran Vural'a çevirdim.
İhanet neydi?
İhanet denilen kelime sadece bir yabancıdan mı gelir?
İnsan kendi kanında boğulmaz mı?
Kendi canından olan, seni canından etmez mi?
Gerçek her dilde bu kadar acı mıdır?
Öyleyse ne zordur, değilse ne kurgudur.
Ben hayatın tüm yalanlarını çözmüşüm de bir sencesini çözememişim.
Ben abimin sevgisizliğine dayanmıştım da, onun beni öldürmeye çalışmasına dayanamamıştım.
Bölüm etkileşimi
