7. bölüm · KALBİN REHİNESİ

6. BÖLÜM | AV VE AVCI

Gülay 📚

"Hiç kimse tam olarak kendisi
değildir. Hepimiz biraz geçmişimizin gölgesi, bir az
geleceğimizin hayali, bir az da
başkalarının zihnine yansıyan
suretiz."

Geçmişten kaçışın aslında kendi gölgenle yarışmak olduğunu anladığın o ağır an, tam da her şeyin yoluna girdiğini sandığın bir sabahın ortasında gelir.

Yıllardır üzerine titrediğin o yeni hayatın, kurduğun o özenli düzen, aslında sadece eski bir harabenin üzerine atılmış ince bir örtüden ibarettir. Attığın her adımın seni o karanlıktan uzaklaştırdığını sanırken, aslında sadece başladığın yere dönen geniş bir kavis çizmişsindir.

Tanıdık bir koku, eski bir ses ya da yarım kalmış bir pişmanlık sessizce odaya süzülür. O an anlarsın ki, yıktığını sandığın duvarlar hâlâ ayaktadır ve sen, kapısını kilitlediğin o odada bir kez daha mahsur kalmışsındır. Kaçtığın tüm yolların sonunda yine seni bekleyen o eski kendinle göz göze gelmek, mağlubiyetin en sessiz halidir.

Bu sessiz mağlubiyet, şu an sırtımda Ateş’in göğüs kafesinin sıcaklığı, burnumda ise genzimi yakan o tanıdık tütün ve okyanus kokusuyla somutlaşıyordu.

O beni belimden sıkıca tutarken ben ondan kurtulmaya çalışıyordum. "Bırak beni!"

Bu kez direnişime karşı koymadı. Belimdeki parmakları, sanki tenime bıraktığı o yakıcı izi son bir kez mühürlemek ister gibi ağır ağır çözüldü.

Elleri benden tamamen ayrılıp yanına düştüğünde, beni sarmalayan o devasa kuşatma bir anda dağılmıştı.

Ancak gitmedi.

Arkamı hırsla dönüp ona baktım. Yerinde rahat bir tavırla durmuş, az önce beni hapsettiği ellerini ceplerini sokmuştu.

Sanki aramızdaki o sarsıcı arbede hiç yaşanmamış, beni az önce nefessiz bırakmamış gibi bir sakinlikle yüzümü inceliyordu.

Yanından geçip arka kapıya yöneldim. Burdan gitmem gerekiyordu. Ondan kurtulmam gerekiyordu. Hayatımı mahetmesine izin veremezdim. Her şey yoluna girmişken cehenneme geri dönemezdim.

Titreyen ellerimle eteğimi tutarken hızla kapıya yürüyordum. "Nereye gittiğini sanıyorsun?" Cevap vermedim. "Seni tekrar bulamam mı sanıyorsun?" Bulurdu. Ama bunu düşünecek halde değildim.

"Benden bu kadar mı korkuyorsun?"

Bu sefer sorusuyla yerimde durdum ama arkamı dönmedim. Bunu hafif alayla sorsada sesindeki merakta belli oluyordu. Ondan korkup korkmadığımı merak ediyordu.

"Evet senden korkuyorum," diye cevap verdim inkar etmeden her bir kelimenin üzerine basarak. "Caniliğinden, acımasızlığından, merhametsizliğinden korkuyorum," beni dikkatle dinliyordu. Belki de bu halimden keyif alıyordu. Ondan korkmamdan zevk duyuyordu. "Ama en çok iğreniyorum senden. Seninle olduğum ortamda, aldığım her nefeste iğreniyorum. Şimdi yine hayatımın içine etmeden çık git ve bir daha asla karışma çıkma."

Daha fazla hiç bir şey söylemedim. Zaten söylenecek söz kalmamıştı. Hızla yürüyüp içeri girdim.

Bulmuştu işte. İki yıl boyunca biriktirdiğim tüm o sahte huzuru, bir bahçe kuytusunda, tek bir bakışıyla yerle bir etmişti. Kurduğum o özenli hayatın aslında kumdan bir kale olduğunu, dalganın ilk vuruşunda dağılışını izleyerek anlamıştım. Mağlubiyet, damarlarımda akan kanın soğuması gibi sessiz ve derinden ilerliyordu.

Salonun ortasındaki kalabalığa doğru bir adım attım. Elinde şampanya kadehleriyle gülen insanlar, şık elbiseler, parıltılı hayatlar. Hepsi şu an gözümde birer dekordan ibaretti.

Salonun parıltılı kalabalığına karıştığımda, kristal avizelerin çiğ ışığı gözlerimi kör edercesine üzerime döküldü. Müzik sesi kulaklarımda uğulduyor, etrafımdaki insanların neşeli kahkahaları sanki kilometrelerce uzaktan geliyordu. Oysa ben sadece birkaç metre ötemde, bahçenin o zehirli karanlığında ruhumu talan eden bir adamı bırakmıştım.

"İnci!"

Zeliha’nın sesini duyduğumda irkilerek olduğum yerde kaldım. Kalabalığı telaşla yararak yanıma geldiğinde yüzündeki o gergin ifade, üzerimdeki sahte sakinliği yıkmak üzereydi.

"Bende senin yanına geliyordum. O Arslan köpeği lavaboya gidicem diyip ortalıktan yok oldu, bende senin için endişelendim."

Gözlerimdeki o taze yaşları, titreyen alt dudağımı gördüğü an duraksadı. "İnci?" diye fısıldadı, sesi kalabalığın gürültüsü arasında sadece benim duyabileceğim bir kederle kısıldı. "Ne oldu sana? Ne bu halin?"

Boğazımdaki yumru nefes almamı zorlaştırıyordu. Zeliha koluma yapışıp beni daha kuytu bir köşeye, kadife perdelerin gölgesine çekti. "Beni tanımış..." diye fısıldadım zorlukla. "Zeliha, beni tanımış."

Dudaklarımdan çıkan kelimeyi duyduğu an sinirle nefesini verip dişlerini sıktı.

"Hassiktir!" Ellerini omuzlarıma koyup beni hafifçe sarstı, gözlerimin içine bakarak gerçeği tartmaya çalışıyordu. "Sana bir şey yaptı mı o şerefsiz? Dokundu mu sana? Söyle bana ki, onun ecdadını sikeyim."

Başımı hızla iki yana salladım ama hıçkırığım boğazımda asılı kaldı. "Hayır," dedim güçlükle. "Hayır, bir şey yapmadı."

Fiziksel bir yaram yoktu ama ruhumun her yanına o tanıdık, ağır koku sinmişti. Zeliha tam rahat bir nefes alacakken, bakışları omuzlarımdaki o yabancı ağırlığa kilitlendi. Az önce Ateş’in zorla üzerime bıraktığı, omuzlarımdan aşağı dökülen koyu renkli ceketi fark etmesiyle kaşları çatıldı.

"Bu ceket kimin?"

Bakışlarımı yere indirdim, omuzlarımdaki ağırlık sanki tonlarca yükmüş gibi beni ezmeye başladı. "Onun," dedim fısıltıyla. Sesimdeki çaresizlikten kendim bile iğrendim. "Üşüyorum diye yalan söyledim. O da bana bunu verdi."

"Manipülatif piç!" diye küfürler savurmaya devam etti. Arka bahçenin kapısına doğru baktı. "Hala orda mı o köpek?"

Başımı belli belirsiz salladım. "Bilmiyorum," dedim fısıldadım kendimi toparlamaya çalışarak.

"Şimdi ben gidip onun haddini bildirmezsem!" Zeliha tam bahçe kapısına yönetiyordu ki, içeriye Ateş'in girmesiyle durdu.

Ceketini bana verdiği için üzerinde sadece beyaz gömleği ile kalmıştı. Gömleğin kollarını hafifçe dirseklerine kadar katlamıştı. İçeri girerken hali tavrı o kadar rahattı ki, sanki az önce hayatımı mahvettiği o sahneler hiç yaşanmamış, beni az önce bir enkaza çevirmemiş gibiydi. Maskenin altındaki yüzü ifadesizdi ama o durgunluğun ardında, tüm salonu ateşe verebilecek bir kibir vardı.

Yanımızdan geçerken bir anlık bana baktı. Ancak bu kez bakışlarında ne o bahçedeki yakıcı hırs ne de o mülkiyetçi öfke vardı. Bana, hayatında ilk kez gördüğü alelade bir yabancıya bakıyormuş gibi, buz gibi bir yabancılıkla baktı.

Kalabalığın arasından geçip Toprakla iş konuştuğu masaya doğru gitti.

"Şuna bak..." diye fısıldadı Zeliha nefret dolu bakışlarıyla masaya bakarak. "Hiçbir şey olmamış gibi gidip masaya gidiyor. Şeytanın vücut bulmuş hali bu piç. Vala dağ ayısının günahını almışım. O bunun yanında melek kalır her halde."

Zeliha masaya bakmayı bırakıp bana döndü. "Hadi," dedi kolumu sarsarak. "O masaya gitmek zorundayız. Şu yüzüne bir çare bulalım."

Yanımızdaki masanın üzerinden bir peçete alıp göz yaşlarımın akıttığı makyajımı temizledi. Bende kendime geldiğimde salıncağın üzerine bıraktığım maskemi almak için yeniden bahçeye çıktım.

Salıncakın yanına geldiğimde durdum. Maskem yoktu. Buraya koyduğumdan eminim. Nereye yok oldu bu lanet olası maske?

Etrafa bakındım, belki yere düşmüştür diye. Ama yoktu.

Umutsuzca yine salona dönüp, Zeliha'nın yanına geldim. "Maskemi bulamadım," diye ofladım.

"Nereye koymuştun?"

"Bahçedeki salıncağın üzerine, ama şimdi yok."

Zeliha yine gözlerini kısarak başını Toprakların konuştuğu masaya çevirdi. Çenesiyle Ateş'i işaret edip, bana baktı. "Şu piç almış olmasın?"

"Neden alsın ki?" Maskem ne yapa bilirdi ki? Sıradan maskeydi işte.

Yüzünü buruşturdu. "Sapığın teki, yapabilir yani. Her neyse zaten gizleyeceğin bir şey kalmadı, mecbur böyle gidicez masaya."

Zeliha haklıydı. Artık o maskenin bir önemi kalmamıştı. Sanki önceden var mıydı? Maske yüzümdeyken bile tanımıştı beni.

Gergince bir nefes alıp başımı olumlu anlamda salladım.

Masaya doğru yürürken bacaklarımın beni taşımayacağından korkuyordum. Zelihada bunu anlamış olacak ki, elini koluma geçirdi. Ona baktığımda güven verici bir gülümseme sundu. Bende ona gülümsedim. O olmasa ne yapardım hiç bilmiyorum.

Masaya ulaştığımızda önemli bir konuşmanın içinde oldukları için bizi farketmediler. Önceden durduğumuz yere geçtiğimizde Toprak sevkiyat, anlaşma gibi şeylerden konuşurken Ateş onun ifadesiz bir şekilde dinliyordu. Ateş'in yanındaki iki adamdan karadenizli olanı içki içiyor, diğeri telefonla konuşuyordu.

İçki içen ve adının Turgut olduğunu hatırladığım adam bizi gördüğünde gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi açıldı. İçtiği boğazında kalırken şiddetle öskürmeye başladı.

Göğsüne sertçe vurup kendine gelmeye çalışıyordu.

Zeliha onun yanına yaklaşıp Turgut'un ona yaptığı gibi ama daha sert bir şekilde vurmaya başladı.

"Bana yavaş iç diyene bak, amına koyayım!" diye sinirle söylendi Zeliha.

Turgut'un öksürüğü kestiğinde başını kaldırıp şaşkınca Zeliha'ya baktı. Zeliha da ona baktığında başını hayırdır manasında salladı.

Turgut kendini toparlayıp dikleşti. Dikleştiği için Zeliha'ya yukardan bakıyordu. "Eyvallah bacım."

"Bacım ne be?" diye sordu Zeliha ters şekilde.

Turgut yine şaşkınca baka kaldı. "Bacidur da. Başka ne diyeyum?"

Zeliha sinirle ona dik dik baktı. "Ne bileyim ben la!"

"La mi?"

"He la! Beğenemedin mi?"

Turgut bütün şaşkınlığını bir kenara bırakıp sırttı. "Beğendim."

Turgut bunu söylediğine bin pişman oldu, çünkü Zeliha onun karnına çok sert bir yumruk geçirdi. Yumruğun etkisiyle iki büklüm olan Turgut acı ile inledi.

Zeliha ile Turgut didişmeye devam ederken bakışlarımı onlardan ayırıp başka yöne çevirdim. Çevirdiğim an o yakıcı gözlerle yine karşılaşmak zorunda kaldım.

İnsan denizin ortasındayken cehennem ateşinde yanar mıydı?

Ben yanıyordum. Ateş'in o mavi gözleri birer cehennem kapısıydı.

Bakışları üzerimde ağır ağır gezinirken, az önce bana bir yabancıymış gibi bakmasının sadece bir oyun olduğunu o an anladım. Şimdi o gözlerde, her şeyi kül etmeye yeminli o eski, karanlık tanıdıklık vardı.

O bana dik dik bakarken dudağının köşesi hafifçe kıvrıldı. Zevk alıyordu halimden.

Çaresizliğimden,

Huzursuzluğumdan,

Mahvolmamdan.

ATEŞ KIVANÇ ARSLAN

İki yıl.

Tam yedi yüz otuz gün boyunca bu anın provasını yapmıştım ama hiçbir senaryo, onun omuzlarındaki ceketimle karşımda duruşu kadar kusursuz değildi. Ceketim, onun ince omuzlarını bir zırh gibi değil, bir esaret zinciri gibi sarmıştı. Kokumun tenine, zihnine ve o sahte huzuruna sızdığını biliyordum.

Masada Toprak denen o herifin yanında otururken bile, aslında hâlâ bana aitti.

Toprak, bana ait kadına dokunma cüretini gösterip elini omzuna attığında, parmaklarımın arasındaki kristal kadehin çatlamaması için irademin sınırlarını zorladım. "Bu heriflerle işimiz bitsin de, gidip güzel bir kahve içelim," diye fısıldadı İnci'ye doğru.

Sesi kulağıma gelirken sinek vızıltısından farksızdı.

İnci ona gülümsedi. O sahte, o sığ gülümsemeyi ona bahşetti. Adam eğilip yanağından öptüğünde, içimdeki o karanlık canavarın zincirlerini kırmak için sabırsızlandığını hissettim.

Kaşlarımın çatılmasına engel olmadım. Sabrım, ince bir ip gibi gerilmişti. İnci’nin bakışları bana döndüğünde, yüzümdeki o maskenin düştüğünü gördü. Sırıtmıyordum artık. Ona, araya giren iki yılı ve o herifi tek bir bakışımla nasıl silebileceğimi gösteriyordum.

Bana kaşlarını çatarak bakması hoşuma gidiyordu. Nefret etmesi, korkması, iğrenmesi... Hepsi birer bağdı. Kayıtsız kalmasından iyidir. Korku, bağlılığın en sadık biçimidir.

Ama o sözleri yüzüme söylerken bile bu kadar canım sıkılmamışken, öyle bakması içimde bir yerlere dokunuyordu.

Nasıl mı bakıyordu?

İğrenerek.

Nefretle.

Canavara bakarmış gibi.

Bakışlarımdaki sertliği biraz olsun yumuşattım ama gözlerimi ondan çekmedim. Az önce bahçede aldığım o "iğreniyorum" cevabı, aslında ne kadar derin bir yaranın üzerine bastığımı kanıtlamıştı. İnsan, sadece hâlâ hissettiği bir şeyden bu kadar tutkuyla iğrenirdi.

Cebimdeki maskenin sertliğini hissettim. Yüzünü benden sakladığı o son kalkanı ellerimle söküp almıştım. Şimdi ise karşımda çırılçıplak duruyordu. Toprak’ın yanında olması hiçbir şeyi değiştirmezdi. İnci, benim cehennemimin en değerli parçasıydı ve ben, kendi cehennemimi kimseyle paylaşmazdım.

Sessizce kadehimi kaldırdım. Bu bir kutlamaydı. Dönüşümün, yıkımın ve yeniden başlamanın şerefine.

Onu tekrar bulmuştum ve bu kez, bir maskenin arkasına saklanmasına asla izin vermeyecektim.

Ekrem piçinin niye bu davete gelmem için ısrar ettiğini şimdi anlamıştım.

İnci'nin burada olacağını biliyordu.

Bakışlarımı bir an bile ondan ayırmıyordum. Masanın üzerindeki o gergin havayı ciğerlerime çekiyor, İnci’nin her yutkunuşunda boğazındaki o düğümü kendi ellerimle hissediyordum.

O da bana bakıyordu.

Meydan okuyordu bana.

Ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyordu bu durum.

Ben gözlerimi onun ela gözlerinden ayırmazken Demir yanıma kadar sokuldu. Eğilip kulağıma doğru fısıldadığında, sesindeki o saf şaşkınlığı yakalamıştım.

"Ateş," dedi, sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçaktı. "Sen onun burada olduğunu biliyor muydun? Bu nasıl bir tesadüf?"

Gözlerimi bir saniye bile İnci’den, o iğrenerek bakan gözlerden ayırmadım. Kadehimdeki kehribar rengi sıvıyı hafifçe çalkalarken, dudaklarımın arasından soğuk bir fısıltı döküldü.

"Hayır," dedim, sesimdeki buz tabakası Demir'i bile ürpertecek türdendi. "Bana da sürpriz oldu. Ama biliyorsun Demir. Ben sürprizleri severim. Hele de sonu benim lehime bitenleri."

Demir, bir süre masadaki o sahte aile tablosuna, yani İnci ve yanındaki o zavallıya baktı. Sonra tekrar bana döndü. "O herif," diye fısıldadı yeniden. "Ciddi görünüyorlar. Peder seni bile bile bu ateşin içine mi attı?"

Hafifçe gülümsedim, ama bu gülümseme yüzümde bir bıçak yarası gibi duruyordu. "Ekrem beni ateşin içine atmadı Demir. O sadece bir kibrit çaktı. Yangını ben çıkaracağım, o küllerin altında kimin kalacağına da ben karar vereceğim."

Cebimdeki maskeyi parmak uçlarımla yokladım. "Ekrem'in hesabını sonra göreceğim. Şimdi asıl mesele, kaçan avın kendi ayağıyla avcıya gelmiş olması."

Demir, durumun vahametini anlamış gibi geri çekilirken ekledim."Gözünü üzerinden ayırma, ama bence fazla abartma. Ya parmaklarını ya da kadehi kıracaksın şimdi."

Kaşlarımı çattım. Gözlerimi İnci'den ayırıp Demir'e çevirdim. "Ne saçmalıyorsun sen?"

"Ateş, saçmalamıyorum. Görünen köy kılavuz istemez. Herifin eli kadının omzunda, sanki tapulu malıymış gibi davranıyor. Sen ise burada kadehini kıracak gibi sıkıyorsun."

Bakışlarımı tekrar İnci’ye çevirdiğimde, o iğrenme dolu ifadesinin yerini bir anlık merakın aldığını gördüm. Fısıldaşmamız onu germişti.

Başımı eğip elime baktım.

Siktir!

Kadehi o kadar çok sıkmıştım ki, parmak buğumlarım beyazlamıştı, eklemlerim derimi yırtacakmış gibi gerilmişti. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki, avucumun içindeki camın feryadını ancak Demir’in uyarısıyla duymuştum.

Ben, her adımımı soğukkanlılıkla atan Ateş Kıvanç Arslan, o masadaki zavallı bir herifin eli yüzünden kontrolümü mü yitiriyordum?

Elimi kadehten yavaşça, sanki zehirli bir yılanı bırakıyormuşum gibi çektim. Parmaklarımdaki kan akışı yavaş yavaş normale dönerken, içimdeki o vahşi hayvanı zihnimin en karanlık hücresine geri tıktım. Ama zincirlerini gevşek bıraktım.

Her an lazım olabilirdi.

***

Gecenin geri kalanında Toprak denen piçin sikik projelerini dinlemek zorunda kalmıştım. Anlattığı her kelime, kurduğu her cümle zihnimde bir gürültüden ibaretti. Benim dikkatim masanın bir karış ötesinde, ceketimin içine hapsolmuş kadındaydı.

Toprak, yan masadaki bazı adamlarla el sıkışmak için kısa süreliğine yanımızdan uzaklaştığında, masada Demir, Turgut, İnci ve Zeliha denen, bakışlarıyla barutu ateşleyebilecek cadı kalmıştı.

Turgut, kadehini tazeleyip Demir’e doğru eğildi. Sesindeki alaycı tını masanın her yanına yayıldı. "Ula Demir," dedi, göz ucuyla Zeliha'yı işaret ederek. "Şu başımızda dikilen gardiyana bak nasil da bakayi suratsiz suratsiz."

Bıyık altından gülen Demir cevap verdi. "Arıza genetik Turgut, boş ver. Hanımefendi bizi gördüğünden beri yüzündeki astarı düzeltemedi."

Zeliha kaşlarını çatıp İnci'ye döndü. Gözleri ile karşısındaki ikiliyi işaret edip alayla güldü. "Karpuz kadar kafaları var, çekirdeği kadar beyinleri yok. Görüyor musun?"

"Ayip olayi ama."

Toprak elinde telefonuyla masaya döndüğünde acelesi var gibi görünüyordu. Yüzündeki o yapmacık telaş, masadaki ağır havayı fark edemeyecek kadar sığdı.

"Kusura bakmayın Ateş Bey," dedi, nefes nefese kalmış bir asalak gibi. "Yatırımcılarla acil bir durum çıktı. İnci, canım, benim gitmem lazım. Size taksi çağırdım, yirmi dakikaya burada olur. Onunla dönersiniz eve. Olur mu?"

İnci gülümsedi. "Tamam hayatım. Nasıl istersen."

Zeliha da yüzünü buruşturdu. " Sağ ol, çok manipülatif ve düşüncelisin."

Toprak onların yanında durduğu için kısık sesle fısıldadı. "Baldız beni bir sal. Rica ediyorum!" diyerek salonun kapısına doğru yürüdü.

Bakışlarımı Toprak’ın gidişinden çekip kısa bir an İnci’ye diktim. Omuzlarındaki ceketimle, o herifin arkasından bakarken ne kadar savunmasız, ne kadar ait olmadığı bir yerde durduğunu izledim.

Sonra tek bir kelime etmeden, oturduğum yerden kalktım.

Ağır adımlarla masanın etrafından dolandım. Turgut ve Demir’in alaycı bakışları arasında geçip tam İnci’nin yanında durdum. Aramızda bir nefeslik mesafe bile kalmamıştı. Ceketimin kumaşı üzerinden onun titreyen nefesini hissedebiliyordum.

Zeliha, araya girmek ister gibi bir adım attı, yüzündeki o hırçın ifade iyice keskinleşmişti. "Ne dikiliyorsun lan kızın tepesinde?" diye gürledi. "Siktir git onun yanından! Bak ona dokunursan seni gebertirim!"

Zeliha benim için sadece fonda çalan, ayarı bozuk, gürültülü bir radyoydu. Onu duymuyordum, sadece varlığını bir toz bulutu gibi hissediyordum.

Eğildim. Dudaklarım, kulağının hemen dibindeki o yasaklı bölgeye sokuldu. Ceketimden yayılan tütün ve kehribar kokusu, onun tenindeki o hafif ama vurucu kokuyla çarpıştı. Aramızdaki mesafe bir kağıt inceliğine düştüğünde, sadece onun duyabileceği o durgun ama tekinsiz sesimle fısıldadım.

"Baya durgunsun."

Bu bir gözlem değildi, ruhunun röntgenini çekmek gibiydi. İki yıl önce gözlerindeki yangınla dünyayı yakabilecek o kadından geriye, sadece külleri üzerinde titreyen bir gölge mi kalmıştı?

Yoksa bu sessizlik, beni kandırabileceğini sandığı zavallı bir oyun muydu?

İnci’nin nefesi göğsünde asılı kaldı. Omuzlarının kaskatı kesildiğini, ceketimin kumaşı üzerinden parmaklarımın ucuna kadar hissettim.

"Git başımdan, Arslan." diye fısıldadı masaya bakmayı kesmeden.

Soyadımı, bir küfür gibi ama aynı zamanda bir teslimiyetin ilk hecesiymiş gibi dudaklarından döktü. Sesindeki o titrek nefret, içimdeki o karanlık dehlizleri aydınlatmaya yetti. Hala masaya bakıyordu; gözlerimin içine bakarsa, o kurmaya çalıştığı zavallı savunma duvarlarının yerle bir olacağını biliyordu.

Hafifçe gülümsedim. Dudaklarım hala kulağının hizasındaydı, soluğum tenini bir kırbaç gibi dövüyordu.

"Sakin ol, inci tanesi. Konuşuyoruz sadece."

Alayla güldü. Başını kaldırıp bana baktı, ama yüzüm onun tam kulağının arkasına olduğu için baya yakındık. O alaycı gülüşü, dudaklarının kenarında asılı kalan o buruk meydan okuma... Hepsi tanıdıktı.

Beklemediğim bu ani yakınlık, göğüs kafesimin altında bir yerlerde tuhaf bir kıvılcım çaktırdı. Şaşırmıştım ama bu şaşkınlık, yerini saniyeler içinde karanlık bir keyfe bıraktı. Dudaklarımın kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.

"Seni mahvedeceğim, Arslan."

Gözlerimi bir an bile ayırmadan, o sırıtışı bozmadan ona bir milim daha yaklaştım. Alanını daralttım, nefes alacağı her boşluğu kendi varlığımla doldurdum. Bu tehdit, damarlarımda akan kanı hızlandıran en güzel melodiydi.

İnci, bu baskıya dayanamayıp refleksle bir adım geri attı. İşte o an, Zeliha denen o hırçın kadın bir kez daha patladı.

"Siktir git lan geri! Çekil kızın dibinden!" diyerek üzerime yürüyecekken, Turgut bir gölge gibi araya girip onun kolunu kavradı.

"Konuşayiler... Merak etme Barut Güzeli," dedi Turgut, o yayla rüzgarı gibi sert ve alaycı şivesiyle. "Ula bi dur yerinde, sakin ol da! Koca koca insanlar iki kelam edeyi, neye celalleniyisun?"

Kolunu kurtarmaya çalışan Zeliha kötü kötü ona baktı. "Kes la göt hoşafı!"

İnci bir adım geri gitmişti ama bakışlarımı ondan kaçırmasına izin vermeye niyetim yoktu. Üzerine doğru bir yarım adım daha attım; bu kez sadece alanını daraltmak için değil, ona kaçacak hiçbir yerinin kalmadığını hatırlatmak için.

"Sabırsızlıkla beni mahvetmeni bekleyeceğim, inci tanesi," dedim. Sesim, rüzgarın uğultusu gibi derinden ama yıkıcı bir tondaydı. "Nasıl yapacağını, o güzel ellerinle beni nasıl yerle bir edeceğini çok merak ediyorum."

Gözlerindeki o hırs dolu ela harelerin içinde, kendi yansımamı gördüm. Onu ne kadar korkuttuğumu biliyordum ama bu korkunun altında yatan o bastırılmış arzuyu da görebiliyordum. Parmaklarım, ceketimin üzerinden omuzlarını hafifçe sıktı.

İnci bakışlarını üzerimden çekti. Zeliha'ya baktı. "Gidelim artık, bu pisliklerin yanında daha fazla durmak istemiyorum." Pislik demek ha.

"Bence de gidelim, yoksa birilerini acayip sikicem." diyerek kötü kötü Turguta baktı.

"Ortama bak, tıpkı benim rüyalarım gibi." diye söylendi Demir gülerek.

Salonun böyük kapısından içeri Toprak’ın o tek tip, ruhsuz korumalarından biri girdi. Etrafına bakındı, bizi bulduğunda adımlarını hızlandırıp tam yanımızda durdu.

"İnci Hanım, Toprak Bey’in yönlendirdiği taksi kapıda. Sizi bekliyorlar."

İnci rahatlayarak derin bir nefes aldı. Bakışlarını benden kaçırıp hemen Zeliha’nın yanına sığındı. "Tamam," dedi, sesi nihayet masadaki o gergin fısıltıdan sıyrılmıştı. "Geliyoruz."

Zeliha, Turgut’un kolundaki baskısından kurtulduğu an hırsla üstünü düzeltti. İnci’nin koluna girdi ve bana son bir nefret bakışı fırlatarak kapıya doğru yürümeye başladı. İnci'nin üzerindeki ceketim, o her adım attığında salonun ağır havasına benim imzamı bırakıyordu.

Tam kapıdan çıkacakları sırada nazik sesimle arkasından seslendim. "Görüşürüz, inci tanesi."

Olduğu yerde kaskatı kesildi. Omuzları gerildi, ceketimin kumaşı bir mühür gibi üzerine biraz daha çöktü. Yavaşça başını çevirdi. Gözlerindeki o hırs dolu ela hareler, az önceki yangından daha harlı bir öfkeyle parlıyordu.

Hayır. O düşündüğüm kadar güçsüz değildi.

Ela gözlerindeki hislerse bunun en büyük kanıtıydı.

"Görüşmeyeceğiz," diye inkar etti buz gibi sesiyle. "Arslan."

Arkasını dönüp fırtına gibi çıktı. Zeliha da gitmeden önce Turgut’a orta parmağını gösterip onun peşinden karanlığa karıştı.

İnkarı, aslında en büyük itirafıydı. Korkuyordu. Gözlerindeki o hareler, küllerinden doğan kıvılcımlar gibiydi. Güçlüydü, evet. Zaten zayıf bir avın peşine düşmek benim lügatimde yoktu. O tırnaklarını geçirdikçe benim iştahım kabarıyordu.

Soyadımı bir veda gibi bıraktı eşikte. Arslan. Bilmiyordu ki, o isim artık üzerine sinen tek kokuydu.

Çıkışını izledim. Adımları hızlı, kaçışı imkansızdı.

Gömleğimin kollarını yavaşça katladım. Nabzımdaki bu ritim öfke değildi. Beklentinin karanlık heyecanıydı.

İnci tanesi kabuğuna çekildiğini sanıyordu. Oysa o kabuğu kıracak balyoz benim elimdeydi.

Tehlikeli bir oyun başlattın İnci. Ve ben, kurallarını yazdığım hiçbir oyunda kaybetmedim.

Görüşeceğiz. Nefesin yine boynumda asılı kalacak.

Hissediyorum. Seninle birlikte mahvolucaktım.

Ama seni de mahvedeceğim.

Ne olursa olsun.

İNCİ AKIN

Yarım saatin ardından nihayet eve ulaşmıştık.

Taksiden inerken Zeliha hâlâ arkadan Turgut’a ve o masadakilere küfrediyordu ama ben onu duymuyordum bile. Tek odak noktam bir an önce kendimi eve atmaktı. Bahçe kapısından geçip içeri girdiğimizde evin serinliği yüzüme çarptı ama bu bile beni ferahlatmadı.

Hâlâ omuzlarımda duruyordu. Ateş'in ceketi.
Sanki bir kumaş değil de, adamın elleri omuzlarıma yapışmış gibi bir ağırlık vardı üzerimde. Portmantonun önüne gelir gelmez ceketi omuzlarımdan sıyırıp fırlatır gibi astım. Kurtulmak istiyordum. Kokusundan, ağırlığından, üzerimde bıraktığı o tekinsiz etkiden.

"İnci, rengin atmış kızım," dedi Zeliha kapıyı kilitlerken. "O dağ ayısı seni çok mu sıktı? Keşke bir tane de ben patlatsaydım suratına."
"Yok," dedim kısa keserek. "Sadece bittim ben Zeliha. Uyumak istiyorum."

Salona geçip kendimi koltuğa attım. Toprak'a haber vermem gerekiyordu ama telefonumu elime alacak gücüm bile yoktu. Gözlerimi kapattığımda Ateş’in o sırıtan yüzü ve "inci tanesi" deyişi beynimin içinde yankılanıyordu.

Beni mahvetmesini bekleyecekmiş... Manyaktı bu adam. Resmen tehlikeli bir deliydi.

Huzursuzca yerimden kalkıp mutfağa, bir bardak su içmeye gittim. Bardağı doldururken mutfak penceresinden dışarıya, karanlık sokağa gözüm kaydı.

Sokağın başında, lambanın cılız ışığının altında duran siyah, büyük bir araç gördüm. Far kapalıydı ama motorun çalıştığını egzozdan çıkan o hafif duman bulutundan anladım.

"Hadi canım," diye mırıldandım bardağı tezgaha bırakırken. "Takip mi etti bizi?"

Gördüğüm şeyle kan beynime sıçradı. Takip etmişti. Resmen kapının önüne kadar gelmişti. Kendini ne sanıyordu bu adam? Bir gölge gibi peşimde dolanabileceğini, beni bu şekilde korkutabileceğini mi düşünüyordu?

"Ruh hastası," diye mırıldandım dişlerimin arasından.

Bardağı tezgaha sertçe bıraktım. Bir saniye daha ona bakıp kendisini izlediğimi görmesine, o egosu tavan yapmış ruhunu beslemesine izin vermeyecektim. Hırsla perdeye uzandım ve tek hamlede, raylardan ses çıkartacak kadar sertçe sonuna kadar çektim.

Sırtımı mutfak tezgahına yaslayıp derin bir nefes aldım. Ellerimin titrediğini fark edince yumruklarımı sıktım.

Hayatımın içine etti bu adam.

Kendime gelip salona yürüdüm. Güya uyuyacaktım. Allah bilir ben uyurken bu herif beni kaçırmaya da çalışırdı. Manyak piskopat!

Salona girdiğimde Zeliha ne ara aldığını bilmediğim kahvesini yudumluyordu. Bakışları bana döndüğünde kahvesini sehbanın üzerine bıraktı.

"İnci, iyimisin?" diye sordu yüzümü incelerken. Başımı olumlu anlamda salladım. "O herifi bu kadar dert etme. Sana dokunursa yedi sülalesini sikerim onun."

"Ona şüphem yok."

"Ümit enişteyle konuştun mu?"

"Hayır, neden ki?"

Omuz silkti. "Yani peşinde onun düşmanı var. Hemde intikam almak için seni istiyor. Öyle böyle de intikam değil ha, eniştemin onun annesini öldürdüğünü iddia ediyor."

Kaşlarımı sinirle çattım. " Babam bir kadının kılına bile zarar vermez!" Bunu sadece babam olduğu için söylemiyordum. Daha Rusya'ya yeni taşındığımda onunla görüntülü konuşurken emin olmak için bu konu hakkında konuşmuştuk.

'Ateş'in annesine zarar verdin mi' diye sorduğumda rahatlıkla yapmadığını söylemişti. Hareketlerinden, mimiklerinden ve ses tonundan doğru söylediğini anlamıştım.

Ne de olsa ben bir psikoloktum.

"Biliyorum, İnci merak etme. Çocukluğumdan beri Ümit eniştemin ellerinde büyüdüm ben. Bende onun bir kadına dokunmayacağına biliyorum."

"Ama o adam buna inanmıyor," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek. "Gözlerindeki o öfkeyi gördün. Kendi doğrusuna o kadar saplanmış ki, başka bir ihtimali düşünmüyor bile."

Zeliha kaşlarını çattı. "İşte tehlikeli olan da bu ya. Adamın beyni intikamla yıkanmış. Mantık aramıyor, sadece bir hedef arıyor. O hedef de sensin."

"Hepsi babasının işi bence."

"Nasıl yani?"

"Küçükken Ateş'in babası bizim evi basmıştı, babamla kavga falan etmişlerdi." Bende hayel mayel hatırlıyordum. Yüzümü buruşturdum. "Hatta babama silah da çekmişti, ama vurmamıştı."

"Neden vurmamıştı ki?" Zeliha da merak ediyordu.

Yorgunlukla nefesimi verdim. "Bilmiyorum, hatırlamıyorum. " Gözlerimi yumdum. "Bir tek Ateş'i hatırlıyorum."

Kafasız karışmış olacak ki, bir süre sesini duyamadım. "O pislik ne alaka?"

"Babası geldiğinde o da gelmişti. Ben arka bahçeden kavgayı dinlerken düşüp dizimi incitmişim," yani öyle hatırlıyordum. "Ağlamamı duyup gelmişti arka bahçeye. Beni sakinleştirip, dizimdeki kanı silmem için mendil vermişti."

"Oha!" dedi Zeliha "Siktir oradan! Ciddi misin sen? Yani bu göt lalesi, zamanında senin dizindeki kanı silen küçük çocuk mu?"

"Maalesef," dedim gözlerimi tavana dikerek. "O zamanlar sadece bir çocuktu işte. Nereden bilebilirdim büyüyünce babamın hayatını kaydıran bir psikopata dönüşeceğini?"

Zeliha bir süre durdu, gözlerini boşluğa dikip olayı kafasında kurdu. Sonra yüzünde o sinir bozucu, alaycı gülümseme yayıldı. "Kızım, bu bildiğin dizi senaryosu lan! Hani olur ya; kan davası, eski bir yara, çocukluktan gelen bir bağ... Vallahi bak, sonu belli bunun. Siz kesin aşık da olursunuz şimdi."

Söylediği şeyle sinirlerim tepeme fırladı. "Aynen Zeliha, aynen! Beni intikam için kaçırmaya çalışan, babama katil damgası vuran adama aşık olacağım. Sonra telli duvaklı güzel bir düğünle evleneceğiz, hatta peşine bir de küçük mutant çocuklarımız olur. Tövbe Estağfurullah! Ne diyorsun sen?"

Zeliha kahkaha atarak arkasına yaslandı. "Ne kızıyorsun be? Dramatik olsun diye dedim. Hem bak, adam sana isim bile takmış. İnci tanesi diyerek ayağını götüne vura vura peşinden koşuyor."

"Zeliha!" diye bağırdığımda gülerek kahvesini yudumlamaya devam etti. Bende sehbanın üzerindeki bardaktan suyumu içtim.

Aklıma gelen şeyle Zelihaya döndüm. "Senin şu Erdem'e ne oldu? Görevin bittiğinden beri onunla konuştuğunu hiç duymadım."

Erdem Zeliha'nın sevgilisiydi. Onunla buradakı görevinde tanışmış ve kısa bir sürede sevgili olmuşlardı. Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım, çünkü Zeliha aşk meşk işlerini pek takmazdı. Hatta alay ederdi.

Aslında Erdem'e pek aşıkmış gibi de durmuyordu. Belki de zekasından falan etkilenmişti.

Zeliha bana bakmadan kahvesini yüzünden uzaklaştırıp masaya koydu. Alt dudağını sıkıntı ile ısırdı. Sanki bir şey söylenek istiyordu da, söylemiyordu. Hatta sanki değil, kesinlikle.

"Zeliha?"

"Biz onla ayrıldık ya." diye geçiştirmek ister gibi elini havada salladı.

Ayrılmışlar mıydı? Bana hiç bahsetmemişti. Erdem'in en son hastaneye kaldırıldığını duymuştum.

"Ayrıldınız mı? Neden?"

Sıkıntı ile nefesini verdi. "Aldattı."

"Ne?" Zeliha'yı aldatmak demek ölüm fermanı hazırlamak gibi bir şeydi. Bir dakika! Yoksa? "Geçenlerde hastaneye kaldırılmıştı. Yoksa sen mi?"

Başını olumlu anlamda salladı. "Bizim ekipteki Alina denen yellozla görevimiz için tuttuğumuz evde, yatakta çırılçıplak yakaladım onları. Mercimeği fırına veriyordular. Bende o herifin ağzını yüzünü dağıtıp, kemiklerini kırıp, üstüne bir de yarrağına tekme attım."

"Yok artık!"

"Daha bitmedi. Neyse ben bunu fena dövdüm ya, görev için beni tutan adamda beni görevden kovdu. Yani düşündüğün gibi görevimi bitiremedim."

Gözlerim neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. "Nasıl yani? Kovuldun mu? Zeliha, sen bu ekibin en iyilerinden biriydin!"

"Adam benim yatağımda, bizim ekipteki o sürtükle tepinecek, ben de 'aman efendim rahatsız etmeyeyim, buyurun devam edin' mi diyecektim? Siktirsinler oradan! O görev liderinin de, o hastanelik olan Erdem'in de, o saçını başını yolduğum Alina yellozunun da gelmişini geçmişini sikeyim!"

Öfkeden yüzü kıpkırmızı olmuştu. Onu sinirlendiren Erdem'in bir kızla yatmış olması değildi. Onu sinirlendiren bir adamla sevgiliyken aldatılmaktı. Bu onun gururuna dokunuyordu.

"Zeliha, tamam, sakinleş artık," dedim yanına gidip omuzlarını tutarak. "Sesin sokağın başından duyulacak. Adamı zaten pişman etmişsin, işten kovulman da onların kaybı. Lütfen, daha fazla kurup kendini bitirme."

Zeliha derin bir nefes aldı, göğsü sinirden hâlâ hızla inip kalkıyordu. Gözlerini bir an yumup başını geriye attı. "Haklısın," diye mırıldandı, sesi bu sefer daha boğuk çıkmıştı. "Bu pislikler için tansiyonumu çıkarmaya değmez."

Tezgahın üzerindeki bardağını kenara itti ve bana dönüp hafifçe gülümsemeye çalıştı. "Kusura bakma İnci, senin de kafanı şişirdim. Ama gerçekten sabrımın son damlasındaydım."

"Anlıyorum seni, gel buraya," diyerek ona sarıldım. "Hadi, git yukarı, güzel bir duş al ve uyu. Yarın her şeye daha sakin bir kafayla bakarız."

Zeliha benden ayrılıp başını salladı. "İyi fikir. Yoksa gerçekten aşağı inip o siyah arabanın lastiklerini dişlerimle sökeceğim."

Ağır adımlarla merdivenlere yöneldi. Basamakları çıkarken yarı yolda durup geri döndü. "Kapıyı iyice kilitlediğinden emin ol. O herif bir şey yapmaya kalkarsa çığlık atman yeter, saniyesinde aşağıdayım."

"Tamam, merak etme. İyi uykular," dedim.

"İyi uykular."

Zeliha yukarı çıkıp odasının kapısını kapattığında ev birden o ağır sessizliğe büründü. Salondaki ışıkları söndürdüm ve mutfağa geçtim. Zeliha'nın öfkesi dağılmıştı ama benim içimdeki o huzursuzluk, dışarıdaki karanlıkla birlikte büyümeye devam ediyordu.

Yavaşça pencereye yaklaştım. Zeliha odasına çıkmıştı, ev sessizdi. Peki ya o?

Perdeyi çok hafif aralayıp dışarı baktım. Ateş'in arabası hâlâ aynı yerinde, sokağın loş ışığı altında bir gölge gibi bekliyordu. Gitmeye niyeti yoktu gibiydi.

Çok durmadan perdeyi çektim. Evdeki bütün ışıkları kapatıp merdivenlerden odama çıktım.

Odamın kapısını kapatıp derin bir nefes aldım. Üzerimdeki gece mavisi elbise, birkaç saat önceki o gergin yemeğin tüm ağırlığını üzerinde taşıyor gibiydi. Fermuarını zorlukla indirip elbiseyi kenara bıraktım ve beyaz saten geceliğimi üzerime geçirdim.

Yatağın kenarına oturdum. Odam karanlıktı ama dışarıdaki o zırhlı aracın varlığı zihnimi aydınlatmaya devam ediyordu. Şu an dünyadaki en son ihtiyacım olan şey yalnızlıktı. Ailemin sesini duymak, o güvenli limana bir anlığına da olsa sığınmak istiyordum.

Telefonumu komodinden aldım. Parmaklarım rehberde hızla ilerleyip abim Kuzey'in adına durdu. Onu, o neşeli ve korumacı tavrını her şeyden çok özlemiştim. Görüntülü arama tuşuna bastım ve telefonun çalmasını beklerken yüzüme sahte ama inandırıcı bir gülümseme yerleştirdim. Ateş Kıvanç Arslan meselesini, kapıdaki tehdidi ve Zeliha’nın öfkesini şimdilik kendime saklayacaktım. Kuzey'in endişelenip ilk uçakla buraya damlamasına henüz hazır değildim.

Ekran aydınlandı, karşı taraftan sesler gelmeye başladı.

"Pırlanta'm? Bu saatte? Hayırdır, özledin mi yoksa bizi?"diye konuştu o yakışıklı yüzündeki büyük tebessümle.

Abimin o her zamanki neşeli sesi kulaklarıma dolduğunda, gözlerimin dolmasına engel olmak için kendimi zorladım. "Özledim tabii abi," dedim sesimi neşeli tutmaya çalışarak. "Nasılsın, annemle babam nasıl?"

Kuzey harika bir abiydi. Şu an sesimdeki o titremeyi, gözlerimdeki o yorgunluğu fark etse de konuyu oraya getirmeyecekti. Benim huzurumu, sanki her şey normalmiş gibi davranarak korumaya çalışıyordu.

Ama sonra Zeliha'yı arayıp ne olduğunu soracağını da biliyordum.

"Biz bomba gibiyiz," dedi omuz silkerek. "Babam yine o her zamanki ağır abi modunda, annem dersen... Biliyorsun işte, her yemekte 'Ah İnci olsaydı şimdi tabağındaki bezelyeleri bana ayıklatırdı' diye dert yanıyor. Evin bütün işleri bana kaldı resmen, senin yokluğunu fırsat bilip beni köle gibi çalıştırıyorlar."

Hafifçe güldüm. "Sana müstahak abi. Ben yokken evin tadını çıkarıyorsundur diye düşünmüştüm."

"Ne tadı be? Sensiz tadı mı var buraların?" dedi Kuzey, sonra sesini biraz alçalttı ama neşesini bozmadı. "Bak, oralarda kendine dikkat et. Zeliha'ya da selam söyle, senin saçının teline zarar gelirse onun hesabını ondan sorarım, biliyor. Sen sadece işine odaklan, kafanı başka şeylerle yorma tamam mı? Biz burada her şeyi hallediyoruz."

'Her şeyi hallediyoruz' derken, aslında arkamı topladığını ve annemi o karanlık meseleden uzak tuttuğunu kastediyordu.

Tam o sırada arkadan o çok iyi bildiğim, duyduğum an içimin titrediği ses yükseldi.
"Kuzey! Kiminle konuşuyorsun sen o saatte?"

Annemin sesiydi bu. O şefkat dolu, anaç sesi...

"İnci'm, kızım!" diye bağırdığını duydum annemin. O an boğazımda dev bir düğüm oluştu. Elimi hemen ağzıma götürdüm, hıçkırığımı yutmaya, kendime hakim olmaya çalıştım. Onu o kadar çok özlemiştim ki, sadece sesini duymak bile gardımı düşürmüştü.

Kuzey arkadan gülerek, "Sevda Sultan, yavaş! Telefonu kıracaksın şimdi," dedi ve annem bir hışımla telefonu onun elinden çekip aldı. Kuzey arkada kalmış, gülerek söyleniyordu: "Sevda Sultan, hiç izin verme abi kardeş hasret giderelim. Çabucak telefonu kap! Benim süremden çalıyorsun!"

Ekran sallandı ve annemin o güzel yüzü belirdi. Ama gözleri daha beni görür görmez dolmuştu bile.

"Kuzey, çekil bakayım şuradan!" dedi annem onu savurarak. Sonra ekrana, sanki bana dokunmak ister gibi yaklaştı. "İnci'm... Yavrum... Güzel kızım benim, nasılsın?"

Sesindeki o titreme, benim aylardır içimde tuttuğum tüm barajları yıkmak üzereydi.

"İyiyim anneciğim, çok iyiyim," dedim, sesimin titremesini engellemek için tırnaklarımı avucuma bastırırken. "Sadece çok özledim sizi, o yüzden böyle oldu."

Annem ekrana o kadar yaklaştı ki, sanki nefesini yüzümde hissedebilecektim. "Benim güzel yavrum, İnci'm" dedi, sesi hıçkırıklı bir gülümsemeyle karışırken. "Gözlerin yorgun bakıyor senin. Oralarda iş güç diye kendini harap etmiyorsun değil mi? Zeliha'ya söyleyeyim de sana baksin, yedirsin içirsin seni. Hiç kıyamam ben sana gurbet ellerde."

"Zeliha bana benden iyi bakıyor anne, merak etme," dedim zoraki bir neşeyle. "Her gün başımın etini yiyor zaten bir şeyler ye diye."

Kuzey arkadan tekrar kafasını uzattı, yüzünde o bilindik alaycı ama aslında 'seni seviyorum' diyen ifadesi vardı. "Anne, bırak da kız işini yapsın. Koskoca psikolog oldu, sen hala bebek muamelesi yapıyorsun. İnci, buraları düşünme sen. Ben her şeyi çekip çeviriyorum, aslanlar gibi buradayım. Kimse huzurumuzu bozamaz, tamam mı?"

"Biliyorum abi," dedim fısıltıyla. "Sana güveniyorum."

"Kızım, ne zaman döneceksin evine? İşin yüzündende apar topar gittin, bir haber bile vermedin. Kokun burnumda tütüyor." Ah, o hüzünlü sesi canımı en çok yakandı. Ona yalan söylemek ne zordu...

"Çok yakında anne, söz veriyorum," dedim, boğazıma oturan o devasa yumruyu yutkunarak geçirmeye çalışırken. "Buradaki projeyi bir toparlayayım, ilk uçakla yanındayım. Hem geldiğimde o meşhur sarmalarından yaparsın bana, olmaz mı?"

Annem nemli gözleriyle gülümsedi. "Yapmaz mıyım hiç? Sen yeter ki gel, ben sana neler yaparım... Hadi, baban da geldi, bak o da sabırsızlanıyor seni görmek için."

Telefonu annemden devralırken babamın o vakur ve güven veren yüzü belirdi ekranda.

"Prensesim..." dedi, yüzünde kocaman, sevgi dolu bir tebessümle. "Sesini duymak günün bütün yorgunluğunu aldı götürdü. Nasılsın yavrum? Oralarda bir eksiğin, bir sıkıntın yok ya?"

"İyiyim babacığım, seni gördüm daha iyi oldum," dedim ama gözlerimin içine yerleşen o ağır ifadeyi babamın fark etmemesi imkansızdı. Aramızda kelimelere dökülmeyen, sadece ikimizin bildiği o derin bağ devreye girmişti.

Bir an duraksadım ve bakışlarımla annemin olduğu tarafı işaret ettim. Babam, bakışlarımdaki o uyarıyı saniyesinde yakaladı. Yüzündeki gülümseme bozulmadı ama gözlerindeki o korumacı parıltı anında keskinleşti.

"Sevda Hanım," dedi babam, sesini oldukça doğal tutmaya çalışarak. "Sen bana şöyle okkalı birer kahve yapsana. Ben de güzel kızımla şu iş güç meselelerini, klinik detaylarını bir konuşayım. Bilirsin, akademik konular seni sıkar, biz biraz dertleşelim."

Annem, "Aman, sanki ne anlıyorsam o terimlerden! Tamam, yapıyorum kahveni." diyerek mutfağa doğru söylenerek uzaklaştı.

Babam telefonla birlikte koridora çıktı, ağır adımlarla çalışma odasına girdi ve kapıyı arkasından usulca kapattı. Koltuğuna oturduğunda artık ekrandaki o neşeli baba gitmiş, yerine benim bir derdim olduğunu anlayan o dikkatli adam gelmişti.

"Evet, İnci'm," dedi sesi alçalarak. Artık tamamen yalnızdık. "Annen gitti. Şimdi anlat bakalım, o güzel gözlerindeki bu bulutların sebebi ne? Gerçekten neler oluyor orada?"

"Baba, beni bulmuş..."

Babamın yüzündeki o dingin ifade, kurduğum iki kelimeyle bir anda buz kesti. Gözbebeklerinin titrediğini, omuzlarının hafifçe çöktüğünü gördüm. Sanki yıllardır beklediği ama hiç gelmemesini umduğu o kara haber, sonunda ekranın öbür ucundan ona ulaşmıştı.

"N-nasıl? Sen iyi misin?"diye sordu telaşla babam.

"İyiyim baba, merak etme," derin bir nefes aldım. "Sana demiştim ya, Toprak'ın düzenlediği maskeli davete gideceğim diye. İşte Ateş de ordaymış."

"Seni tanıdı mı?" Gittikçe daha da telaşlanıyordu. Keşke söylemeseydim. Başımı olumlu anlamda salladım. Yeterince sakin kalamaya çalışıyordum.

Bir küfür çıktı dudaklarında, yüzünü boş olan eliyle sıvazladı.

"Sana bir şey yaptı mı? Dokundu mu sana?" O da sakin kalmaya çalışıyordu.

"Hayır, bir şey yapmadı. Merak etme baba."

"Ekrem... Ekrem! Sen bir ortalığa çık belanı sikicem senin! Kızımın kılına zarar gelsin, gebertirim seni." diye söyleniyordu sinirle.

"Baba, sakin ol. Ekrem kim?"

"Ateş'in babası. Onun beynini yıkayan da o herif. Adam karısını benim öldürdüğümü sanıyor. Karısına verdiği söz yüzünden beni öldüremediği için, oğluna düştü bu iş."

"O adam karısını neden senin öldürdüğünü düşünüyor ki?"

Sıkıntı ile nefesini verdi. "Bunu telefondan konuşamayız. Dinleniyor bile ola biliriz. Sen Türkiye'ye dönmeği düşünüyor musun, kızım?"

Türkiye’ye dönmek, aslanın inine kendi rızamla girmek gibi geliyordu kulağa. Ama burada, Rusya’nın bu yabancı sokaklarında kapımdaki o zırhlı araçla bekleyen adamın gölgesinde yaşamak da artık güvenli değildi.

"Bilmiyorum baba," dedim fısıltıyla. "Dönmek çözüm mü, yoksa kaçmak mı? Ateş buradayken, mesafelerin hiçbir anlamı kalmamış gibi hissediyorum. Adam sınırlarımızı, evimizi, her şeyimizi biliyor."

Babam ekrana iyice yaklaştı, yüzündeki o korumacı ifade yerini derin bir kararlılığa bıraktı. "İnci, beni iyi dinle. O herif bir gölge gibi peşinde. Eğer dönersen, en azından benim korumam altında olursun. Burada Kuzey var, ben varım. Ama orada Zeliha ile bir başınasın. O çocuk seni sadece korkutmak istemiyor, o seni bizden koparmak istiyor." Bir an duraksadı, sanki dışarıdan bir ses duymuş gibi kapıya baktı, sonra tekrar bana döndü. "Ekrem denen o haysiyetsiz, oğlunun eline bir intikam silahı verip üzerine saldı. Ateş'in gözü karadır, babasının yalanlarına inanmış bir adamdan daha tehlikelisi yoktur. Dön kızım. Yarın değil, en kısa zamanda... Ben hazırlıkları yapıyorum."

"Peki ya annem?" dedim, sesim titreyerek. "Ona ne diyeceğiz? Gerçeği öğrenirse çıldırır."

"Annen hiçbir şey bilmeyecek," dedi babam kesin bir dille. "Ona sadece işlerin bittiğini ve bizi özlediğini söyleyeceğiz. Şimdi telefonu kapat ve kapıları iki kez kontrol et. Zeliha'ya söyle, tetikte olsun. O herif kapıda bekliyorsa, sadece seni izlemiyordur; bir sonraki hamlesini planlıyordur."

"Tamam baba," diye fısıldadım göz yaşlarımı saklayarak. "Seni seviyorum."

"Ben de seni her şeyden çok seviyorum prensesim. Korkma, baban hayatta olduğu sürece kimse sana dokunamaz."

"Biliyorum babam," gülümsedim. "Görüşürüz."

"Görüşürüz, kızım."

Telefon kapandığında odadaki o buz gibi sessizlik bir balyoz gibi üzerime indi. Ekranın ışığı sönünce karanlık odayla baş başa kaldım. Telefonu göğsüme bastırıp yatağa uzandım.

Yatağın içinde büzüldüm. Uyumam gerekiyordu ama zihnimdeki gürültü buna izin vermiyordu. Pencerenin dışındaki o varlığı, Ateş’in orada, karanlığın içinde beni beklediğini bilmek her hücremi tetikte tutuyordu.

Dakikalar saat gibi geçti. En sonunda dayanamadım. Ayaklarımı soğuk zemine basıp yavaşça pencereye doğru yürüdüm. Perdenin kenarını, sadece bir santim kadar, dışarıyı görebileceğim ama dışarıdan fark edilmeyeceğimi umduğum bir aralık bıraktım.

Ateş'in siyah zırhlı aracı, sokağın loş ışığı altında hala tam oradaydı. Hiç kıpırdamamıştı. Far ışıkları sönüktü ama aracın o devasa silüeti, sokağın sessizliğini tehdit eder gibi pusuya yatmıştı. "Neden gitmiyorsun?" diye fısıldadım kendi kendime. "Neden bitmiyor bu gece?"

Tam o sırada, avcumda tuttuğum telefon aniden titredi. Öyle sert bir titreşimdi ki, yerimden sıçrayıp perdeyi bıraktım. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Ekran aydınladığında bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti.

"Uyumayıp perdelerin arkasından arabamı gözetlediğine göre, beni şimdiden özlemişsin demektir İnci tanesi.""

"Ne demezsin. Derdinden ölüyorum şu an. Defol git kapımdan! Yoksa polis çağırırım!"

"Çağıra bilirsin, sorun değil."

"Haddini bil ve git buradan!"

"Haddimi bildiğim için dışarıdayım zaten. Yoksa o evin içine girer, üzerinde sadece o incecik geceliğinle titremene izin vermez, seni ısıtacak başka yollar bulurdum."

Okuduklarım karşısında nefesim boğazımda düğümlendi. Yüzüme ani bir sıcaklık dalgası yayıldı, yanaklarımın cayır cayır yandığını hissettim. Gayriihtiyari üzerimdeki ince askılı geceliğe baktım, sanki o zırhlı camların arkasından tenimi görebiliyormuş gibi hissetmek vücudumun titremesine neden oldu. Bu adamın bu kadar cüretkar, bu kadar sınırsız olması beni neye uğradığımı şaşırtmıştı.

Hala yanaklarım alev alevken, bir mesaj daha düştü ekrana.

"O manada demedim. Üstün incecik üşüyüyüp hasta olacaksın. Ama imanda hoşuma gitmedi değil."

Pislik herif!

"İma falan yapmadım ben."

"Yanakların öyle demiyor ama."

Nasıl yani? Beni göremiyor olması gerekiyordu. Perde sadece bir parmak ucu kadar aralıktı, oda karanlıktı ve dışarıdaki sokak lambaları içeriye sızacak kadar güçlü değildi. Ama o, sanki yanımdaymış, elini yanağıma uzatıp o harareti hissetmiş gibi konuşuyordu.

"Yanaklarımı o kadar mesafeden göremezsin. Boş yapma."

Cevabı saniyesinde geldi.

"Görürüm ben."

Bu kadar kendinden emin olması, sanki her an tepemdeymiş gibi davranması sinir uçlarıma dokundu. "Görürsün tabii!" diye fısıldadım kendi kendime. Hızla klavyeye abandım.

"Sen tam bir ruh hastasısın! Git artık, gerçekten defol git! Seninle daha fazla uğraşamayacağım."

Ateş'in yeni bir mesaj yazmasına, o alaycı sesini zihnimde bir kez daha yankılatmasına fırsat bile vermeden telefonu hırsla yatağın üzerine fırlattım. Sanki telefona dokunmak bile onun o karanlık dünyasına adım atmak gibi geliyordu. Hızla yorganın altına girdim, örtüyü çeneme kadar çektim ve sırtımı pencereye döndüm.

Karanlık odada, dışarıdaki arabanın varlığını her hücremde hissediyordum. "Görürmüş... Neyi görüyorsun sen?" diye söylendim sinirle

Bu adamın Rusya'nın bu ücra sokağında ne işi vardı? Neden gitmiyordu? Yirmi yıl önce ne olmuştu da bugün kapımda nöbet tutuyordu?

Sorular beynimin içinde dönüp dururken, sinirin verdiği o ağır yorgunluk yavaş yavaş bedenimi ele geçirdi. Göz kapaklarımın ağırlaşmasına karşı koymaya çalışsam da, dışarıdaki motorun ritmik, ninniye benzeyen o uzak uğultusu eşliğinde, zihnimdeki gürültü yavaşça yerini dipsiz bir uykuya bıraktı.

AKA

ATEŞ KIVANÇ ARSLAN

Direksiyonun üzerindeki parmaklarımı ritmik bir tempoyla vururken, yukarıdaki odaya baktım. Işık az önce sönmüştü ama zihnimdeki görüntüsü hala capcanlıydı. İnci... Adı gibi sert bir kabuğun ardına saklanmaya çalışan ama içi hala o ürkek çocuk olan kadın.

Telefonu vitesin yanına bıraktım. Ekrandaki son mesajı, 'Ruh hastası,' deyişi beni gülümsetmişti.

"Görürüm," demiştim ona. Gerçekten de görüyordum. Perdenin ardındaki o titrek gölgesini değil sadece, sesindeki o savunmasız tonu, harflerin arasına gizlediği o kaçış isteğini, yanaklarına hücum eden o kanın sıcaklığını bile hissedebiliyordum.

İnsanları okumak benim işimdi, ama İnci’yi okumak bir işten ziyade, yarım kalmış bir kitabı bitirmek gibiydi.

Dışarıdaki Rus kışı, aracın zırhlı camlarına çarpan rüzgarla kendini hatırlatıyordu. Sokak lambasının soluk ışığı, karın üzerinde ölü bir beyazlık yaratıyordu. Burası soğuktu, tekinsizdi ve normal bir adamın burada beklemesi için hiçbir mantıklı sebep yoktu.

Ama ben normal değildim.

Arabanın motorunu kapatmadım. Onun o hafif uğultusunun yukarıya, onun odasına ulaştığını, ona bir ninni gibi eşlik ettiğini biliyordum. Beni istemediğini söylüyordu, benden nefret ediyordu ama o uğultu kesilse, o sokağın ölüm sessizliğine gömülse benden daha çok korkacaktı. Çünkü varlığım her ne kadar onu çileden çıkarsa da, şu an bu dünyadaki tek gerçekliği bendim.

Gözlerimi yukarıdaki o sönmüş ışıktan ayırdım. Vitese uzanıp arabayı geri vitese taktım. Onu bu gece huzursuz uykusuyla baş başa bırakma vakti gelmişti. Motoru gürleterek sokağın çıkışına doğru süzülürken, telefonun ekranı konsolda yeniden parladı.

Gördüğüm isimle sıkıntıyla nefesimi verdim. Bütün keyfim kaçmıştı resmen. Ne de olsa bana iki dakikacık huzur bile yasaktı!

Ekrem piçi arıyordu.

Telefonun yeşil simgesini sertçe kaydırıp hoparlöre aldım ve konsola geri bıraktım. Bir süre ses vermedim. Karşı taraftan gelecek o otoriter, insanın kanını donduran ses tonunu bekledim.

"Sürprizimi beğendin mi?" diye sordu keyifli bir sesle.

Ses vermedim. Sessizliğim, ona duyduğum nefretin en somut haliydi ama o bunu bir zafer nişanı gibi göğsünde taşıyordu. Direksiyonu kavrayan parmaklarım sanki o metalin içinden geçip Ekrem’in gırtlağına yapışmak istiyordu.

"İki yıldır, bir ezik gibi kızı bulamadın. Bana teşekkür etmem gerekir." İğrenerek konuşuyordu. "Avucunun içindeki kadını kaçırdın, peşinden dünyayı dolandın ama nafile.Sonunda yine dizlerinin üzerine çöküp babana muhtaç kaldın."

"Sen benim babam falan değilsin!" diye bağırdım direksiyona yumruk atarak. Korna sesi sessiz sokağın ortasında bir feryat gibi yankılandı ama içimdeki o öfke patlamasını bastırmaya yetmedi.

Telefondan gelen o kısa, iğrenç kahkaha kulak zarlarımı tırmaladı. "Gerçekler canını yakıyor, değil mi?" Sesindeki o her şeyi kontrol eden tavrı bir santim bile esnemeden. "Biyolojiye karşı gelemezsin Ateş. İçindeki o karanlık, o hırs, o intikam ateşi... Hepsi benden miras. Sen benim en kusursuz eserimsin."

"Senin eserin falan değilim ben!" Dişlerimi birbirine öyle sert bastırıyordum ki çenemin çatırdayacağını sandım. "Sen sadece bir hatasın. Benim hayatımdaki en büyük kara lekesin. İnci'yi bulmamı sağlamış olman hiçbir şeyi değiştirmez!"

"İntikam istiyorsan profesyonel olacaksın. O kızın kapısında bir aşık gibi bekleyerek intikam alınmaz. Eğer o akşam o maskeli baloda sana altın tepside sunmasaydım, hala o kızın kokusunu hayal ediyor olurdun. Şimdi o telefonu kapat ve kendine gel. Yarın o eve girdiğinde karşında bir kadın değil, düşmanının kızı olduğunu hatırla."

Bir dakika! O İnci'nin evini gözetlediğimi nereden biliyordu?

Dikiz aynasından arkama baktım. Ben irerledikçe arkamdan siyah bir araçta geliyordu. Daha doğrusu beni takip ediyordu. Ekrem Arslan, sadece hayatımı yönetmekle kalmıyor, nefesimi bile saydırıyordu.

"Pislik herif," diye mırıldandım sinirle. Sen beni mi takip ettiriyorsun?"

Telefondaki o iğrenç, keyifli nefes alış verişi duydum. "Takip ettirmiyorum Ateş, sadece yatırımımı koruyorum. İki yıl peşinden koştuğun o zaafına yenik düşüp düşmeyeceğini merak ettim. Ve görüyorum ki, hala o pencereye bakıp iç çekiyorsun. Yazık... Benim oğlum bu kadar küçük oynamazdı."

Dişlerimi birbirine öyle sert bastırdım ki şakaklarımdaki damarların zonkladığını hissettim. Direksiyonu kırdım ve gaza yüklendim. Tekerlekler karın üzerinde acı bir çığlık atarak döndü. Dikiz aynasındaki o gölge araba da aynı anda harekete geçti.

"O köpeğini geri çek Ekrem," dedim, sesimdeki öfke artık kontrol sınırlarını zorluyordu. "Yoksa adamının leşini gönderirim. Benim oyunumda ikinci bir oyuncuya yer yok, hele ki senin piyonlarına asla!"

"Sinirlenme Ateş, bu sadece bir hatırlatmaydı," dedi Ekrem alaycı tonu koruyarak. "Unutma, ipler hala benim elimde. İntikamını asla unutma. Hadi şimdi iyi uykular evlat."

Telefon kapandı. Ekran karardığında, dikiz aynasındaki o siyah siluet hala oradaydı. Sabit bir hızla, bir gölge gibi beni takip etmeye devam ediyordu. Ekrem beni sadece uyarmıyordu, benimle açıkça dalga geçiyordu. Beni kendi piyonlarıyla sınıyordu.

Direksiyonu sıkan parmaklarımın eklemleri beyazladı. İçimdeki öfke, motorun uğultusuna karışıp tüm kabini sardı.

"Pekala Ekrem," dedim aynadaki o karaltıya bakarak. "Oyun istiyorsan, oyun oynayalım. Ama bu sefer kuralları ben yazacağım."

Ayağımı fren pedalına ani bir hırsla gömdüm. Lastikler karda acı bir çığlık atarak kilitlendi, zırhlı gövde sarsılarak durdu. Dikiz aynasından baktım. Arkadaki siyah araç da durmuştu.

Emniyet kemerini tek hamlede çözüp kapıyı hırsla açtım. Rusya’nın ciğerlerimi donduran havası yüzüme bir tokat gibi çarptı. Karların üzerinde tok adımlarla ilerlerken elim belime, o tanıdık soğuk metale gitti. Silahımı kılıfından sıyırdım.

Karşımdaki aracın içindeki adamın, Ekrem’e rapor vermek için elindeki telefona ya da araç kitine uzandığını hayal ettim. Belki de şu an Ekrem, o piyonunun üzerindeki kameradan beni izliyor, yüzümdeki bu saf nefreti keyifle seyrediyordu.

Yarattığı canavarın vahşileşmesini seyrediyordu.

"İzle o zaman ihtiyar," diye mırıldandım.

Durmadım. Araca doğru yürürken silahı iki elimle kavrayıp namluyu doğrudan ön cama, sürücü koltuğunun olduğu hizaya doğrulttum.

İlk mermi ön camın sağ köşesini dağıttı, ikincisi ve üçüncüsü tam o şeffaf engeli delip geçti.

Direksiyon başındaki gölgenin sarsıldığını, cam parçalarının karanlıkta elmas gibi parlayarak içeri döküldüğünü gördüm. Namludan çıkan ateşin aydınlığında, adamın kafasının geriye doğru savrulup koltuğa çivilendiği o anı dondurdum zihnimde.

Son merminin ardından sokağa ölümcül bir sessizlik çöktü. Sadece dumanı tüten namlunun sıcaklığı ve benim ağır soluklarım vardı. Adamın cansız bedeni direksiyonun üzerine yığıldığında, aracın kornası o uzun ve monoton sesiyle inlemeye başladı.

Silahımı belime taktım. Botlarımın altında ezilen karın gıcırtısıyla arabama doğru yürüdüm. İçeri girdiğimde dışarıdaki korna sesi hâlâ devam ediyordu; sanki az önce işlediğim cinayetin soğuk bir ağıdı gibi.

Vitesi sertçe bire takıp gaza yüklendim. Arkamda bir ceset, hurda bir metal yığını ve bitmek bilmeyen o kulak tırmalayıcı sesi bırakarak karanlığın içinde kayboldum.

İnci... O, tüm bu kan deryasının içinde hâlâ bembeyaz bir sayfaydı. Ama yakında sayfaya ilk mürekkebi ben damlatacaktım.

Bizler birer av ve avcıydık.

Ancak hangimizin daha önce vurulacağını henüz hiçbirimiz bilmiyorduk.

Ben mi onun masumiyetini yok edecektim, yoksa o mu benim yıllardır beslediğim nefretimi? Kimin kimi önce parçalayacağı, karın üzerine düşen ilk kan damlası kadar belirsizdi şimdi.

Bu gece bir piyon devrilmişti, peki ya yarın? Yarın o kapı açıldığında, namlumun ucunda gerçekten o mu olacaktı?