4. bölüm / 6
KALANUzaktan ~ İlker 2011
Bölümler 6Şu an: Uzaktan ~ İlker 2011
Dönemin başından beri görüyordum onu.
Bölümlerimiz farklıydı ama aynı kampüsteydik. Kalabalığın içinde birkaç kez karşılaşmıştık.
Daha doğrusu, ben onu görmüştüm.
Onun beni fark ettiğini sanmıyorum.
Çok güzeldi.
Su gibiydi.
Ama güzelliğinin aksine yüzünde insanı durduran bir şey vardı.
Sertti.
Soğuktu.
Bakışlarında hep bir ciddiyet, yüzünde belli belirsiz bir donukluk vardı.
Öyle hemen yanına gidip “Merhaba,” denilecek kızlardan değildi.
En azından bana öyle geliyordu.
Kimdi?
Adı neydi?
Nereden gelmişti?
Merak ediyordum.
Sonra bir sabah okula giderken aynı duraktan otobüse bindik.
Onu görünce şaşırdım.
Demek kaldığımız yerler birbirine yakındı.
Ama asıl sürpriz yanında duran kişiydi.
Benim sınıf arkadaşımdı.
Meğer Hazal'la aynı yurtta kalıyorlarmış.
İşte o gün adını öğrendim.
Hazal.
Sonrası çok zor olmadı.
Nereli olduğunu, hangi bölümde okuduğunu, yurtta kaldığını…
Onun hakkında merak ettiğim şeyleri yavaş yavaş öğrendim.
Bir şeyi daha öğrendim.
Hazal'ı fark eden tek kişi kesinlikle ben değildim.
Etrafında hatırı sayılır bir hayran kitlesi vardı.
Çiçek gönderenler…
Mesaj atanlar…
Tanışmaya çalışanlar…
Şaşırmadım.
Onu bir kez gören bir daha bakıyordu.
Ama bunların hiçbiri beni vazgeçirmedi.
Kendimden emindim.
Bir geleceğimiz olur muydu?
Bilmiyordum.
Bir hafta mı sürerdi, bir yıl mı, yoksa hayat bizi bambaşka yerlere mi götürürdü?
Onu da bilmiyordum.
Ama nedense içimde tuhaf bir kesinlik vardı.
Hazal hayatımda olmalıydı.
Bugün değilse yarın.
Ona yaklaşacaksam diğerleri gibi olmamalıydım.
Kapısına isimsiz çiçekler bırakmak, durmadan mesaj atmak ya da karşısına geçip doğrudan tanışmak istediğimi söylemek…
Bunların hiçbiri işe yaramazdı.
Hazal'ın böyle şeylere karşı nasıl bir duvar ördüğünü uzaktan bile anlayabiliyordum.
Önce mesajlaştık.
Daha doğrusu ben yazdım, o cevap verdi.
Bazen tek kelime.
Bazen iki.
Öyle sert ve net cevapları vardı ki birkaç kez telefonu elimde tutup güldüğümü hatırlıyorum.
Belli ki aramızda bir mesafe bırakmaya çalışıyordu.
Ama tamamen susmuyordu da.
Sorularıma cevap veriyor, bazen o da bir şeyler soruyordu.
Merak etmişti beni.
Benim için şimdilik bu kadarı yeterdi.
Sonra ortak arkadaşımız sayesinde onun çok sevdiği bir konuşmacının üniversiteye geleceğini öğrendim.
Bir de bilet bulamadığını.
İşte fırsatım buydu.
O bileti bulacaktım.
Söyleşiye benim ilgim var mıydı?
Pek sayılmazdı.
Ama Hazal gitmek istiyordu.
Benim için yeterliydi.
Bileti bulduğumda fotoğrafını çekip ona gönderdim.
Birlikte gitmeyi teklif ettim.
Kabul etti.
Mesajını okuduğumda yüzümde oluşan gülümsemeyi bugün bile hatırlıyorum.
Sonunda onunla gerçekten tanışacaktım.
Buluşacağımız gün gereğinden fazla heyecanlıydım.
Belli etmemeye çalışıyordum ama nafile.
Batı Kampüsü her zamanki gibi kalabalıktı.
Onu ararken bir anda gördüm.
Yere eğilmişti.
Bir şey alıyordu.
Tam doğrulduğu sırada hafif bir rüzgâr çıktı.
Saçları yüzüne dağıldı.
Başını kaldırdı.
Ve beni gördü.
Ben de onu.
O birkaç saniyeyi bugün bile hatırlıyorum.
Çünkü uzaktan güzel olduğunu biliyordum.
Ama yakından…
Başkaydı.
Elinde bir bilet vardı.
Günlerdir onun için bulmaya çalıştığım, sonunda bulup getirdiğim biletten bir tane de o, tam beni beklerken yerde bulmuştu.
Tesadüfe bak.
O an etraftaki bütün kalabalık yok olsun istedim.
Kimse olmasın.
Ne kampüs.
Ne söyleşi.
Ne insanlar.
Sadece o ve ben.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi ama belli etmemeliydim.
Sonuçta bu buluşmayı ayarlamak için günlerdir uğraşan bendim.
Şimdi karşısında heyecandan ne söyleyeceğini bilemeyen biri gibi duramazdım.
Yanına doğru yürüdüm.
“Merhaba.”
“Merhaba.”
Elini uzattı.
Elini tuttuğum anda fark ettim.
Uzaktan izlediğim o soğuk, sert kızın elleri sıcacıktı.
İçimden tek bir şey geçti.
Ben bu kızı tanımak istiyordum.
Gerçekten tanımak.
Söyleşi başladı.
Ve bitmedi.
En azından bana öyle geldi.
Saatlerce ayakta kaldık.
Hazal dikkatle dinliyordu. Bense bir konuşmacıya, bir ona bakıyordum.
Tek düşündüğüm şuydu:
Bitsin artık.
Çünkü söyleşi benim için bahaneydi.
Ben Hazal'la baş başa kalmak istiyordum.
Sonunda bitti.
Dışarı çıktığımızda hava kararmıştı.
Yemek yemeyi teklif ettim.
Kabul etti.
İşte asıl akşam benim için o zaman başladı.
Öğrenci bütçemize göre oldukça güzel bir yere gittik. Hamburger söyledik.
Ve konuşmaya başladık.
Daha doğrusu…
Hazal konuşmaya başladı.
Ben dinledim.
Onu uzaktan gördüğüm zamanlarda bu kadar konuşkan olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
Ben o ciddi yüzüne bakıp, Bu kızın kalbi de yüzü kadar sert galiba, diye düşünmüştüm.
Yanılmışım.
Hem de fena hâlde.
Bir şey anlatırken gözleri değişiyordu.
Heyecanlandığında hızlanıyor, bazen konudan konuya atlıyor, sonra kendi söylediği bir şeye kendi gülüyordu.
Ben de uzun uzun ona bakıyordum.
Bir ara yakaladı.
“Ne bakıyorsun?”
Gülümsedim.
“Bakmıyorum.”
“Bayağı bakıyorsun.”
Haklıydı.
Bakıyordum.
Çünkü uzaktan gördüğüm Hazal'la karşımda oturan Hazal birbirinden farklıydı.
Sanki o sert görüntünün altında kimseye kolay kolay göstermediği başka biri vardı.
Ve ben o kızı daha çok merak ediyordum.
Bir şeyi daha fark ettim.
Hazal'ın içinde tuhaf bir arayış vardı.
O zaman adını tam koyabilir miydim, bilmiyorum.
Ama şimdi dönüp baktığımda anlayabiliyorum.
Hazal yalnızca sevilmek istemiyordu.
İnanmak istiyordu.
Karşısındaki insana.
Söylediklerine.
Hislerine.
Belki de birinin gerçekten kalacağına…
Bense o akşam kendime fazlasıyla güveniyordum.
Yemekten sonra kahve içmeye gittik.
Mekânı Hazal seçti.
Bezmikeyf.
Yurduna çok yakın, loş ve sakin bir kafeydi.
Canlı müzik vardı.
Kalabalık değildi.
Daha içeri girer girmez orayı neden sevdiğini anladım.
Burası onun kaçış noktasıydı.
Gürültüden, okuldan, yurttan, belki de bazen kendinden kaçıp geldiği bir yer…
Bilmiyorum.
Ama kendini orada rahat hissediyordu.
Bunu görebiliyordum.
O akşam içimden bir şey daha geçirmiştim:
Burası artık bizim de buluşma noktamız olacaktı.
Kahvelerimizi içtik.
Hazal kahvesini bitirir bitirmez fincanını tabağına kapattı.
Yüzündeki heyecanı görünce gülmemek için kendimi zor tuttum.
Bu kadar basit bir şey onu nasıl bu kadar mutlu edebiliyordu?
“Fal mı bakacaksın?”
Öyle çok inanmadığını, sadece eğlencesine sevdiğini söyledi.
Fincanı önüme çektim.
“Ben bakarım.”
Bana şüpheyle baktı.
“Sen fal mı biliyorsun?”
Bilmiyordum.
Tabii ki bilmiyordum.
Ama bunun ne önemi vardı?
Fincanı açtım.
Ne gördüysem kendi lehime çevirdim.
Yol mu vardı?
Benimle çıkacaktı.
Bir adam mı görünüyordu?
Bendim.
Güzel bir şey mi olacaktı?
Benimle olacaktı.
Gülmekten kendini alamadı.
“Sen fal bakmıyorsun, kendini anlatıyorsun.”
Aslında haklıydı.
Çünkü içimden geçenleri doğrudan söylesem belki inanmayacaktı.
Daha ilk geceden ona, ne kadar etkilendiğimi nasıl anlatabilirdim?
Ben de hepsini şakaya vurarak söyledim.
O güldü.
Ben anlattım.
O akşam zamanın biraz daha yavaş akmasını istedim.
Ama gece bitti.
Artık yurda dönmesi gerekiyordu.
Yurdun önüne geldiğimizde Hazal bir anda değişti.
Az önce kafede kahkahalar atan kız gitmişti.
Yerine kampüste uzaktan gördüğüm o Hazal gelmişti.
Soğuk.
Mesafeli.
Ciddi.
Ne olduğunu anlamadım.
Yanlış bir şey mi söyledim?
Bir şey mi yaptım?
Bilmiyordum.
Sanki içinde bir düğmeye basılmış ve bütün duvarları yeniden yerine gelmişti.
Vedalaşmak için birbirimize yaklaştık.
Bir an ne yapacağımı ben de bilemedim.
Ona dokunmak istiyordum.
Elim eline değdi.
Sonra bir anlığına beline dokundum.
Çok kısa.
Ama bana uzun geldi.
Kokusu…
Teninin sıcaklığı…
Elinin elimin içindeki hâli…
Beni ona doğru çekiyordu.
Doyasıya sarılmak istedim.
Onu öpmek istedim.
Ama yapmadım.
O duvarın yeniden yükseldiğini görüyordum.
Üzerine gidersem onu kendimden uzaklaştıracağımı hissettim.
Ayrıldık.
Hazal yurda girdi.
Ben birkaç adım uzaklaştım.
Telefonumu çıkardım.
Mesaj mı atsam?
Atmasam mı?
Daha şimdiden özlemiş miydim?
Kendi kendime güldüm.
Sonra başımı kaldırıp yurda baktım.
Bir süre bekledim.
Derken odasının ışığı yandı.
İçeri girmişti.
İyiydi.
Ancak o zaman oradan ayrıldım.
Yürürken içimde birbirine hiç benzemeyen iki duygu vardı.
Heyecanlıydım.
Ama biraz da huzursuzdum.
Hazal'la nasıl bir yolculuğa çıktığımı bilmiyordum.
Bildiklerim çok azdı.
Sevdiğim bir şehirden geliyordu.
Adı bile farklı geliyordu kulağıma.
Bakışı farklıydı.
Gülüşü farklıydı.
İçinde, henüz ulaşamadığım bambaşka bir taraf vardı.
Her şeyiyle beni kendine çeken bir şey vardı onda.
Ve ben o gece gelecekle ilgili hiçbir şey bilmediğim hâlde kendimden fazlasıyla emindim.
Biz çok mutlu olacaktık.
Sadece biraz zamana ihtiyacımız vardı.
Bölüm etkileşimi
