3. bölüm / 6
KALANİlk Bakış ~ Hazal 2011
Bölümler 6Şu an: İlk Bakış ~ Hazal 2011
Ailem beni seviyordu.
Bundan hiçbir zaman şüphe etmedim.
Annem zaten benim için başka bir yerdeydi. Sığınağım, sırdaşım, canım…
Ama insan sevildiği hâlde içinde bir şeylerin eksikliğini hissedebilir miydi?
Ben hissediyordum.
Adını o zamanlar koyamıyordum. Belki babamla aramızdaki o görünmez mesafeydi. Birbirimizi severdik ama her şeyi konuşamazdık. Bazı şeyler söylenmez, bazı duygular içimizde kalırdı.
Sonra ailemden uzakta yaşamaya başladım.
Daha küçüktüm. Kuşadası’nda okula giderken Selçuk’ta bir akrabamın yanında kalıyordum.
Annemi özlüyordum.
Evimi özlüyordum.
Ait olduğum yeri özlüyordum.
Sanırım o yıllarda en çok istediğim şey, birinin beni gerçekten görmesiydi.
Ne söylediğimi değil, sustuğumda ne demek istediğimi anlayacak birinin…
Bazen bunu yanlış insanlarda aradım.
Birkaç kez, “İşte bu,” sandım.
Değilmiş.
Her seferinde biraz daha kırıldım, biraz daha içime kapandım.
Sonunda kendime bir söz verdim.
Üniversite benim başlangıcım olacaktı.
Bu kez kimsenin peşinden gitmeyecek, kimsenin beni sevmesini beklemeyecektim.
Okuyacaktım.
Başaracaktım.
Kendi hayatımı kuracaktım.
Aşk mı?
Ona ayıracak yerim yoktu.
En azından ben öyle sanıyordum.
Yıllar geçti.
Ben büyüdüm.
Daha doğrusu, büyüdüğümü sandım.
Üniversite zamanı geldiğinde kazandığım bölüm hayalini kurduğum bölüm değildi. Ama o zamanlar benim derdim bölümden çok gitmekti.
Bir an önce kendi ayaklarımın üzerinde durmalıydım.
“Gerekirse okurken sınava bir daha girerim,” diyordum.
Toydum işte.
Şimdi dönüp baktığımda keşke o dönem beni biraz yönlendiren biri olsaymış diyorum. Belki başka kararlar verirdim, belki yine aynı yolu seçerdim.
Bilmiyorum.
Ama on sekiz yaşındaki Hazal’ın acelesi vardı.
Hayata karışmak için.
Isparta’ya geldiğimde her şey düşündüğümden daha güzel başladı.
Yurt…
Okul…
Sınıf arkadaşlarım…
Şehir…
Yeni hayatımı sevdim.
Üstelik kendime verdiğim sözü tutmakta da oldukça kararlıydım.
Gerçi ben aşktan ne kadar uzak durmaya çalışırsam çalışayım, aşk benden uzak durmaya pek niyetli değildi.
Bazen sabah uyandığımda kapıda isimsiz bir çiçek ya da çikolata buluyordum.
Bazen tanımadığım bir numaradan güzel bir mesaj geliyordu.
Bir keresinde defterimin arasından kimin bıraktığını bilmediğim bir mektup bile çıkmıştı.
Yanıma gelip tanışmak isteyenler de oluyordu.
Hiçbiri ilgimi çekmedi.
Gözüm kimseyi görmüyordu.
Çünkü ben buraya aşk aramaya gelmemiştim.
Bir hedefim vardı.
Ve bu kez onu gerçekleştirecektim.
İlk dönemin sonuna yaklaşırken sınavlar başlamış, ben de iyice strese girmiştim.
Tam o günlerde üniversiteye çok sevdiğim bir konuşmacının geleceğini öğrendim.
Gitmeyi deli gibi istiyordum.
Tek sorun, bilet bulmanın neredeyse imkânsız olmasıydı.
Sonra bir gün telefonuma bir mesaj geldi.
Tanımadığım bir numaraydı.
Beni otobüste gördüğünü, tanışmak istediğini yazıyordu. Numaramı bir şekilde bulmuştu.
Normalde cevap bile vermezdim.
Neden verdim, bilmiyorum.
Belki sınavlardan bunalmıştım.
Belki de sadece merak etmiştim.
Birkaç kelime yazdım.
O kadar.
En azından ben o kadar sanıyordum.
Sonraki günlerde arada mesajlaşmaya başladık.
Derken bir gün telefonuma bir fotoğraf gönderdi.
Açtığımda birkaç saniye ekrana baktım.
Söyleşinin biletiydi.
Günlerdir bulmaya çalıştığım o bilet.
Ardından bir mesaj daha geldi.
Birlikte gitmek isteyip istemediğimi soruyordu.
Ekrana bakıp düşündüm.
Kendime verdiğim söz aklıma geldi.
Sonra bilete baktım.
Sonra tekrar mesajına.
Sonuçta bu bir buluşma değildi ki.
Bir söyleşiye gidecektik.
Hem…
Arkadaş olabilirdik.
Böylece İlker’le ilk kez buluşmayı kabul ettim.
Ve o gün geldi.
Nedense sabahtan beri içimde gereksiz bir heyecan vardı.
Gereksiz…
Çünkü bu bir buluşma değildi.
En azından kendime söylediğim buydu.
Zaten her gün saçıma, makyajıma, kıyafetime özenirdim. Hele o dönem pek meşhur olan buti ayakkabılarım…
Onlarsız neredeyse dışarı çıkmıyordum.
Ama o gün farklıydı.
Kendime aynada bakmaya doyamıyordum.
Saçımı düzelttim.
Sonra tekrar.
Üzerime baktım.
Bir daha baktım.
En sonunda kendime kızdım.
Alt tarafı bir söyleşiye gidiyorsun Hazal.
Okulda buluşmaya karar vermiştik.
Bizim bölüm Doğu Kampüsü’ndeydi. Söyleşi ise Batı Kampüsü’nde olacaktı.
Batı’ya çok sık gitmezdim. Daha çok mühendislik bölümlerinin bulunduğu, bana biraz yabancı gelen taraftı.
Gittiğimde her yer insan doluydu.
Onu beklemeye başladım.
Bir dakika…
İki dakika…
Derken gözüm yerde duran bir şeye takıldı.
Bir bilet.
Önce yanlış gördüğümü sandım.
Eğilip aldım.
Elimde günlerdir bulmaya çalıştığım söyleşinin bileti vardı.
Böyle bir tesadüf nasıl olabilirdi?
Tam doğrulurken hafif bir rüzgâr esti.
Evet.
Bildiğin Türk filmi sahnesi.
Saçlarım yüzüme geldi. Elimle geriye doğru atarken başımı kaldırdım.
Ve onu gördüm.
Karşımdaydı.
Lacivert, spor, kapüşonlu kadife bir gömlek giymişti. Pantolonu da aynı tonlardaydı.
Saçlarını hafif ıslak, yana doğru taramıştı.
Ama onu görmeden hemen önce fark ettiğim başka bir şey vardı.
Kokusu.
Parfümü sanki kendisinden birkaç saniye önce gelip bana ulaşmıştı.
Kalakaldım.
Mesajlaştığım adamı böyle beklemiyordum.
Kara gözleri vardı.
Koyu kaşları…
İnsanın bakınca bir an daha bakmak istediği türden bir yüzü.
Hayır.
Etkilenmemeliydim.
Kendime verdiğim söz daha ilk dönemin sonunda bozulacak değildi.
Yanıma geldi.
“Merhaba.”
“Merhaba.”
Elimi uzattım.
Elime dokunduğu anda bütün vücudumdan geçen o hissi bugün bile tarif edemem.
Tüylerim diken diken olmuştu.
Aynı anda içimde tuhaf bir sıcaklık hissettim.
Elimi biraz hızlı çektim.
İlker cebinden bileti çıkarıp bana uzattı.
Ben de elimdekini gösterdim.
“Sanırım artık benim de bir biletim var.”
Yerde bulduğumu anlattığımda ikimiz de güldük.
Yine de teşekkür ettim.
Sonuçta o bileti benim için bulmuştu.
Arkamı dönüp sıraya girdim.
İlker de arkamdan geldi.
Salon inanılmaz kalabalıktı.
Oturacak yer kalmamıştı.
İki saat boyunca ayakta söyleşiyi dinledik.
Benim için sorun değildi. O insanı dinlemek için daha uzun süre bile ayakta kalabilirdim.
Ama arada İlker’e bakıyordum.
Bu konulara benim kadar meraklı olmadığı belliydi.
Hatta birkaç kez yüzündeki ifadeye bakıp içimden güldüğümü hatırlıyorum.
Yine de gitmedi.
İki saat boyunca orada, yanımda kaldı.
O zaman bunun üzerinde çok durmadım.
Belki de durmak istemedim.
Çünkü kendime hâlâ aynı şeyi söylüyordum:
Biz sadece arkadaş olacaktık.
Söyleşi bittiğinde dışarı çıktık.
Hava çoktan kararmış, akşam olmuştu.
Kalabalık yavaş yavaş dağılırken İlker yanıma geldi.
“Bir şeyler yiyelim mi?”
Aslında niyeti başından beri belliydi.
Söyleşi bahaneydi.
Bilet bahaneydi.
Onun istediği benimle vakit geçirmekti.
Ama ben?
Ben hâlâ kendime bunun yalnızca arkadaşça bir buluşma olduğunu anlatıyordum.
Sonra düşündüm.
En son sabah kahvaltısında bir şeyler yemiştim.
Yemek yemeyi severdim ama bazen öyle bir koşturmanın içine girerdim ki yemek yemek bile aklıma gelmezdi.
Aç olduğumu ancak o sorunca fark ettim.
Kabul ettim.
Öğrenci bütçesine göre oldukça lüks sayılabilecek bir yere gittik.
İçeri girdiğimde etrafa bakındığımı hatırlıyorum.
Ortam çok güzeldi.
Sıcak, sakin ve dışarıdaki kalabalıktan sonra insana iyi gelen bir havası vardı.
Hamburger söyledik.
Ve konuşmaya başladık.
Nereliydik?
Hangi şehirlerden gelmiştik?
Okul…
Bölümlerimiz…
Kaldığımız yerler…
Ailelerimiz…
Aklımıza ne geldiyse konuştuk.
Daha doğrusu ben anlattım.
Çünkü bir süre sonra tuhaf bir şey fark ettim.
İlker benim hakkımda düşündüğümden daha fazla şey biliyordu.
Mesajlaşırken anlattığım küçücük ayrıntıları bile hatırlıyordu.
Ben şaşkınlıkla onu dinlerken o çoğu zaman susuyordu.
Ve bana bakıyordu.
Sadece bakıyordu.
Sanki söylediklerimi duymaktan çok beni anlamaya çalışıyordu.
Bir ara dayanamadım.
“Ne bakıyorsun?”
Gülümsedi.
“Bakmıyorum.”
Kaşımı kaldırdım.
“Bayağı bakıyorsun.”
Güldü.
Ben de güldüm.
Ama gözlerini kaçırmadı.
İşte o zaman gözlerine gerçekten baktım.
Kapkaraydı.
Öyle koyu kahverengi falan değil.
Kara.
Bir an fazla uzun baktım.
Sonra gözlerimi kaçırdım.
Kalbimin neden hızlandığını kendime açıklamaya hiç niyetim yoktu.
Aslında her şey daha o akşamdan belliydi.
İlker’in niyeti de…
Benim ondan etkilenmeye başladığım da…
Ama bazı şeyleri görebilecek kadar deneyimli değildim.
Bazı şeyleri insan yaşarken anlayamıyor.
Yıllar sonra dönüp baktığında görüyor.
Yemekten sonra bir kahve içip dağılmaya karar verdik.
Onu benim çok sevdiğim bir yere götürdüm.
Bezmikeyf.
Kaldığım yurda çok yakındı. Loş, sakin, çoğu akşam canlı müzik olan küçük bir kafeydi.
Bir dönem boyunca en yakın arkadaşımla neredeyse her fırsatta orada oturmuştuk.
Çok fazla öğrenci gelmezdi. Daha çok işten çıkıp bir şeyler içmeye gelen insanların tercih ettiği, kendi hâlinde bir yerdi.
Belki de bu yüzden seviyordum.
Gürültüsü yoktu.
İnsanı yormuyordu.
Bir köşeye oturduk ve kahvelerimizi söyledik.
O zamanlar kahve falına da merakım vardı.
Öyle geleceğimi falın söyleyeceğine inandığımdan değil…
Eğlencesine.
Kahvemi bitirince gayriihtiyari fincanı tabağına kapattım.
İlker hemen önüne çekti.
“Ben bakarım.”
Gülmeye başladım.
“Sen fal mı biliyorsun?”
Bilmiyordu tabii.
Ama bu onu hiç durdurmadı.
Fincanın içinde gördüğü ne varsa kendine yordu.
Yol varsa onunla çıkıyordum.
Bir adam varsa kesinlikle oydu.
Güzel bir şey olacaksa onunla olacaktı.
“Sen fal bakmıyorsun, kendini anlatıyorsun,” dedim.
Güldü.
Ben de güldüm.
Çok eğlendik.
Saatin nasıl geçtiğini fark etmedim.
Sonra kalktık.
Yurdum zaten yakındı. İlker beni oraya kadar bıraktı.
Vedalaşırken ikimiz de bir an ne yapacağımızı bilememiş gibiydik.
Ne tam bir sarılmaydı ne de yalnızca bir “görüşürüz.”
Birbirimize doğru yaklaştık.
Eli elime değdi.
Sonra eli bir anlığına belime dokundu.
Çok kısa sürdü.
Ama benim içimde bıraktığı şey kısa sürmedi.
Sanki içimden bir şeyler akıp gitmişti.
Kalbim hızlandı.
Yüzüne baktım.
O an korktuğum şey İlker değildi.
Kendimdim.
Çünkü ondan etkilenmiştim.
Hem de kendime itiraf etmek istediğimden çok daha fazla.
Yurda girerken tek bir şey düşünüyordum:
Kalbimi veremem.
Şimdi değil.
Buraya bunun için gelmemiştim.
Kendime verdiğim sözleri daha ilk karşıma çıkan adam için unutamazdım.
O yüzden aramıza biraz mesafe koymaya karar verdim.
Çok mantıklıydım.
Çok kararlıydım.
En azından yurdun kapısından içeri girene kadar.
Çünkü o gece yatağıma uzandığımda aklımda yalnızca İlker vardı.
Kokusu…
Kapkara gözleri…
Elime değen eli…
Bana bakarken yüzünde beliren o gülümseme…
Ne kadar uğraşsam da zihnimden çıkaramadım.
Daha tuhafıysa başka bir şeydi.
Onun yanında kendimi yabancı hissetmemiştim.
Sanki ilk kez o gün karşılaşmamışız gibi.
Sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi…
Gözlerimi kapattım.
İçimde tarif edemediğim bir yakınlık vardı.
Nereden bilebilirdim ki…
Yıllardır tanıyormuşum gibi hissettiğim o adamı, aslında hiç tanıyamayacağımı.
Bölüm etkileşimi
