5. bölüm / 6
Kaderin İki YakasıBölüm-5 kardeşlik
Bölümler 6Şu an: Bölüm-5 kardeşlik
Karakaya'nın doğu tarafında, Alkan konağının bahçesine sabah güneşi vuruyordu. Ağaçların arasından süzülen ışık, taş döşeli avluyu aydınlatırken bahçenin köşesindeki yaşlı ceviz ağacının altında Tahir Alkan oturuyordu. Elindeki küçük bıçakla bir tahta parçasını ağır ağır yontuyor, her zamanki gibi sessizliğin tadını çıkarıyordu. Yılların yorgunluğu yüzüne yerleşmişti. Sert bakışlarının ardında kimsenin kolay kolay göremediği bir ağırlık taşıyordu.Tam o sırada üzerine bir gölge düştü. Tahir başını kaldırmadan gelenin kim olduğunu anlamıştı. "Yaman'ım, nereden gelisun sabah sabah?”
Yaman, ağabeyinin yanına oturdu. Omuzları gergindi, yüzünden düşen bin parçaydı. Bir süre bahçenin ötesindeki ağaçlara baktıktan sonra cevap verdi. “Ormandan geliyorum abi. Oradan da bir yere uğradım.”
Tahir elindeki bıçağı tahtanın üzerinde gezdirmeye devam etti. “Yüzünden düşen bin parça. Ne oldi? Sabah sabah kim canını sıktı senin?”
Yaman ellerini birbirine kenetledi. Başını eğip bir süre parmaklarına baktı. “Ormanda Demircilerin kızıyla karşılaştım abi. Kız, ağzına geleni saydı.” Tahir'in eli durdu. Başını çevirip kardeşine baktı. “Üzüldün sen de?” Yaman hemen başını kaldırdı. “Yok be abi! Onun söyledikleri umurumda bile değil.”
Sustu,bakışlarını yeniden yere indirdi. “Lakin sıkıldım artık bu düşmanlıktan.”
Tahir'in yüzündeki ifade yavaş yavaş degişti. Yaman'ın söyledikleri, yıllardır kendi içinde taşıdığı düşüncelere dokunmuştu. O da yorulmuştu. Her sabah aynı kinle uyanmaktan, her Demirci adının geçtiği yerde yeniden öfkelenmekten, geçmişin hesabını gelecekten sormaktan. Lakin bunu kimseye belli etmiyordu. Çünkü Alkanların başında duran bir adamın yorulduğunu söylemeye hakkı yokmuş gibi hissediyordu. Derin bir iç çekti. “Düşmanlık dediğin, bir kere kök saldı mı sökmesi zor olur, uşağum.” Yaman başını kaldırdı.
“İyi de abi, biz daha ne kadar böyle yaşayacağız? Herkes birbirine düşman. Birinin başına bir şey gelse öteki tarafın yaptığı düşünülüyor. Kimsenin kimseye güveni kalmadı.”
Tahir cevap verecekti ki bahçe kapısından gelen öfkeli bir ses ikisinin de dikkatini dağıttı.
“Allah'ın belası herif!”
Eylül Alkan, söylene söylene bahçeye giriyordu. Tüfeği omzundaydı, yanakları sinirden kıpkırmızı olmuştu. Öyle öfkeliydi ki yerdeki taşları tekmeleye teklemeye ilerliyordu “Yok, kestane topluyormuş, yok mantar topluyormuş! Hem de benim tarafumda! Kimin izniyle geziyisun sen orada!” Tahir ile Yaman aynı anda sesin geldiği yöne döndüler.
Tahir kaşlarını kaldırdı. “N'oldi ula? Ne bu sinir sabah sabah?”
Eylül tüfeğini omzundan indirip yanlarına geldi. Nefesini toparlamaya çalışırken söylenmeye devam ediyordu.
“Gökhan Demirci, abi! Kim olacak başka?” derin bir nefes verdi.
“O herif yine sinirlerimi bozdu! Benim kurduğum tuzakları topluyordu. Bir de utanmadan benimle dalga geçiyor! Yok, bir dahakine tuzakları beraber kurarmışız… Yok, ‘Eylül'üm, ne güzelsinmiş! Ula, sinirimden ne edeceğimi şaşırdım! Bir gün var ya, bir gün gerçekten geberteceğim onu!” Tahir dudaklarını birbirine bastırdı. Eylül'ün öfkesine rağmen söylediklerinin arasında Gökhan'ın ona nasıl sataştığı açıkça belli oluyordu. Yaman ise bir anda ayağa kalktı “ULAAA!”
Tahirle Eylül irkilerek ona döndü.
Yaman'ın yüzüne yerleşen öfke, bahçedeki havayı bir anda değiştirmişti. Çenesi kilitlenmiş, gözleri kararmıştı.
“Kaç kere diyeceğim lan ben bu naylona, kardeşimden uzak dur diye!”
Ellerini saçlarını geçirip tekrardan havaya kaldırdı. “Amaa yoook!”
Öfkeden yerinde duramıyor, bir ileri bir geri yürüyordu. “Bu çocuk benim uyarılarımı hiçe sayıyor demek! Ben ona göstereceğim. O benim kardeşimin rahatını bozuyorsa ben de onun rahatını bozarım. Görsün bakalım!"
Tahir elindeki tahta parçasını masanın üzerine bıraktı ve ayağa kalktı. “Oğlum, dur bir hele! Plansız programsız nereye gidisun? Bir sakinleş!”
Ama Yaman çoktan belindeki silahını kontrol etmiş, arabasının bulunduğu tarafa yönelmişti. Tahir arkasından seslendi.
“Yaman! Ula, beni dinle! Öyle öfkeyle gidilmez!” Yaman çoktan arabasına binmişti. Gaza bastıktan sonra tozu dumana katarak uzaklaştı.
Geride kalan Tahir, kardeşinin ardından bakakaldı. Eylül yavaşça ağabeyine döndü.
“Abi N'olacak şimdi?”
Tahir derin bir nefes aldı. Bir eliyle alnını sıvazladı, sonra başını iki yana salladı. “Ne bileyim ben, kızum? Bu deli uşağın aklına ne koyduğunu kim bilebilir?”
Eylül dudağını ısırdı. “Gökhan'a bir şey yapmaz, değil mi?”
Tahir ona yan gözle baktı. “Az önce adamı öldürecekmiş gibi konuşan sen değil miydun?”
Eylül'ün yanakları yeniden kızardı. “Ben başka, abim başka!”
Tahir istemsizce başını salladı.
“He, tabii Senin başka, onun başka.”
Ardından konağın girişine doğru yürüdü. “Gel peşinden gidelim. Daha ortalığı birbirine katmadan şu deli uşağı durduralım.” Eylül tüfeğini omzuna yerleştirip onun peşinden koştu.
Demirci konağının bahçesinde sabah güneşi çoktan yükselmişti. Ağaçların arasından süzülen ışıklar taş zemine düşüyor, hafif esen rüzgâr dalları usulca sallıyordu. Bahçenin bir köşesine oturan Gökhan ise önündeki kapanlarla uğraşıyordu. Amcasının verdiği görevi yerine getirmek için topladığı tuzakları etkisiz hâle getiriyor, bir yandan da keyifle ıslık çalıyordu. Parmaklarının arasındaki teli bükerken dudaklarından tanıdık bir ezgi döküldü
“Salına da salına da gel, Haydi yavrum… Dön, dolaş yine bana gel.”
Şarkının sonuna doğru gülümseyerek başını iki yana salladı. Ardından birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı. Aklı, istemsizce sabah ormanda yaşananlara kaydı.
Eylül'ün elinde tüfekle karşısına dikilişi, öfkeyle parlayan gözleri, kendisine kızdıkça daha da güzelleşen yüzü,Bir de o eski mesele yüzünden yanaklarının kızarması vardı ki Gökhan'ın aklına geldikçe dudaklarına yerleşen sırıtışı engellemesi mümkün olmuyordu.
Elindeki teli yeniden bükmeye başladı. Gökhan küçüklüğünden beri Eylül'le uğraşırdı. Onu kızdırmak, sinirlerini bozmak, arkasından söylenişini dinlemek sanki hayatının en büyük eğlencesiydi. Eylül de onu gördüğü yerde terslemekten geri kalmazdı. İkisi bir araya geldi mi birkaç dakika içinde mutlaka bir tartışma çıkar, çevrelerindeki herkes bu atışmalara alışmış olduğundan başını iki yana sallayıp yollarına devam ederdi. Fakat Gökhan'ın kimseye anlatamadığı bir mesele vardı. Yaklaşık iki yıldır Eylül'ü aklından çıkaramıyordu.
Başlarda bunun yalnızca eski bir alışkanlık olduğunu düşünmüştü. Yıllardır didiştiği birini merak etmek, onunla karşılaşınca keyfinin yerine gelmesi, ortalıkta görünmediğinde gözlerinin istemsizce onu araması… Bunların hepsi, ona göre, sıradan şeylerdi. Öyle olması gerekiyordu en azından.
Ama zaman geçtikçe kendine anlattığı bu hikâyeye kendisi bile inanmamaya başlamıştı. Eylül'ü gördüğünde yüzüne yerleşen o aptal sırıtışı, kız başka biriyle konuşurken içine çöken tuhaf huzursuzluğu, onun öfkesini bile özlediğini fark ettiği akşamları nasıl açıklayacaktı kendine?
Aşk mıydı bunun adı?
Yok canım, ne aşkı?”
Bu düşünce bile başlı başına saçmalıktı. O, aşık olup da kendini kaybedecek adamlardan değildi. En azından bugüne kadar öyle olduğuna inanmıştı. Kalbinin birinin peşinden sürüklenebileceğini, bir çift gözün bütün neşesini ve huzurunu altüst edebileceğini hiç düşünmemişti. Hele ki o gözler, ailesinin düşman bildiği bir kıza aitse...
Olmazdı. Olmamalıydı. Olmazdıda zaten kader ağlarını örmüştü bir kere.Gökhan başını kaldırıp konağın avlusuna baktı. Bir anlığına yüzündeki gülümseme silind. Elindeki teli biraz daha büktü. Sonra dudaklarının arasından aynı ezgi yeniden döküldü; bu kez sesi daha alçaktı, şakacı tavrının ardında belli belirsiz bir hüzün vardı
“Zaten bende talih yok, Seni benden alırlar”
Durdu. Gözlerinin önüne Eylül'ün sabahki hâli geldi. Tüfeği omzunda, çenesi havada, kendisine öfkeyle bakan o kız.
Gökhan istemsizce gülümsedi.
“Salına da salına da gel, Haydi yavrum… Dön, dolaş yine bana gel…”
Şarkıyı bitirdiğinde bir süre sessiz kaldı. Ardından elindeki kapanı kenara bırakarak derin bir nefes aldı.
Yaman, arabayı sert bir frenle Demirci Konağı’nın önünde durdurduğunda kapıyı öfkeyle çarparak kapattı. Elindeki silahı havaya atıp yeniden yakaladıktan sonra beline yerleştirdi. Siyah kabanının yakalarını düzeltti ve hızla bahçeye yöneldi. Avluya girer girmez sesi konağın taş duvarlarında yankılandı.
“Gökhan Demirci! Çık dışarı!”
Oysa Gökhan zaten bahçedeydi. Başını kaldırıp karşısında öfkeyle kendisine doğru yürüyen Yaman’ı görünce yüzünde her zamanki muzip gülümsemesi belirdi.
“Ohooo, Alkan abi! Hayırdır ula, sabah sabah hâl hatır sormaya mı geldin? Gel, otur bir çayımızı iç!” dedi aynı patavatsızlıkla. Yaman, Gökhan’ın yanına varır varmaz yakasına sertçe yapıştı. “Ula, poh yiyesinin uşağı! Ben sana kaç defa diyeceğim, Eylül’den uzak dur diye!”
Gökhan, Yaman’ın elinden kurtulmaya çalıştı Yaman onu tekrardan yakaladı, sertçe duvara çarptı, ardından yakalarını yeniden kavradı.
“Ben daha bitirmedim! Kardeşimden uzak duracaksın.”
Gökhan, yakasına yapışan ellerine baktı ardından bakışlarını yüzünün kaldırıp güldü “Durmuyorum lan, durmuyorum!” Bunu tamamen Yaman’ı çileden çıkarmak için söylemişti. Ve istediğini de başarmıştı. Yaman, öfkeyle yumruğunu savurup Gökhan’ın yüzüne indirdi. Gökhan’ın başı yana savrulurken dudaklarından alaycı bir kahkaha döküldü. “Sendе de ne güç kuvvet varmış be, Alkan abi" Demesiyle o da yumruğunu Yaman’ın yüzüne geçirdi. Yaman ne kadar güçlü ve iri yapılıysa Gökhan da bir o kadar çevikti. İki genç, avlunun ortasında birbirine girmişti. Yumruklar havada uçuşurken bağırışlar konağın içine kadar gidiyordu.
Konağın içindeki kadınlar, dışarıdan yükselen seslerle irkildi. Gülizar, merdivenlerden hızla aşağı inerken kaşlarını çattı. “Gökhan’ın sesini mi duydum ben?”
Feride ile Gülbahar birbirlerine baktılar. Tam o sırada dışarıdan bir bağırış daha yükseldi.
“Sen kimin avlusunda kime saldırıyorsun, ula?!”
Gülizar, bir saniye bile düşünmeden kapıya koştu. Feride de elindeki süpürgeyi kaptığı gibi arkasından fırladı. “Oğlum! Gökhan!”
Gülizar avluya çıkar çıkmaz karşısındaki manzarayla olduğu yerde kaldı. Yaman ile Gökhan biribrine girmiş ikiside yerlerde yuvarlanıyordu.
“Durun! Ne yapıyorsunuz siz?!”
Yerde yatan Gökhan, başını kaldırıp kuzenine baktı. Sanki ortada kavga yokmuş gibi sırıtmayı da ihmal etmeden “Bir şey yok, kuzen. Alkan abiyle sohbet ediyorduk!”
Yaman, Gökhan’ın suratına bir yumruk daha indirdi. “Uzak duracaksın kardeşimden!”
Gülizar ikisinine yanına doğru koşarakken“Bırak onu!” diye bağırdı.
Yaman, Gökhan’a bir yumruk daha atmak üzere elini kaldırmıştı ki Gülizar'ın sesiyle durdu. "Dur!"
Her şey o anda susmuş gibiydi
Yaman’ın yumruğu havada asılı kalırken Gülizar yavaşça Yaman'ın bileğini kavradı. Yaman'ın gözleri bileğini kavrayan ele kaydı. Ardından bakışlarını yavaşça Gülizar’ın yüzüne kaldırdı.Göz göze geldiler. Gülizar, onun öfkeyle kararmış gözlerine bakarken elini çekmedi. “Yapma,” dedi yalnızca.
Yaman’ın gözleri yavaşça kısıldı. Gülizar’ın parmakları hâlâ bileğini kavrıyordu. Birkaç saniye boyunca ikisi de konuşmadı. Gökhan, yerde yatarken başını hafifçe kaldırmış, olup biteni sessizce izliyordu.
Gülizar elini çekmemişti. Yaman da bileğini kurtarmak için bir hamle yapmamıştı. İkisi avlunun ortasında, birbirlerine bu kadar yakın dururken çevrelerindeki kargaşa bir anlığına unutulmuş gibiydi.
Ta ki Cemal Demirci’nin öfkeli sesi duyulana kadar.
“Ne arıyor bu burada?!”
Gülizar irkilerek başını çevirdi. Cemal, konağın kapısında durmuş, öfkeyle Yaman’a bakıyordu. Gülizar hemen elini çekti. Yaman ise bir adım geri çekilerek ona döndü.
“Yeğenine söyle, kardeşimden uzak dursun,” dedi Yaman, sesi hâlâ aynı sertlikteydi. Cemal, karşısındaki genç adamı baştan aşağı süzdü. Bakışlarında küçümseyici bir ifade vardı. “Senin hükmün benim topraklarımda sökmez, çocuk. Defol git geldiğin yere!” Gökhan, yerden doğrulmaya çalışarak araya girdi.
“Amca, karşıma—”
“Sus, Gökhan!”
Cemal’in bu gibi bakışları bu kez yeğenine döndü.
“Bu çocuk benim toprağıma gelecek, benim yeğenime, sana elini kaldıracak, ben de sessiz mi kalacağım? Öyle mi ha? Öyle mi?!”
Tam o sırada Tahir ile Eylül de koşarak avluya girdiler. Tahir’in yüzü gergindi; Eylül ise endişeyle önce Yaman’a, ardından yerde doğrulmaya çalışan Gökhan’a baktı.
Gülbahar da kapının önünde duruyordu. Tahir’le göz göze geldiği anda ikisi de oldukları yerde duraksadı.
Bir anlık.
Yılların biriktirdiği özlem, söylenemeyen sözler ve yarım kalmış bir hayat, iki çift gözün arasında sessizce durdu. Gülbahar bakışlarını kaçırmadı. Tahir'de gözlerini ondan ayırmıyordu.
Cemal, bu kısa bakışmayı fark etmiş olacak ki sertçe Tahir’e döndü.
“Al kardeşini de defol git buradan!”
Tahir bir şey söylemek üzereydi ki Yaman’ın bakışları Gökhan’a kaydı. Gökhan, yerde doğrulurken gözlerini Eylül’den ayıramıyordu. Eylül de bir yandan ağabeyine bir yandan da endişeyle Gökhan’a bakıyordu.
Yaman’ın öfkesi yeniden alevlendi.
“Ula, hâlâ ne bakıyorsun?!”
Bir anda Gökhan’a yeniden saldırdı.
İki genç tekrar boğuşmaya başlarken Eylül, Yaman’ın koluna yapıştı. “Abi, dur! Yapma!”
Yaman onu duymamıştı
“Yaman, yeter!” diye bağırdı Eylül, ağabeyini geriye çekmeye çalışarak.
Gülizar da aralarına girmeye uğraşıyordu. "Durun ikinizde!”
Fakat ne Yaman ne de Gökhan onu duyuyordu. Birbirlerine öfkeyle saldırmaya devam ediyorlardı.
En sonunda Cemal dayanamadı. Gülizar’ı kolundan tutup geriye çekti.
“Kızım, sen karışma!”
Gülizar, babasına döndü. Gözleri öfkeyle parlıyordu. “Ne demek karışma, baba? Baksana, zarar görecekler!”
Feride de oğlunun yanına koşmuştu.
“Uzak dur oğlumdan!” diye bağırarak Yaman’ın üzerine yürüdü. Elindeki süpürgeyi de öfkeyle havaya kaldırmıştı. Süpürgeyi Yaman'a vuraraken ara sıra Gökhan'a da gidiyordu
Avlu tam bir savaş alanına dönmüştü.
Tahir, kardeşini durdurmaya çalışırken Eylül de Yaman’ın kolundan çekiştiriyor; Gülizar, Gökhan’a ulaşmak için aralarına girmeye uğraşıyordu. Cemal bir yandan Gülizar’ı geride tutuyor, bir yandan öfkeyle olup biteni izliyordu.
Derken Gökhan, Yaman’ı sertçe itti.
Yaman geriye doğru sendeledi dengesini kaybederek avlunun kenarındaki demirlere çarptı. Başını demirlere vurduğu anda yüzünü acıyla buruşturdu. Elini başına götürdü. Parmaklarına bulaşan kanı görünce kaşları çatıldı.
Bir anlığına herkes suspus olmuştu.
Gökhan’ın yüzündeki alaycı ifade silindi. Yaman’a bakarken az önceki öfkesinden eser kalmamıştı.
“Ben böyle yapmak istemedim,” dedi istemsizce.
Yaman elini başından çekip parmaklarındaki kana baktı. Ardından bakışlarını Gökhan’a çevirdi. Öfkesi hâlâ dinmemişti ama bu kez karşılık vermedi.
Eylül, ağabeyinin yanına koştu.
“Abi! Kanıyor!” diyerek koluna uzandı.
“Bir şeyim yok, Eylül!” diye çıkıştı Yaman. Ayağa kalkmaya çalışırken yüzünü buruşturması, söylediği sözün aksini kanıtlıyordu.
Gülizar ise olduğu yerde donup kalmıştı. Bakışları Yaman’ın başındaki yaraya takılmıştı. Sabah ormanda ayağındaki yarayı saran, kendisine yardım eden adam şimdi onun karşısında kanlar içinde duruyordu. Gülizar derin bir nefes aldı ve hızla yanlarına gitti.
“Kıpırdama, sakın hareket etme malzemlerimi alıp geliyorum.” dedi Yaman’a.
Yaman başını kaldırıp ona baktı. Gülizar’ın yüzünde endişeyle karışık bir ciddiyet vardı.
“Ne yapıyorsun sen?” diye sordu Yaman.
“Yaranı kontrol edeceğim.”
“Gerek yok.”
Gülizar kaşlarını çattı.“Bak, Alkanlı! Sabah sen benim yarama baktın diye sana borçlu değilim. Ama burada kan kaybetmene de seyirci kalacak değilim. Şimdi uslu uslu otur! geliyorum”
Cemal ise olanları öfkeyle izliyordu.
“Gülizar, bırak şu adamı! Kendi düşen ağlamaz!”
Gülizar başını babasına çevirdi.
“Baba, yaralı. Önce yarasına bakalım, sonra ne söyleyeceksen söylersin.”
Cemal’in yüzü gerildi ama kızının kararlı bakışları karşısında sustu.
Malzemelerini alıp geri geldikten sonra yeniden Yaman’a döndü. Başındaki yarayı dikkatle incelemek için biraz yaklaştı. Yaman ise gözlerini ondan ayırmıyordu.
Sabah ormanda onun yarasını saran eller, şimdi kendi yarasına uzanıyordu.
Gülizar bunu fark etmeden malzemeleri hazırlarken Yaman hafifçe başını eğdi.
Bölüm etkileşimi
