4. bölüm / 6
Kaderin İki YakasıBölüm- 4 sisler arasında
Bölümler 6Şu an: Bölüm- 4 sisler arasında
Karakaya'da sabah iyice kendini göstermeye başlamıştı. Geceden kalan çiğ, ağaç dallarından damlayarak toprağı ıslatıyor; yaprakların arasından süzülen güneş ışıkları, toprak zeminde oynak gölgeler oluşturuyordu. Kuşların cıvıltısına uzaktan gelen şelalenin gür sesi eşlik ediyor, doğanın huzurlu görüntüsü insanın içini ferahlatıyordu. Tabii, elinde sepetiyle ormanın içinde hoplaya zıplaya ilerleyen Gökhan Demirci'nin keyfi de yerindeydi. Sepetinin içinde birkaç kestane ve bir poşete doldurduğu kapanlar vardı. Amcasının verdiği görevi yerine getiriyordu getirmesine ama bunu yaparken söylenmeden de duramıyordu. Etrafında kimsenin olmadığından emin olunca ıslık çalmaya başladı. Bir ağacın yanından geçerken yere eğilip yeni bir kapan daha aldı, sepetine bıraktı.
“Gülizar yaralandı diye amcam delirdi, ben de burada kapan topluyorum. Ne güzel iş be!” Başını iki yana sallayıp kendi kendine güldü. “Ula, insanın kuzeni olacağına düşmanı olsun daha iyi! En azından düşmanın yaralanınca seni ormana salmazlar!” Kendi esprisine her zamanki gibi kendi güldükten sonra. Islık çalmaya devam ederek birkaç adım daha attı.Yerde gördüğü başka bir kapanı almak için eğilmişti ki arkasından ince, sert ve tehditkâr bir ses yükseldi.
“Kıpırdama!”
Gökhan'ın eli havada kaldı. Nefesi kesildi. Az önce ki neşeli adam gitmiş, yerine arkasında ne olduğunu anlamaya çalışan bir Demirci gelmişti. "Ula, sabah sabah ne oluyor?”
“Yavaşça dön!”
Gökhan yutkundu. Ardında bir tüfek namlusu olduğunu fark etmişti. Ellerini ağır ağır kaldırarak arkasını döndü. Karşısındaki kızı görünce dudaklarının kenarları yukarı kıvrıldı.
Eylül Alkan.
Ormanın yeşilliğiyle bütünleşmiş gibiydi. Açık kestane rengi saçları dalgalar hâlinde omuzlarına dökülüyor, iri ve koyu gözleri karşısındaki adamı dikkatle süzüyordu. İnce yapılı, narin bir görünümü vardı. Sade ve zarifti; ancak gözlerindeki öfke, bu zarafeti Gölgeliyordu. Tüfeği Gökhan'a doğrultmuş, onu en ufak bir hareketinde vuracakmışcasına bekliyordu. Gökhan'ın yüzünde kocaman bir sırıtış belirdi. Ellerini biraz daha havaya kaldırdı. "Ohooo! Alkan kızı!” Diye kısa bir kahkaha attı. “N'abaysun böyle elinde tüfekle? Tavşan mı avlayisun, yoksa sabah sporu mu yapaysun?”
Eylül'ün kaşları çatıldı. Tüfeği indirmedi. Ne topluyorsun burada, Demirci? Burası Alkanların toprağı. İzin aldın mı?”
Gökhan elindeki sepete baktı, sonra yeniden kıza döndü. Sanki dünyanın en masum işini yapıyormuş gibi omuz silkti. “Kestane, mantar falan işte. Ne olacak? Orman dediğin hepimizin değil midir? Ayıp edeysun ha!” Eylül, tüfeği biraz daha onun omzuna bastırdı.Gökhan'ı vurmak gibi bir niyeti yoktu. Amacı hem kendi tarafını korumak hem de karşısındaki baş belasını korkutmaktı.Gökhan'ın yüzündeki o alaycı ifade, sabrını zorlamaya yetiyordu. "Benim tuzaklarımı neden topluyorsun ula? Sana mı kaldı benim kapanlarımı toplamak?”
Gökhan önce durdu. Sonra kahkahaya boğuldu.“Sen mi?”Gülmekten konuşmakta zorluk çekiyordu “Ula, sen mi kurdun onları?” Eylül'ün gözleri öfkeyle büyüdü. “Ne yapacaksun, Eylül? Hayvancılığa mı başlayacaksun? Oy, sen avcı mı olacaksun?”
“Kaşınıyorsun şu an!” diye çıkıştı Eylül.Elindeki tüfeği biraz daha bastırdı. Gözleri, karşısındaki adamın en ufak bir hareketini bile kaçırmayacak kadar dikkatliydi.Gökhan ise korkmak bir yana, eğleniyordu. “Ula, ne o? Vuracak misun beni?” Biraz öne eğilip yüzünü Eylül'ün hizasına getirdi.“Vursana, Eylül. Ama bil ki son sözüm bile ‘Eylül'üm, ne güzelsin!’ olacak.” Eylül'ün yüzüne bir anda sıcaklık yayıldı.O cümleyi çok iyi hatırlıyordu. Liseden kalma, unutmak istediği o olaydı, Gökhan'ın şimdi de aynı gevşeklikle önüne koyduğu eski bir hatıra. Üstelik karşısındaki adam, onun ne kadar sinirlendiğini bildiği için özellikle üstüne gidiyordu. “Seni var ya…” diye dişlerinin arasından söylendi.
Gökhan masum bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. “Hm beni var ya ne ?" “Allah'ım sabır versin bana!” Eylül tüfeği indirdi. Bakışlarını kaçırıp başını başka tarafa çevirdi. “Git kendi tarafına!” Gökhan, yerde bıraktığı sepeti aldı. İçindeki kapanlar birbirine çarparken Eylül'ün yanından geçmek üzere yürüdü. Tam yan hizasına geldiğinde durdu ve başını hafifçe ona doğru eğdi. Nefesini hissedebiliyordu. “Bir dahakine tuzak kurarken haber et. Beraber kurarız.” Eylül'ün gözleri yeniden parladı. “Git Defol! Dangalak ya!” Gökhan kahkaha atarak yoluna devam etti. "Ula, ne bağıraysun? Sabah sabah bütün ormanı ayağa kaldırdun!” Eylül, öfkeyle omzuna çarptı, hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Gökhan sendelememek için bir adım yana kaydı. Ardından arkasından giden kıza bakıp başını iki yana salladı.
“Allah'ın belası." Diye söylenişini duydu.
Gökhan'ın dudaklarında yeniden o bildik sırıtış belirdi.“Güzel kız ama. Siniri de pek güzel ha!”
Eylül uzaktan sesini yükseltti “Duydum seni!”
Gökhan'ın kahkahası ormanın içinde yankılandı. “Duy diye söyledum zaten!"
Eylül arkasına dönüp ona öyle bir bakış attı ki Gökhan, daha fazla konuşursa başına gerçekten iş açılacağını anlayıp ağzına fermuar çeker gibi bir hareket çekip omuzların silkti. Eylül'e kısa bir selam çaktıktan sonra tekrar aynı sırıtışla sepetini omzuna yerleştirip ıslık çalmaya yeniden başladı.
Karakaya'da Alkanlarla Demircilerin arasındaki düşmanlık yıllardır sürüyordu. İki taraf birbirine güvenmiyor ve her karşılaşma yeni bir tartışmanın fitilini alevleyebiliyordu.
Bölüm etkileşimi
