ZOR AMA GEÇİCİ YARINLAR

Vaveyla Yazarı: Yusuf Demirci

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: ZOR AMA GEÇİCİ YARINLAR

HANİ BİZ BİR BÜTÜNDÜK
SU İLE TOPRAK GİBİ
DÖKÜLDÜK DİLE DÜŞTÜK
BİR SOLMUŞ YAPRAK GİBİ
TANRIDAN DİLEĞİM BU
SEVENLER SEVİLENLER
YARINI BEKLEYENLER
OLMASIN BİZİM GİBİ
YARINLAR,YARINLAR
BİZİM DEMİŞTİN
YARINLAR,YARINLAR
BİZİM DEMİŞTİN
YAZIK OLDU YARINLARA
AVUNURUM ANILARLA
HANİ NERDE ÜMİTLERİM
HEPSİ SANKİ BİR RÜYA

Yazık Oldu Yarınlara- İLHAN İREM

Yazık oldu yarınlara, avunurum anılarla.
Hani nerede ümitlerim? Hepsi sanki bir rüya.

Yarın olmuştu, bugün de dünün yarınıydı. Ben ise dünün yarını olan bugünün yarınını yaşıyordum. Aklımda hep yarınlar olmaya başladı. Geçmişi unutmak zor; zor ama geçici yarınlar, yarınların acısı çekmeye başladım. Gelecek olan günlerin her dakikasını düşünmeye başladım. Ortaokulda yedinci sınıftaki Türkçe hocamın bir lafı hâlâ aklımdan çıkmıyordu: "Gelecek belki de gelmeyecek." Geleceğin gelmeyeceği endişesini aklımın ucuna bile getirmiyordum. Masamın ve yanımdakinin tadını çıkartıyordum.

Kalktım, yürümeye başladım. Ellerim deri ceketimin ceplerinde. İndim Taksim metro durağından, yürüyen merdivenlerden sakince çıktım ve Gezi Parkı çıkışından çıktım. Ağaçların arasından yürüyerek meydandaki su fıskiyesinin karşısındaki banka oturdum. Arkamda Taksim, önümde fıskiye ve çevremde ağaçlar vardı. "Yaşamak bir orman gibi kardeşçesine ve bir ağaç gibi hürdü." Çıkarttım pantolonun sol cebimdeki sigaramı ve çakmağımı. Paketin içinden bir dal seçtim ve parmağımın arasına koyup yüzüme doğru yaklaştırdım ve dudaklarımın arasına koydum. Sol elimle rüzgârı siper ederek çakmağımla yaktım. Çektim içime, ciğerlerim dumanla doldu ve ben geri doğaya üfledim. Boğazımın yanması benim nikotin ihtiyacım ve doğaya saldığım zararlı duman tamamen israftı. Bu davranışımın bir manası yoktu. Kendime bu acıyı daha kaç izmarite yaklaşan, biten sigara daha çektirecektim? O zaman bunu düşünmek yerine anı yaşamayı seçtim.

Ben sigarama devam ederken bir yaşlı amca yürüyen tekerlekli, tahta çay arabasıyla yanıma yaklaşarak "Çay içer misin?" diye sordu. Sigara boğazımı kurutmuştu ve midem sıcak bir şeyler içmek için beynime gerekli talimatı vermişti. Yine elimi sol deri ceketimin cebine attım ve sevgilimin hediye ettiği cüzdandan yirmi lira çıkartarak çayın o parkta beni bulması için gerekli ücreti ödedim. Onun da bir bedeli vardı: "Yarın ben içeyim," diye kaç ay öncesinden kesilip kavrulup paketlenmişti ve dükkânlara dağıtılmıştı. Yarın için... Yarın bir çay içmek veya satmak isteyen bir müşteri gelip alacaktı. Aldı da, onu demledi ve dün yaptı bunu. Bugün değildi. Yarın ben Gezi Parkı’na geldiğimde benimle buluşturmak için. Bunun edebî bir yanı yoktu çünkü çay gerçekten bayattı. Hayatımda hiç bu kadar kötü bir çay içmedim. Ne kadar kötüydü! Ağzıma aldığımda çayı iğrenç bir koku geliyordu, sanki çayla buluşması gereken kişi ben değilmişim gibi. Ama ben orada olmanın zorunluluğu için birkaç yudum aldım. Sonra bir daha sigara, sonra bir yudum daha... Bitmeyen sigaramı karton bardaktaki yarımdan biraz olan çaya söndürüp bankın kenarına koydum ve bir sigara çıkartıp bir daha yaktım.

O sigaranın tadı o çayla bozulmuştu artık, geri düzelmezdi. Yeni bir sigara yakıp keyfime bakacaktım ama aynı bankta değil. Kalktım ve güneş vuran fıskiyenin tam karşı tarafındaki banka oturdum ve bu sefer metro Gezi Parkı çıkışı tam karşımdaydı, yani Taksim'i önüme almıştım. Kötü tadı olan çayın acısını yeni sigaradan çıkartırken bir adam geldi ve elinde termos ve kek olan bir çantayla gelip "Çay içer misin?" diye sordu. O kadar çok çay içmek istedim ki o an... Tam zamanı gibi. Tam çay içmek istemem midemin ve beynimin bana gönderdiği frekans değildi de ruhumun demli bir çay içip güne başlama isteği gibiydi. Ona da ücretini ödeyip sıcak çayı içmeye başladım. Ve işte buydu istediğim çay. Çayı içerken sigaram bitmişti. Yeni sigara yakmayacaktım çünkü bu da bu güzel çaya ihanet olurdu. Onun onca yolu çekip beni bulmasına ayıp olurdu. Sigarayla ziyan etmek yerine yudum yudum içip tadını çıkarttım ve keyfim yerine gelmişti.

İki karton bardağı da aynı çöp kutusuna attım. Kim nereden bilecekti hangi çayın daha lezzetli veya daha kötü olduğunu? İkisi de aynı çöp kutusuna girmişti, ikisi de aynı karanlıkta duruyordu ve üstüne daha nice çöpler atılıp sıkışacaklardı. Ben biliyorum ya, benim aklımda, tadımda ya... Bu bile yeterli. Çok güzel bir çay içtim ve gidecektim. Aklımın bir köşesine çiviyle tutturdum. Bir gün o çivi pas tutup düşecek ve bu mısralara konuk olacaktı. Kazısaydım eğer o anı, bugün burada okumak yazmak yerine benim oradan geçerken "Burada da çok güzel bir çay içmiştim," cümlem olacaktı. Kötü olan çayı unuttum bile çünkü güzel olan çay her şeyi unutturdu.

Zor ama geçici yarınlar... İşte böyle güzel şeyler çıkacaktı ki karşımıza, tüm kötü tatları, anıları unutturacaktı. Ayrılıklar acısı, sevdalar imkânsızlıkları, maddî sorunlar ve cepte olmayan para, elde olmayan imkânlar ve sonuçları çok ama çok acı. Keşke hiç yaşanmasaydı. Peki, yaşanmasa bugünü, yani dünün yarınının kıymetini nasıl bilecektik? Nasıl zamanı durdurup anı yaşamayı bilecektik? Bilebilir miydik ki her nefes alıp verişimizde sağlıklı yaşadığımız için mutlu olabilir miydik? Zannetmiyorum. İnsanlar yarınların acısını çekmek için mücadele ediyorlar: "Yarın ne giyeceğim, ne yiyeceğim, nerede gezeceğim, nerede çalışacağım?" diye diye zor ama geçici yarınların sorunlarını bugün, yani dünden taşımaya başlıyor. "Silkin artık be! Bırak şu eteğindeki taşları, kafanı kaldır, bak etrafına." Yarın mecbur gelecek, yarın mecbur olacak. Kıyamet gelmediği sürece Güneş doğacak, gece Ay devralacak yerini ve yarın doğmak için batacak. Güneş kime sarı gözükecek? Bilim adamlarına beyaz. Ayrı kelimeler kullanıp aynı şeyleri seveceğiz, farklı konulara kızıp sinirleneceğiz ve yaşayacağız. Bugün gibi yaşamaya devam edeceğiz, dün gibi yaşadık, yarını bugünden yaşayıp bir daha ki yarın gibi yaşamayı ümit edeceğiz. Korkmayın, masada oynanacak daha çok kumar var, daha çok kişi var. Tadını çıkartın.

Gezi Parkı’ndan çıktım. İki seçeneğim varmış gibi hissettim: Ya Osmanbey, Nişantaşı tarafına yürüyecektim. Yokuş çıkıp sağımda solumda, orada vakit geçiren, kendini zengin zanneden, her günün telaşını yaşayan insanların yorgun yüzlerini ve sahte gülüşlerini görecektim. Sonra Osmanbey metrosuna geldiğimde binip geldiğim gibi gidecektim. Bunu beğenmedim, benim hiç hoşuma gitmedi. Arkaya döndüm. Arkada Taksim Meydan'dan başlayıp Galata'ya doğru uzanan caddenin tarihine kapılacaktım. Her yanımdan bu güzel sıcak bahar havasını birlikte soluduğumuz, aynı bedenlere sahip farklı ülkelerden gelen insanların yanından geçip gidecektim. Evet, onları bir daha görmeyecektim bile. Bunu söylemekten de sıkıldım zaten, sanki onlar beni bir daha görecekti. Bu cümleyi daha az dillendirmeye çalışacağım. Rutine dönmüştü artık. Aslında Taksim'den Şişhane'ye kadar uzanan caddeden kaç defa geçmiştim. Tekrar yapmanın bir manası yoktu.

Kimse de yoktu yanımda. Oradaki kiliseleri birine anlatamayacaktım. Oradaki tarihi kimseyle paylaşamayacaktım. Acıkınca bir şey yemek isteyince biriyle bunu düşünüp tartışmayacaktım. Hiçbir anlamı olmayacaktı yediğim yemeğin. Kalsın, istemem. Yanımda biri olması lazımdı. Bu kişi ama öyle alelade biri olmamalıydı. Zor ama geçici yarınlara birlikte hazırlandığım bir kişi olmalıydı. El ele tutuşunca konuşmadan hissedebileceğim biri olmalıydı. O kişi tanıyordum ama şimdi bir adım daha atmadan Taksim İstiklal Caddesi'ne geri döndüm ve çocukluk aşkımın yanından geçmek istedim.

Asi bir serseri gibi hemen Mete Caddesi'ne düştüm ve 76D kalkış Gümüşsuyu peronlarının yanından geçerek yokuş aşağı yürüdüm. İçimden yarınlar için plan yapmanın mutluluğu vardı. Ben yürüdükçe çocukluk aşkım, benim iyi kötü günümde hep yanımda olan Beşiktaş'ıma yaklaşıyordum. Işıkların kırmızı yanmasını beklemeden karşıya geçtim. Gelen giden yoktu, araba da geçmiyordu. Kendimi stadın kenarına attım ve Dolmabahçe'ye doğru yürümeye başladım. Ne kadar çok da yürüyesim varmış. Nefes nefese kaldım resmen. Taksim'in boğuk havasından uzaklaşıp denizin vermiş olduğu tuzlu, serin havayı çekmeye başladım. Stadı göz ucuyla kestikten sonra Beşiktaş Meydanı'na doğru Dolmabahçe'nin karşısından yürümeye başladım. Yürüyen gençler, koşan insanlar, yanından normal yürüyüş temposuyla geçtiğim yaşlı çiftler... Hepsi geçip gitti ama içimdeki "yarın yarın olma" duygusu geçmedi. Sanki gelecek için bir plan yapıp bir an önce geleceğin gelmesini bekliyor gibiymişim. O his bambaşka. Ümit etmek değil, umutla beklemek de değil. "Bir an önce olsun da yaşayalım o güzel günleri," der gibi. Sanki zamanım boşa gidiyormuş gibi, onca yolu boşa yürüdüm gibi hissettiriyor. Nasıl bir döngünün, sistemin içinde olduğumu bile çözemedim. O gün nasıl bir "Matrix" içinde sıkışıp kaldığımı yorgun gözler ve bitap düşmüş hâlimi ayarlar sonra aynada görünce anlayacaktım ama şimdi değil. Şimdi bu yoğunluğu içime atıp sürüklenmem gerekiyordu, herkes gibi. Kendimden bahsetmem, başkalarının da bu durumda olmadığını anlamına gelmiyordu.

O gün masada kumar çok sakin gidiyordu. Ne yüksek bahis vardı ne de yüksek kazanç. Sadece zamanın geçmesini bekleyip günlük oynadığımız kumarı oynayıp çekip gitme isteği olmuştu. Rutine bağlamıştık kendimizi ve bu durum öyle birkaç gün, birkaç hafta sürecek bir olay değildi. Her sevdiğimiz insanla kendimizi uzun süre bu "Matrix" dediğimiz sürece bırakırız. Yarınlar için hayal kurup bugünden endişesini yaşarız ve bu yıllarca sürecek olan sonu olmayan bir başlangıç. Bilmiyordum. Öğrendim ve zamanında öğrendim mi bilmiyorum ama geç değildi çünkü geç olsaydı o yolculuğu çok kötü geçirirdim. Gelgitlerim olurdu, yaptığımız şeylerden memnun olmazdık. Kavgalar ederken ufak ayrılıklar yaşayıp birbirimizi özlerdik ve sonunda yine aynı o "Matrix," yine aynı oyunun içine girmek için birbirimizi arardık. Çok seviyorsak, birbirimize aşıksak aynen de öyle oldu. Kopamadık birbirimizden. Yarının telaşını yaşadık, bugün kavga ettik ve sonra haftalar geçti, biz yaşadığımız telaşları yaşayıp geçmişte bırakmışız, kavgaları unutmuşuz ve yeni zor ama geçici yarınları düşünmeye başlamışız. Ben yorulmuşum, o güzelleşmiş. Ben yaşlanmışım, onun içinde yok olmuşum. O gençleşmiş, benim yanımda var olmuş. Öyle olmuş, böyle olmuş. Ne güzel ne de kötü olmuş. Olmuş olanı olduğu gibi hissederek birbirimizi yaşadık ve sevdik, sevildik birbirimiz tarafından.

Rutin olaylar yaşayıp takvimden günleri, haftaları sildik. İki yıl geçip su gibi aktı gitti. Sonra bir bankta oturduk sakince. Ellerimiz el eleydi ama gözler, gözlerimiz birbirinden kaçıyordu. Kaçmasın diye onun baktığı taraflara bakıp duruyordum, belki bakar diye. Bakmadı. Bana da bakmadı. Sonra bir iç çekip "Ne var?" diyerek bir bakış attı. Bu sefer de ben bakamadım. Ne olmuştu anlamadım, ne olacaktı bilmiyorum. İşte kumarın son hamlesi, ağır mağlubiyetlerin yaşandığı an veya kumarın devam edip edilmeyeceğinin belli olduğu an. Burada duralım. Burası zamanın durduğu en önemli anlardan birisi. Burada saati durdurup zamanı aynı noktada devralmak üzere başka bir pencere açıyorum. Yüz yıl elini tutarak bu zamanda kalabilirim ama bir dakika ilerisine gitmeye cesaretim yok. "Kal" demeye cesaretim var. Giderken seni tutmaya cesaretim var. Seni kaybetmemek için her şeye cesaretim varken kararını dinlemek için bir dakika ilerisine gitmeye mecalim yok. Kapatın tüm şehrin ışıklarını, bankın altında sadece bize aydınlansın sokak lambası çünkü orada onunla benden başka kimse yok. O kadar yalnızlığa yakın ve o kadar kendimden olan birisine yakınım ki bu şah damarı gibi bir şey. Her şey olabilecek bir durum. Boğazımdaki o damarı, o en önemli damarı korumak için yıllarca hiçbir şey yapmamışım ve şimdi olacak şeyler için onun narin, hassas olduğunu hatırlamak için çok mu geç kaldım yoksa daha vaktim var mı? Bundan sonra dikkatli olup o damarı korusam daha iyi olsa olmaz mı? O damar kanamasa da yanından sıyırıp geçse sözlerin. Bir şansım daha olsa, bir kez daha dokunsan o güzel narin ellerinle benim boynuma ve bende senin gibi olan o şah damarını bu sefer daha fazla önemsesem. Ne masa kanlar içinde ne ben sensiz kalsam. Kırılan kalbini onarmak için geldiğimizi düşünmem. Bu noktaya en iyimser sonuç belki de bunun için buradayız ve ben fazla endişe ediyorum ama hislerim beni yanıltmıyorsa bugün burada o zamanı durduruyorum. Nokta.

Zor ama geçici yarınlar

"Bul beni, arıyorum seni, dön geçmişe, tut bırakma beni."

Şimdi gelelim İstanbul'da kumar mevzumuza. Anladınız mı konuyu, nasıl her dakika, her saniye kendi hayatımızla kumar oynadığımızı? Yerinde kaybetmedikten sonra kazancın ne anlamı olabilir ki? Elinde 4 as diyelim. Birinin elinde Royal Flush olmadığını nereden biliyorsun? Kazanç sen kaybetmedikçe mutlu edendir. O yüzden sevdiğinizi kaybettiğinizde önceki kazançların bir anlamı olmuyor ve masadaki oyun çöp oluyor, tadı tuzu kalmıyor. Seviyorsan yavaş yavaş onu kazanıp saklamalısınız mutluluğunuzu. Bahislere yansıtıp yüksek yüksek oynamayınız. Bir gün şans tersine döner ve bu sefer siz başa bile dönemeyecek yorgunlukta masada bir başınıza kalırsınız. Elinizde önceki ellerden kazandığınız yüksek bahisler ama çevrende bunu tekrar yaşayabileceğin bir sevgilin olmaz. O yüzüne yarını düşün ve sevgiline bugünden kıymet ver. Dünü çöpe at ne kadar aklını karıştırsada yaşananlar. Yeni mutluluklara yelken açmak için eski bahislerini boşver. Onunla yaşayacağın yeni oyunlara hazırlık yap ve sev, çok sev onu. Kimseye bırakmadan sev. Öp, kokla, dokun. Kalbine dokun kelimelerinle, aklına dokun sözlerinle, eline dokun elinle. Sen zor ama geçici yarınlarsın. Savaş. Savaşırken kaybet çünkü sevdiğine yenilmek kadar güzel bir galibiyet yok.

Zor ama geçici yarınlar

"Yine, yine en başından yürüyorduk bir yerlere yetişmek için. Başka biri gibi yürüdüm, yürüdüm ve kendimi başka bir kumar masasında buldum. Çok, çok fakir bir mahalleydi, gecekondu. Nasıl geldim buraya, niye geldim, bilmiyorum.

Düşünüyorum, kafayı yiyeceğim neredeyse. Beynim bulanmaya başladı. Hava zaten kararmıştı, eve gitmem gerekiyordu bir an önce. Şu pislik çukurundan çıkıp kendimi kurtarmam gerekiyor. Bir sağa bir sola şaşkın bakışlarla bakıyordum. Gözüm loş yanan sokak lambasına çarptı. Sarı ışık sokağın belli bir yerine kadar aydınlatıyordu. Az ileride, önündeki sokak lambası kadar yanmayan bir lamba vardı. Yanıp sönüyordu, yanıp söndü, yandı bir süre daha, sonra komple söndü. Şimdi o sokağın o bölümü daha karanlıktı. Tekrar tamir edilene kadar da sabah güneş doğana kadar yapayalnızdı. Çare yok, bozulmuştu. Kendine gelmesi için biraz dinlenmesi gerekiyordu. Kafasını toplaması lazımdı. Bu yaşananlar ona zaten ağır gelmişti. Şimdi kendi yaşadığı ağır mevzuları düşünüp kabullenme aşamasını çoktan geçmişti. Artık dinlenme saati gelmişti ama neredeydi burası? Neresiydi? Hangi şarkı, hangi düşünce bu sokağa attı bu sokak lambasını buraya? Neden evimin dibinde düşünmedim bunları? Neden sevgilimin kapısının önünde düşünmedim? Neden bir parkta, bir kafede, bir yolda, herhangi bana tanıdık olan bir yerde değildi de bilmediğim, evimden ve tanıdığım insanlardan uzak bir yerde kaldırımın köşesinde, üstümde deri ceketim ile oturuyordum? Neyse ki fiyakalı kıyafetlerime nazaran tıraşım bok gibi olduğundan serserilerin beni gasp etmesi zordu. Bakmayın böyle düşünceli biri olduğuma. Hayatımın bu zamanına kadar büyük bıçaklı bir kavgadaki iki ana karakterden biri de olabilirdim. Ya bıçaklayıp cezaevine düşen cahil suçlu biri ya da o bıçak darbesini yiyip arkadaşlarına vicdan azabı bırakıp, ailesine elveda bile demeden bu dünyadan göçüp giden bir dostuma da benzeyebilirdim. Allah rahmet eylesin, mekânın inşallah cennettir dostum. Yani genelde hep böyle olur diye tahmin ediyordum ama hayat işte, yaşamak için hayatta bıraktı bizi. Zor zamanlar geçirerek acılara göğüs germeyi öğretti. Ne yapalım, biz de sisteme yenik düşerek devam ettik bugüne kadar.

Hava fena soğudu, rüzgâr da çıktı. Şimdi içsel düşüncelerimden daha kuvvetli hayatta kalma güdülerim devreye girdi. Artık o sokağa tekrar baktım. Bir sağa bir sola... Gecekondundan çıkan o sisli dumanlar, iki üç katlı evlerin dışı sıvasız halini gördüm. Gerçekten artık görme güdüm açılmış gibiydi. Kafamı nereye çevirsem bir şeyler görüyordum. Cebimdeki sigaraya uzandım. Son dal.

Son dalım kalmıştı. Yaktım ve sokağın başındaki ışığa doğru yürüdüm ama önce sigaramı bitirdim. Tüm yoğunluğu ve kafamdaki düşünceleri sigaramın izmariti ile birlikte o oturduğum yere bıraktım, tam oraya, ne sağa ne sola, tam olması gereken yere. O iki dakika içinde düşünebildiğim kadar çıkış yolu aradım hem o pis mahalleden hem de beynimin etrafını saran o düşüncelerden, kararmalardan, dertlerden, sıkıntılardan. Son dumanı içime çektim ve izmariti sakin bir şekilde parmaklarımın arasından düşürdüm ve ayağımla ezdim. Sigara sönmüş, içim ürpermiş ama rahatlamıştım. Orada bıraktım beni, bir tane ben bıraktım oraya. Geri dönüp almayacaktım. Her seferinde orada duracaktı. Kimse onu oradan kurtarmaya gelmeyecekti, hatta kendisi bile kendini kurtarmayacaktı. Orada yaşamaya mahkûm kaldı ömür boyu, ölene kadar. Her gece orada var olup gün doğumuna kadar dönüp duracaktı. Vicdan azabı çekecekti. Acılar onu yıllar içerisinde bir deri bir kemik haline getirip kemirecekti. Düşünceleri dış hayatı merak edecekti, insanları nasıl mutlu yaşadıklarını falan... Hepsini merak edecek ama hiçbirini öğrenmeye cesaret edemeyecekti. Sebebini de bilmeyecekti. Ya ben ya o orada kalacaktık. Ben şeytan ile bir kürdan çekmece oynadım. Kısa kürdanı çekersem kalan ben olacaktım, uzun kürdanı çekersem cesaretimi yanıma alıp kendimden bir parça oraya bırakacaktım ve en büyük cesareti gösterip o halime acımayıp çekip gidecektim. İnsanın kendinden bir parça unutması, bırakması, yok etmesi ne kadar acı bir bilseniz. Sanki ateşte bir demir yakıp yakıp sonra demire çekiçle vurup dövüp şekil vermek gibi bir şey. Böyle için yanacak, "Keşke daha sert beni dövüp bir anda suya soksa!" diye rahatlama isteğinin, kendinle işin bitince o demirin istediğin şekli aldığında artık o demiri tutan elin de rahatlamasıdır bütün olay. Bittiğinde demir şekil almış, elin artık yanmıyor ve cesaretini alıp eline dönüp arkana gidecektin. Şeytan tam bana uzatırken o kürdanları, cebimdeki çakıyla şeytanın kolunu kestim. Uzun kürdan da kısa kürdan da şeytanın eli de bende kaldı. Size savaşçı olduğumu söylemiştim, kolay kolay pes etmem. Cesaretimi yanıma, o halimi de tam izmariti attığım yere gömdüm. Şeytanın elini de deri ceketimin cebine koydum ve orada işim bitti artık. Tüm acıları bıraktım. Ne yapacağımı çözmüştüm. Sahte bir dünyanın içinde sahte bir el ile oyun oynayacaktım. Masada kumarı şeytanın eliyle oynamaya karar verdiğimde benim için iyi olacak sanıyordum ama maalesef bu, hayatımda verdiğim en kötü kararlardan biriydi. Nefes alamayacak hâle gelecektim, susuzluktan ölecektim, aşk şarabına hasret kalacak ve mutluluk kusacaktım ilerleyen oyunlarda.

Kendimi oraya gömdüm ve bu da en kötü karardı. O beğenmediğim pis mahallenin tüm kötü huylarını içime aldım. Kendimi oraya gömerek kendimi yok edeyim derken, o sokağın tüm pisliğini üzerime örtmüşüm. Anlayamadım. Ben varoşluktan kaçarken, istemeden tüm varoşluğu ip takıp gezdirmişim peşimde; sokak sokak, ev ev, diyar diyar.

O sokak başında yanan ışıklara doğru ilerledim. Tekel bayiden bir paket sigara daha aldım ve adamdan taksi çağırması için rica ettim. Adam önce bana metronun yerini tarif etti, "Hızlı olursan yetişirsin," dedi son saat metrosuna. O an anladım ki bulunduğum yerden metroya kadar acele etmeyecek ve o koşuşturmaya bir daha girmeyecektim. Kendisine teşekkür ettim ve taksinin gelmesini beklerken kapının önünde bir sigara daha içtim.

Kafamda artık bazı şeyler oturuyordu. "Tamam, tamam," diyordum, "Bu kadar koşmayacağım, bu kadar yorulmayacağım."
Taksiye binip evime gideceğim. Saat de zaten 12'ye geliyor, yeni güne evimde başlayacağım, ev sandığım yerlerde değil. Kafam zaten dumanlı. Alkol almamak için yıllar önce verdiğim sözü tutuyordum hâlâ. Bir akşam o söz de yalan olacaktı tabii. Neyse, taksi geldiğinde evimin adresini söyledim. Şaşırdı, "Ne işin var burda?" dedi, "Taa ebesinin nikâhında bu saatte zaten metro otobüs de bulamazsın," diye öğütler verince karşılık olarak, "Zaten o yüzden seni çağırdım ya," dedim, "Kafam çok dolu, sessizce gidelim," dedim ve evime doğru sürmeye başladı. Yolculuk sırasında "Ücretli yoldan gidelim mi?" falan gibi söylemlerde bulundu. Tek istediğim eve bir an önce gidip kendimi yatağa atmaktı. O yüzden "En hızlı neresiyse ordan git," dedim. Kırk dakika sonra evdeydim. Yolda yolu düşündüm. Yol neydi, ben kimim? Artık cebimde kumardan kazandığım paranın değerini bilmeyip, har vurup harman savurma içgüdüsü ile hareket ediyordum. Gözümün önüne o parayı kazanırken ki zorlukların hiçbiri gelmiyordu. Sadece dinlenmek ve yorulmamak istiyordum. Elimi artık kaldırmayacaktım, sesli konuşmayacaktım. Değer verene değer verecektim. İstenmediğim ortamlarda istenmediğimi anlayınca sessizce çekip gidecektim. Ne onlara açıklama yapacaktım ne de yalan bir bahane sunup kendimi açıklayacaktım. Sadece çekip gidecektim. Bir nevi de kaçacaktım. Kalbimden başlayan ağrı tüm boğazımın etrafını sarıp beynime acı çektiriyordu. Kafam yerinden çıkacak gibiydi. Tüm bunlar yaşanırken midemde en ufak bir ağrı belirtisi yoktu. Şaşkındım. Her zamankinden daha iyiydi. Savaşın ortasında beni yalnız bırakmadı ama bu sefer de diğer organlar iflas vermek üzereydi. Gözüm uykusuzluktan hemen kapanıyor, ellerim nikotin yokluğundan titriyor, bacaklarım sıcacık evde olmama rağmen üşüyor gibiydi ve beynim tamamen işlevini bitirmişti. Kendimi kumar masasında bile bulamıyordum. Sevgilim benden uzaktı, ben sevgilimden uzak. Araya mesafeler değil kırgınlıklar girmişti ve çıkış yolu çok zor gözüküyordu. Sakin kalıp her şeyi düzeltmem lazımdı. Hafifçe yataktan doğruldum ve aynada kaç gündür kendimden kaçıyordum, bir bakmak istedim. Elimi yüzümü yıkadım ve göz göze geldik. Hafif ağlamalı gözler, hafif yorgun gibiydi ve göz altları siyahtı, sanki morarmış gibi. Neyse, çok fazla da bakamadan tekrar yatağa düştüm. Ye, iç, yat, uyu. Başka bir şey yoktu. Bu muydu savaşçı? Bu muydu şeytanın elini kesip kumar masasında oynatacak olan? Hani nerede o savaşçı? Ne oldu bir anda bu çocuğa? Hiçbir şey konuştuğumuz gibi gitmiyor, hiçbir şey olması gerektiği gibi gitmedi. Hep bir yerden birileri çıkıp durdu, bize engel oldu. Ne yapmak istesek hep köstek oldular. Nedir bunun sebebi? Bir anlam, bir cevap bulmak istiyorum. O gece o taksiyle eve geldikten sonra neden bu kadar tembelleştim? Neden kendime sormuyorum? Artık kendimi sorguluyorum. Bunun sebebi ne, nedir? Sonunda bir çözüm yolu bulmak istiyorum.

Çekmediğim acıların kefareti mi bu, böyle mi cidden? O gün orada kendimi o pis mahalleye gömdüm diye üzerimde ölü toprağı gibi ağırlık oluşmuştu. Nefes alamıyordum neredeyse. Kalktım, soğuk bir duş aldım hasta halimle ve dışarı balkona sigara içmeye gittim. Geri döndüğümde üstüme iyi bir pijama, üstüne tişört giydim. Tişörtün üstüne iyi, kalın, tüylü bir kazak giydim. Ayaklarıma da uzun bir çorap geçirdim, terlik de giydim. Saçımı sağa doğru taradım ve artık yeni bir oyuna hazırdım. İstanbul'da kumar nasıl oynanırmış herkese gösterme zamanı. Kurt biraz zor toparlanır ama toparlanınca da yapılanları unutmadığı için intikam almaya gelir. Benim almak istediğim bir intikam yoktu ama elinde olanları alacağım çok kişi vardı. Artık mutluluk bahisleri masada daha da yüksekten oynanıyordu çünkü zor günleri atlatmıştım. Yeni bir işe başlayıp güzel para kazanmıştım. Sevgilimi de tekrar yanıma alıp her şeyi yoluna koymuştum. Sırada sadece kumarda kaybetmemek vardı. Sürebildiği kadar uzun sürecekti bu kumar. Kimse ne kazandığımı ne kaybettiğimi bilmeyecekti. Uzun ve sessiz bir kumar olacaktı."

Olacaktı olmasına ama kararsızlıklar, insanı umutsuzluğa iten başarısızlıklar hepsi bir araya gelip karşına durunca işin rengi değişiyor. İstanbul'da kumar... Ah, ne ehemmiyeti var işin, uğraşın? Dur, beynini bir hesap makinesi gibi kullan. Yüzünü en iyi rol yapan oyuncular gibi durmadan değiştir. Sanki başka kimsenin derdi yokmuş gibi kendi derdini büyütebildiğin kadar büyüt, sonra onu taşımaya kalk, altında ezil. Var, bunların hepsi var. Neler var mesela neler, bir bilseniz!

Bir ara bir anneyi de düşün: Sabah kalk, çocuklara kahvaltı hazırla, sonra kocana. Onlara güler yüzlü ol, aslında hiç mutlu değilken. Sonra kalk, dinlenmeden evi temizle, çamaşırları yıkamaya, bulaşıkları makineye at, çıkart, bitince diz yerlerine. Evi temizlerken canın sıkılsın, kimseyle konuşama. İçten içe ruhsal bir çöküş yaşanıyor İstanbul'da hemen hemen her evde. Ama biz bu durumu gelenekselleştirdiğimiz için, bizim için, yani erkekler için bir önemi yok. Bu kadar haysiyetsiz bir varlığız biz.

Sonra akşam oluyor, akşam yemeği, çayı derken, hayatınız boyunca bu döngüde olduğunuzu düşünün. Fare gibi deneyde hissetmez misiniz? Nereye kadar bu acı, nereye kadar bu ızdırap? Annelerimize iyi davranmaktan çekinmeyelim, belki şımarabilirler. Olabilir, ilk defa hayata geliyorlar sonuçta, olacak o kadar. Biz insanlar her şeyi çok mu doğru yapıyoruz, arkadaşlarımızın yanında çok mu olgun davranıyoruz? Sadece iki şaka, şımarmamıza yetiyor, artıyor bile.

Annelerimiz ve evlenen kadınlar oynadığı en büyük kumar, eşlerini doğru seçebilmesidir. Bu, işte hayattaki en büyük kumardır. Yapacağınız bir yanlış, tüm hayatınıza bedel olacaktır. Sizi elde edebilmek için kırk takla atan erkekler, evlendikten bir süre sonra "bol" (bencil/ilgisiz?) gibi davranmaya başlayacak. Bundan sonra ihtimaller var tabii: Düzgün eğitim almış ve kendini sizin yerinize koyabilen biriyle evlenirseniz, empati yeteneği olan biriyle yaşarsanız, çektiğiniz acıları her ay olan regl ağrısında yanınızda da olabilir. Size hayatı zindan da edebilir. Her ay size bu acılı günde yardımcı olmak yerine, çocuk yapıp iki üç tane sonra sizin organınız hakkında yetki sahibi olacaktır ve çocuk yapmak istemeyecektir. Siz de bu durumu normal karşılayıp ortak bir kararmış gibi organınızı çocuk yapmamak için birtakım faaliyetlerle durduracaksınız.

Sonuç ne mi olacak? Çok basit: Siz çocuklarla bir ömür harcarken kocanız her gece çocuk endişesi olmadan tüm günün stresini seks yaparak atacak. Böylece tebrikler, hayvandan bir farkınız kalmayacak. Artık kumar masasında bile değilsiniz, kurpiyer bile olamayacaksınız. Oyunda olan kocanız ve çocuklardır. Onlara hizmet etme vicdanı ile "onlar benim ailem" sloganını atıp kendinizi rahatlatacaksınız. Ne kadar acımasız bir durum, değil mi? Ne kadar canice!

Peki, bunu milyonlarca kadına yapıyorlar desem ve "matrix"teki kurala uymayanları dışlayıp toplumun dışına atıyorlar desem? Daha da acımasız, durumu biraz daha acımasız hale getireyim: Kadınlara tecavüz, taciz olayları artarken aynı hemcinsleriniz sizi giyiminizle, makyajınızla suçlayacak. Gerçekten asıl kumarın ne olduğunu anladınız mı? Kadınlar, kadınlarımız, kızlarımız şu hayata geldiklerinde herkesten çok kumar oynar ve herkesten çok acı çeker. Hem fiziksel hem duygusal. Bunları anlatmak benim için kolay. Peki, anlamak? Bunları yazarken içimdeki vicdanımın, merhametimin, gözlerimden akan yaşların hesabını kim verecek? Devlet mi, millet mi, din insanları mı?

"Zor ama geçici yarınlar" sözü kadınlar için değildir. Kadınlar için bu sözü söyleyecek cesaretim yok. Üzgünüm. "Erkekler bir şekilde halleder" lafını da sevmem. Halledemiyoruz, kimse halledemiyor. Ama kadınlar "zor ama geçici yarınlar" istemiyor. Kolay, sakin bir hayat istiyorlar. İstediklerini yapmak istiyorlar. Herkes gibi cinselliğe kapılıp gitmek istemiyorlar. Özel hissetmek istiyorlar. Belki de yanılıyorum. Kadınlar hakkında böyle kesin ve genel konuşmak bana yakışmaz. Bir kadının ağzından dinlemekle de her kadın aynı şeyi hissetmez. Ama şurada şunu atlamayalım lütfen: Herkesin hayatı farklı olabilir ama acıları aynı. Bizi birleştiren nokta da bu. Bir kadın taciz ediliyorsa, benim sevgilim de taciz edilebilir ve bu durum hepimizi ilgilendiriyor. Biz bu durumun böyle olmasını istemediğimiz için burada haykırıyoruz. Kadınların bu kumarda yalnız olması, erkeklerin yararına, onların zararına. Kadınlar birlik ve beraberlik içinde bu kumarı yıkmaya ant içtiler.

Feministler diye adlandırılan bu gruplar erkekleri sevmemelerinin bir sebebi var. Bunu yargılamıyoruz. Sonuçta bir kadını erkek taciz edip tecavüz ederken, bir erkeği de bir erkek taciz edip tecavüz ediyor. Bu karşılaştırmada neyin ne olduğunu biliyoruz. Ben burada gerçekleri yazıyorum. Erkeklerin hayvanlara bile yaptıkları ortada. Kadınlar da suç işliyor. Ama burada anlatmak istediğim şey istatistikler çoğunluk erkekleri gösterirken, hele ki İstanbul'da, nasıl olur da kadınlar savunulmaz? Adalet ve yasaları sunan kadınlar ve erkekler nasıl olur da insan hakkının en temel ihtiyaçlarından biri olan korunmak istemesi neden bu kadar zor olabilir? Şiddet için alınan önlemler neden bu kadar az olur? Aklım fikrim almıyor.

Sonra düşününce oturuyor aslına: Hepimizin bir kumar masasında olduğumuzu söylemiştim. Eğer ki adalet ve hak talep ediyorsak, oturduğumuz masanın sahipleri bundan tedirgin oluyor ve sistemden sizi kaldırıp o masaya başkasını oturtuyor. Böylelikle kumarhane sahipleri kaybetmiyor. Kaos olduğunda para ve can kaybediyorsunuz. Mutlu olduğunuzda başkalarının kaybettiğini düşünmeden mutlu oluyorsunuz, kendinizi onun yerine koymuyorsunuz. Ve kumarhane sahiplerinin hoşuna giden de bu aslında. Herkes kumar oynamayı bırakıp birlik beraberlik içinde olsa ne güzel olur, değil mi? Kaybettiğimiz için böyle konuşuyoruz. Daha dün o masada mutlu anılar biriktirirken kimse umurumuzda olmuyordu, devrimcilik gibi şeyler aklımızın ucundan geçmiyordu. Bugün haklarımızı savunun sayın kumarhane sahibinin yardımcıları, yarın kendi başlarına gelmeyene kadar bu kumarı oynatmaya ve bizi bir yarış atı gibi koşturmaya devam edecekler. Bunu sabaha kadar anlatsam aynı. Siz demek istediğimi anladınız.

"Zor ama geçecek yarınlar"... Sen, ben, biz, siz, onlar, hepimiz nefes alıp verdikçe bu kumar masasındayız. Nefesimiz bitinceye kadar düşünüp, konuşup, karar vereceğiz. Kaybedeceğiz, kaybedeceğiz ve kaybedeceğiz. Ben bu kumarda kazanan görmedim. Asıl kazanan kumarı oynatan veya hiç oynamayandır. Peki, hiç oynamamak mümkün mü? Kimbilir, belki mümkündür. Bu "matrix"ten çıkış yolunu tavşan deliğinden geçerek arayacağız. Ya toprak altında kalacağız ya da özgür olacağız.

Zor ama geçici yarınlar
Yazık oldu yarınlara, avunurum anılarla
Hani nerede ümitlerim, hepsi sanki bir rüya
Zor ama geçici yarınlar