1. bölüm / 6
İSTANBUL'DA KUMARSON OLAMAYAN KUMAR
Bölümler 6Şu an: SON OLAMAYAN KUMAR
Son sigarasından son nefesini aldı ve kasvet dolu havaya bıraktı. Havada, onu bitirmek isteyen doymak bilmez insanların hasetli bakışlarının boğucu ağırlığı vardı.
Sarı izmaritli sigarasını sağ eliyle küllüğe bastırarak söndürdü. Sol elindeki kartlara bakmaya çalıştı.
Gözleri dolmuştu. Kartları masaya koymaya cesaret edemiyordu. Kazandı mı, kaybetti mi bilmiyordu. Sanki hiçliğin içinde kaybolmuştu.
Gözlerini kapattı. Hayatı baştan sona gözlerinin önünden geçmeye başladı.
İstanbul'da Kumar: Son Olmayan Kumar
Hayatımızın her anında kumar oynarız, oynadık ve oynamaya devam ediyoruz.
Elimize geçen üç kuruş paranın hiç bitmeyecek zevkine kapılıp;
zevküsefaya katıyoruz ve dünü unutup geleceği yok sayıyoruz, tıpkı bugün gibi.
Ah, bugünü yaşamak ne kadar önemli, aynı aşk gibi.
İlk aşkımızı yaşarken, zamanın ve paranın ne kadar önemsiz bir detay olduğunu varsayarız. Çünkü zaman, mutluluk içinde, kıymetini bilemeden su gibi akıp geçer ve bize de sadece yaşamak kalır. Aynı şekilde parayı da "yine kazanıp, yine harcarım" kafasında bir sağa bir sola savururuz.
Şu dünyaya zaten mutlu olmak için gelmedik mi? Nefes alıp verdikçe iki gün mutlu olmayalım mı? Neden? Zaten insanlık bunun üzerine kurulmadı mı? Dinler, siyasetçiler, diplomatlar; hepsi bizim mutlu olmamız için uğraş veriyorlar, değil mi?
Güldürme beni. Mutluluk bir çift göz ile göz göze gelmek,
ellerini tutmak, nefesini nefesinde hissetmek, her gün, her saniye yan yana olmayı istemektir.
İstedik, değil mi? Sabah, öğle, akşam kumar oynadık hayatımızla. İlerleyen saatlerde akşam olmayacakmış gibi güneşi hissettik iliklerimizde. Hiç güneş batmayacakmış gibi sahilde el ele yürüdük. Hiç üşümeyecekmiş gibi kıyafetlerimizi çıkartıp seviştik. Kumar oynadık hayatla, sanki hiç kaybetmeyecekmişiz gibi. Size kimi, neyi anlatacağım ki? Yaşandı bunlar: Acı acı, tatlı tatlı gülerek, oynayarak... Silahın ucunda olduğumu bilmeyin; çünkü silah, ondan ayrılmaktı, ondan vazgeçmekti. Ben ise barut gibi, onun ateşinde hemen yanardım. İstanbul'da kumar.
Sigaramı elimde tutmuş bir vaziyette arabanın ön sağ koltuğunda gidiyordum. Yolumuzun bitmesine çok az kalmıştı, hissediyordum. Oradaki amacımın sadece aracı olup onların işlerini bitirmesine yardımcı olmak için götürüldüğümü anlıyordum. İşte o an, orada olmak mühim değildi, çünkü benim gibi bu işi yapacak binlerce kişi vardı İstanbul'da. Orada olmayı isteyen kişi bendim; oradaki varlığım tamamen benim seçimdi. Hayatın sürdürülebilirliği için kendime bir iş bulmam gerekiyordu ve bulmuştum. Azıcık da olsa beynim çalışmasın diye sigaraları peş peşe yakıp ciğerlerime, beynime, kendime zarar veriyordum. Peki ne için? Hiç sevmediğimiz işleri yapıp zevk alıyormuş gibi gözükmek için. Başka ne için olabilir ki? Zevkten içmiyorduk sigarayı. Nefesim kesilmeye yakın içmeyi bırakıyordum zaten, nedeni ise hayatta kalmaktı. Bir sigara daha içsem midem bulanacak ve kusmaya teşebbüs edecektim. Gerek yoktu. Acı çekmek güzeldi ama bu denli bir acı çekmek için neden yoktu. Acıların nedenini de kendimiz oluştururuz, çekeceğimiz kadar üzülmeyi de kendimiz sınırlarız. Benim acım, örnek veriyorum, evladı ölen bir anne babanın acısına denk mi? Onlar sigarayı çekerken, ciğerlerine, yaşadıklarına pişman gibi çekiyorlar. Ben ise yaşamaya ümit edip, var oluşumu göstermek için para kazanıp, bugünü yaşamaya çalışmak için nasıl bir kumar oynadığımı anladınız mı şimdi? İstanbul'da herkes aynı kumara oturmaz, aynı kumarı oynamaz, aynı acıları çekmez. İstanbul'da herkesin kumarı kendine özeldir ve acılarını farklı çekerler. Herkes ölümü bekleyen bir kuş gibi kenardan ölmeyi bekler ama ölüm onu görmez bile. Çünkü isteyince ölünebilecek kadar aciz durumda değiliz. Bu İstanbul'da, kumarda her şeyi başarabileceğimiz umudunu sırtlayıp her gün o kumar masasına oturuyoruz.
İşim bitti. Şimdi iki saatlik o uzaktaki evime gitmek için metro, metrobüs, dolmuşa bineceğim. Bunun düşüncesi bile insanı yoruyor. Vücut hitap düşmüştü, zaten ayakta duracak gücüm bile yoktu neredeyse. Araba beni metroya bıraktığında artık yola koyulma vakti gelmişti. Önce akbilime iki yüz lira attım, metro ve metrobüsü kullanmak için. Yürüyen merdivenlerden inerken hep aklıma şu gelir: Şu arada eve gidene kadar gördüğümüz insanların hangisi yarın yaşayacak, hangisi yarın mutlu olacak veya mutsuz olacak? Bir saat sonra belki de çok önemli bir haber alacak, bir yıl sonra İstanbul'dan çıkıp gidecek. Yanlışlıkla omzumu çarptığım adam bugün geldi belki de İstanbul'a. Gideceği adresin doğru yolda olduğunu düşünerek ama içinde "Ya yanlış gidiyorsam?" şüphesiyle yürüyerek durgun bir tavrı vardı. Yani benim omzuna çarpışım, onun için küçük, küçücük bir detay bile değildi aklında ve fikrinde. Onun sadece varacağı yere bir an önce gitmek vardı. Onun kumarı da kaybolmamaktı. Tıpkı bizim, İstanbul'da her yeri biliyormuş gibi iki duvar arasında sıkıştığımız gibi, amacımız kaybolmamaktı. İstanbul'u adım adım bilmek ve görmekti. Ne oldu şimdi? Aynı ev, aynı iş, aynı insanlar ile ömür çürütüyoruz. Bu kadar ne risksiz bir kumar\! Ne kaybedebiliriz ki bu düzenekten? Sadece hayatımızın en önemli yıllarını insanlara hizmet ederek satıyoruz. Sonra para diye bir şey alıp o insanlara daha çok hizmet etmek için kendimizi geliştirip büyüyoruz. Çünkü daha fazla para kazanıp daha fazla gelişmek için rakiplerimizi tek tek eleyerek sistemdeki en iyi kumarbaz olma çabasındayız ve sonra puf, kumar bitene kadar bu yarışta yok olduğumuzu anlayamıyoruz. Adım adım gidiyorum eve, adım adım. Her adımımda bir şiirimde bahsettiğim gibi kaldırımların üzerinde insanlar yürüyor; sokaklarda mutluymuş gibi yapıp hiç mutlu olmayan insanlar... Çok sağlam tüyolarım var aslında bu kumarı kazanmak için. Bir söz vardır ya: "Kumarı oynayan değil, oynatan kazanır." İstanbul'da o iş öyle olmuyor ama başka şehirde olabilir. İstanbul'un kendisi kumardır. Her kart çekilişinde kazandığını ve kaybettiğini düşünürsün, ta ki elin ortaya çıkana kadar. Dövüşler de böyledir. Kaslar, güçler, gösteriş hareketleri nereye kadar? Ringe çıkıp hakem "Başla" diyene kadar. Sonra kimin gücü kime yeterse... İstanbul'daki kumar da aynen böyledir: Kimin gücü kime yeterse... Metroda yüzler, metrobüste istenmeyen temaslar, dolmuşta ise bir an önce inme umuduyla çekilen, hiç istemediğin insan kokularıyla mücadele edersin. Eve yaklaştığında yaşadığın küçük çaplı mutluluk sana o yaşadığın zorluğu unutturmaz; çünkü bir daha ki gün aynı olayları yaşayacağını bildiğinden, bir an önce dinlenme arzunu yerine getirmek isteyeceksin. Ve düşünün: Alıp yemeğini yedikten sonra aklın sadece sabahtan beri oynadığın kumarın cebine giren üç kuruşun sessiz, sakin huzurunu yaşamakla meşgul olacaksın. Sonra bir gün, hangi gün olduğunu bilmeyeceksin bile, hatırında kalmayacak, banyoda aynanın karşısında bulacaksın kendini. Birçok defa bazen sınırlı bir şekilde iki saniye bile kendinle göz göze gelemeyeceksin ve havluyu yüzündeki yapışmış suları silip çıkacaksın balkonda bir sigara içmek için. Sonra bir gün yine aynı senaryoda yüzüne bakacaksın: Sakalların uzamış, saçların dağınık, aynı ışık tonu ama sana hafif loş gelecek. Ne için mücadele ettiğini anlayıp kendini toplamak için yeminler edeceksin ve yine kendini orada terk edeceksin. Bu sefer de kendinle baş başa kalamadın çünkü kendini o şekilde görmeye hazır değildin. Kumarın bittiğini kabullenmiyordun ve aynı hırsla oturup masada oynamaya devam ediyordun. Buradaki kumar, yaşama hevesiydi. Yaşamak istiyordun. O kötü günleri atlatıp, sanki yokuş çıkıyormuşsun da birazdan düzlüğe gelip rahatlayacakmış hissine adım adım yaklaşıyormuşsun gibi elinden geleni ardına koymuyordun. Ama bu da bitecekti. Sadece yaşanması gereken, sana ders niteliğinde olan olayları yaşamamıştın. Şu anki hırsına kapılıp kendini zamanın akışına bırakmıştın. Bir şeyleri geç fark etmenin acısı farklıdır. Bir gün lavaboya elini yıkamak için gideceksin ve çıktığında "Ah ulan, elimi yıkamadım\!" deyip geri dönebileceksin. Bir günde ise ellerini yıkamak için girdiğini hiç fark etmeyip, dakikalar sonra belki de saatler sonra hiç elini yıkamadığını fark edeceksin. O aradaki geçen zamanın, yaptığın faaliyetlerin elini yıkamadan olduğunu bileceksin. İş işten geçmişti. Tam o anda oturup ağlayacak mısın, hüzünlenecek misin yoksa elini yıkayıp hayatına öyle mi devam edeceksin? Toparlanmak ne kadar zor bilir misin? Bir şeyleri geç yoluna sokmak, geçmişteki yaptığın hataların üzerini örtmez. Aynı şekilde içindeki buruklukla yaşamaya devam edersin. Lakin ellerin temiz bir şekilde veya aynı hatayı bile bile yaparsın ve sonunda kumarda kaybedersin. Çünkü taktikler aynı: Pisliğin içinde kalırsan pislik olursun. Temiz kalmaya çalışırsan temiz olamazsın, mücadelen temiz olur. En sonunda bu dünyadaki işin bittiğinde temiz olarak ayrılmış olacaksın. Bizim mücadelemiz de bunun için. Kafamda hep aklımı kurcalayan bazı şeyler var: Bir insan nasıl hata yapmadan mükemmel bir hayat yaşayabilir? Bazen "imkansız" diyorum, bazen de "imkansız diye bir şey yoktur" diyorum. Bu beni paradoksa sokuyor. Tıpkı kaybettiğiniz bir yakını daha göremeyeceğiniz gibi... Bu imkansız. O zaman mükemmel bir yaşam da yok. Çünkü yaptığımız hataları öldürebiliyor muyuz yoksa bizimle yaşayıp büyüyor mu? Yoksa onu yıllar önce şimdi bile aklımıza gelmeyen bir ara, bir yerde biriyle tanıştınız, tanıştık, tanışmıştık, hatırlıyor musunuz? İsmi bile hafızanızda yok. İşte onun gibi yok etmek lazım. Bir ara olmuştu ama şimdi yok. Çünkü üzerinden yıllar geçti ve ben, biz, hepimiz yürüdük, hiç geri bakma tenezzülünde bile bulunmadık. Bizim hayatımızda önemli bir yeri yoktu. Bizim hayatımızda tek önemli şey bizdik, o kişiyi önemsemedik. Şimdi neden yaptığımız hataları bizle beraber geleceğe götürüyoruz? Onu geçmişte bırakmak çok mu zor? O zaman benim yaptığımı yapın. Bir masa düşünün: Tüm günahları işlemiş ve hayata dair en ufak bir fikri kalmamış ve hiçbir duygu hissetmiyor, ot gibi boş yaşayan biri. Kumar masasından kalkmasına az kalmış. Öyle bir az kalmış ki, son parasını ve son sigarasını bitirmiş. Kalkmış ve kimseyi selamlamadan giden biri. Yolda giderken şans bu ya, denk geliyor birisiyle. O da bir masada. Masasındakiler yabancı değil, hep tanıdık ama senin geçtiğin yollardan geçiyor ve aynı hataları yapmak üzere. Göz göze geldiniz. Onda korkak bir bakış gördünüz. Sizin o bakışı bir ara attığınızı hissettiniz ama sizin gözünüze bakan kimse yoktu, siz yalnızdınız. Geçip gitmek yerine bir selam verdim, oturdum masasına, konuk oldum. İşte aslında yeni masamdaki yeni kumar arkadaşımı bulmuştum. Ama bunu çok sonra anlayacaktım. Çünkü ikimiz kaybetsek bile tutunacağımız bir dal vardı, birbirimize sığınmıştık. Paralar gelip giderken, biz hayatın hırsına kapılırken, insanlar bizim gözümüzün içine bakıp özenirken, biz etrafı hiç de umursamıyorduk. Çünkü masa, kumar bizim umurumuzda değildi. Biz o anı yaşıyorduk. Ben geçmişimi önceki masada bırakmış, yeni masada yeni hatalar yapmaya gelmiştim. Kendi hayatımı mahvedip başka birinin hayatına dahil olma hakkına sahip olduğumu düşünmüştüm ve öyle de oldu. Uyku gözlerimizden akarken göz göze geldik o güzel kızla. Sonra söz verdik birbirimize ve uykuya daldık. Kâbuslar olan, güzel anılar olan o uykuya. Bitmesini istemediğimiz o uykuya. Sonra ne mi oldu? O anlattığım zorluklar, iş, para, metro vesaire hepsi bir toz bulutu olup uçtu gitti. Biz birbirimizi ezberlemeye başladık: Ne severiz, ne yeriz, ne içeriz diye. Ve sonuçta birbirinizin zıttı çıktık. Zıt kutuplar daha da çok çekti bizi birbirimize. Yeni bir hayat bulmuş gibiydik ve İSTANBUL'DA KUMAR.
Masadaki kartlar yeniden dağıtıldı.
