2. bölüm / 6
İSTANBUL'DA KUMARYENİ MASA YENİ KUMAR
Bölümler 6Şu an: YENİ MASA YENİ KUMAR
YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ
YAŞAMAYI CİDDİYE ALACAKSIN
YAŞADIM DİYEBİLMEK İÇİN ...
Yaşamaya Dair - Genco Erkal ve Fazıl say
Dinleyin iyidir...
Yaşadım diyebilmen için içindeki arzular en yüksek notalara çıkarken içindeki oluşan o güzel hissi hisset. Yaşadım diyebilmen için.
Önceki yazımı okumak biraz güç; çünkü sizi içine sürüklesin diye hiç boşluk bırakmadan, olduğu gibi yazdım. Şimdi ise olayları ve hikayeleri daha iyi anlamanız için ara ara boşluklar bırakarak yazmayı düşünüyorum.
Aslında başlıktan da anlayabileceğiniz gibi; "yeni masa, yeni kumar" derken hayatımda yeni bir sayfa açıyorum. Bu yeni hayatımda bir yol arkadaşım var: Sevgilim... O, hayatımın aşkı. Onunla girdiğim bu kumar bakalım arkasında neler getirmiş? Başarılı mı olmuşum, yoksa boş hayallere mi sürüklenmişim?
Asıl amacım bu kitabı yazarken uzun uzun anlatmaktı, hâlâ da öyle. Çünkü anlatacaklarımın kısa bir özeti yok; beni uzun uzun dinlemeniz lazım. Türkçemle, dilimle size kendimi ve yaşadıklarımı anlatmam gerekiyor. Bu his içime nereden geldi bilmiyorum ama kesinlikle bir "var olma çabasından" geldiğini düşünüyorum.
Yeni bir sayfa açmak sanki Üsküdar'da yürürken Güneş tam tepede durmuş, sahile bakıyorsun ve Kız Kulesi gözüne çarparken bir şeyler içinde yeniden doğuyor ve yeşeriyor gibi oluyor. İşte yeni kumar masasına oturduğunuzda aynı böyle hissedersiniz. Daha önce bin bir çabayla yürüdüğünüz yolu unutursunuz. Gerçek kumarda da böyledir: Paranızı kaybettiğiniz günleri hatırlamazsınız, ta ki yeni bir masada kaybetmeye başlayıp sona yaklaştığınızı anladığınızda. O yüzden ilk oturuş, ilk kumar, ilk İstanbul'da kumar her zaman çok tatlı gelir, tıpkı ilk öpücük gibi.
Yaşamadığınız hisleri yaşamak için beklersiniz ama hayat size fazla da bir seçenek sunmaz. Sadece aynı şeyleri tekrar tekrar edip durur: Oyna, kazan, kaybet. Daha fazla oyna, daha fazla kazan, kaybet... Ve sonu olmayan bir döngü.
Yeni masamda kâğıtlar bir sağına bir soluna verilirken yeni imkânları anlarsın, idrak edersin ve seni mutlu eder. Tıpkı sevgilinle ilk anlar gibi, eline ne gelirse gelsin mutluluktan geberirsin. Demezsin ki bu benim faydama mı, zararıma mı? Sadece yaşayıp geçersin.
Her geçirdiğim zaman sevgilimle bahisleri artırmak gibi bir şeydi. Daha fazla mutluluk, daha fazla para istiyordum, sadece daha fazla mutlu olabilmek için. Ama bilmiyordum ki masadaki herkese aynı kartlar gitmiyordu. Farklı kartlar farklı ihtimalleri doğuruyordu ve benim elimdeki kartların pek bir değeri kalmıyordu. Onların elindeki kartlar değer kazanırken sen gitgide bu ilişkide yoksullaşıyordun ve bahisler artık eskisi gibi artmıyor, aksine azalıyordu. Bu durumu fark ettiğinde, sonra geçmiş günler gelir aklına, o güzel anılar gelir aklına... Faydasızca içinde oluşan burukluk ve mahçupluk.-----Sonra kalktım, uyandım. En güzel elbiselerimi giydim. Ondan önce duş aldım. Duştan sonra kahvaltı yaptım, kahve ve sigara ile. Sonra dişlerimi fırçaladım. Hafif mide bulantısı geldi, yaşamanın en güzel anında uyarıcı bir sinyal gibi. Ama ben önemsemedim, hafif bir irkildim ve kendime geldim. Bir bardak su içtim ve sonra ikinci bardak... İkinci bardağın yarısında bardaktaki su bana iğrenç gelmeye başladı. Nereden bilebilirdim ki ihtiyacım olan suyun ikinci fazla bardağı içerken bana fazla geleceğini? Orada o bardağı bıraktım, geri gelip içmek için.
Sonra siyah pantolon, siyah gömlek, siyah deri ceketimi giydim. Sevgilimin bana hediye ettiği saati sağ koluma taktım. Sol koluma onun adı yazılı bilekliği taktım. Boynuma almış olduğu zinciri taktım. Bunların derin anlamları olduğunu düşünebilirsiniz, öyle de zaten.
Her saati takışımda ona giderken zamanın durduğunu hissediyordum, ta ki ondan uzaklaşana kadar. Sonra zaman ansızın gelen yağmur gibi seri bir şekilde kafamdan aşağıya süzülürdü. Gözlerime geldiğinde su damlaları, saat ile göz göze gelip bir iki dakika bakışırdık. Ben ıslanmış, saat ıslanmış, bileklik ıslanmış, kolye ıslanmış... Deri ceketimden dökülen yağmur damlaları pantolonumu ıslatırken ayaklarım üşümüş gibi irkilmem sonucu kendime gelme umuduyla gözlerimi sevgilimin aldığı hediyelerden kaçırmaya çalıştım.
Etrafa baktım, kimse yoktu. Sonra yağmura eşlik etmeye başlayan ben, gözyaşlarım yağmurla sanki yarışa tutulmuş gibi kim daha çok beni ıslatacaktı diye yanaklarımdan akmaya başladılar.
Ben ise çoktan ıslanmıştım. Onu ilk gördüğüm anda, okulda dersten çıkarken o kapıda bekleyişim, hayatımın aşkı olduğunu anlamıştım. İşte o an beynimin bana oynadığı bu güzel oyun hiç bitmemişti. Bitmesin de... Hep o saatlerde, hep o anıda kalmak istemiştim.
Gözleri, saçları, gülüşü beni kurşuna dizmişti. Her vurulduğumda kalbim "Ah kalbim… Bir daha vurul, bir daha buruk!" diyordu. Kanayan yaralarımdan sanki mutluluk hormonu akıyordu. Heyecan tüm vücuduma basmıştı. Saçlarımın diplerinde terlemeler, ellerimin ısınması, bacaklarımın bağlarının kopması... Koskoca okulda ikimiz kalmıştık. Kimseyi duymuyor ve görmüyorduk.
En güzeli de neydi biliyor musunuz? O sevgilim... En güzeli oydu. Ondan başka güzel bir şey yoktu artık. İlk sırayı almış ve arkasındakileri bir gülüşü ile silmişti. Aynı duyguları onun da böyle yaşadığını bana söyleyince ki oluşan o mutluluk, mühür gibi kalbime basılmış ve kalbimin kilidini vurmuştu. Kalbime kilidi vurmuş ve anahtarı kendine saklamıştı, vermemek üzere.
Kendisi inatçı ve psikopat birisi olduğundan beni kıskanmakta haklıydı. Bir şeyi kimse görmeden almak, onu kimseyle paylaşmamak ikimizin de hakkıydı. Birbirimizi sahiplenmiştik, kimseler alamasın diye. Daha ben lise üç, o lise iki iken... Sonra yıllara bıraktık kendimizi. Olay akışları kafamızı karıştırdı. Yıllar sonra yollarımız yine kesişecekti. "Sevgilim şimdilik ayrı acıları ayrı yerlerde çekmemiz lazım. Yıllar sonra bana aldığın hediyelerle heyecanlanıp bir sabah sana gelme umuduyla tekrar buluşacaktık." Her gece seni aradım. Her gün yokluğuna iki yıl koydum, yaşamadım saydım.-----Her şey tamdı: Telefon, cüzdan, sigara, çakmak... Çıktım evden, janti bir delikanlı gibi. Saçlarım hafif kıvırcık ama topluydu. Dolmuş yoluna kadar yürüdüm. İstanbul'da sevgilimin yanına gidebilmem için sabah beş buçukta uyanmam gerekiyordu. İnsanlar işe giderken ben huzur bulduğum ruhumun yanına gidiyordum.
Adım adım mideme vuran lanet olası sancı... Ne vardı yani bugün gelmesen? Çok da sigara içmemiştim. İğrenç bir durum içerisine sokuyordu beni. Nefret ediyordum bu durumdan. Sanki, sanki hiç bulunmak istemediğin bir ortama girerkenki yalnızlık duygusu gibi tüm vücuduma vurmuştu. Arada bu ağrı geçer gibi olup bir daha vurmuştu. Bu kumarın kaybetme korkusuydu, sanki bahisler artarken bir anda masada kaybedecekmiş gibi.
Sonra tek olmadığımı anladım ve sevgilimin gözleri geldi aklıma. "Bana gel, ben iyileştiricem seni," der gibi bakıyordu. Gözlerimi açtığımda karnımın ağrısı geçmişti ve dolmuş da gelmişti.
Dolmuşa binip sıkışıp parayı şoföre uzatmıştım. Geri para üstü verdiğinde herhangi bir cebime bozukları atıp cüzdanımı çıkarma tenezzülünde bile olmadan camdan dışarı bakıp onu düşünmeye başlamıştım.
Dolmuşa insanların inip bindiğinin farkındaydım ama idrak edemiyordum. Hayatım boyunca olmayan bir şey oluyordu: Âşık olmuştum. Aşkın gücünü hissediyordum. Heyecan dün gibi, bugünü bekleyen birinin zamanın geçmediğini anladığında uykuya koşup "Bir an önce yarın olsa, yarın bugün olsa!" diye gözlerini kapatıp uyuduğu vakite gelmişti.
Daha erkendi ama daha metrobüse gidip sevgilimi orada düşünecektim. Daha orada, daha biraz daha fazla sevgimi anlatacaktım kendime derken cama yaslanan kafamın, erken uyandığım için vücudum gözlerimi dinlendirmeye almıştı. Bilincim açık ve kafamda Barış Akarsu'nun "Gözlerime Çizdim Seni" şarkısı dönüp duruyordu. Açmaya korkuyordum, gidersin diye aklımdan, hayalimden uçma diye...
Derken dolmuştan inme zamanı gelmişti. Ne güzel bir kumara düştüm! Bundan önce itlerle, haysiyetsiz insanlarla yaşam mücadelesi verirken kumar masasında, İstanbul'da şimdi aşkın kumarını yaşıyordum ve kimse keyfimi bozamıyordu. Binlerce kez şükür ediyordum.
Ne oldu, nasıl oldu anlamadım. Hava yavaş yavaş aydınlandı. Ben metrobüs, metro yaptım ve sevgilimin mahallesine geldim. Bir on beş dakika da orada yürüdüm ve kapısının önüne geldim. Geri döndüm ve bekledim, az aşağıdaki sokakta beni fark etmesinler diye.
Koskoca İstanbul'da beni kim niye tanıyacaktı ki derken tanıdık simalar gelmeye başladı yüzüme. Fark ettim ki saçmaydı, bu kişileri hayatım boyunca görmedim bile. Buraya hiç gelmedim ki, ilk gelişim bu benim derken o kapıdan çıktı. Bana doğru yürüdü. Selam bile vermeden yanımdan geçti gitti. Giderken sokak köşesinde bana geri dönüp "Hadi gel!" dedi.
O kadar kafam karışmış ki ailesinin ona camdan baktığını unutmuşum. Eskilerin mahalle kültürü orada da devam ediyormuş ve o sokakta buluşamıyorduk. Akşamları onu oraya kadar götürme şerefine dâhil oluyordum. Sabahları ise onu alt sokakta bekleme heyecanına ortak oluyordum ve bir süre ortak olup o geldiğinde onun yanında olma heyecanına dâhil oluyordum.
Böyle vakit geçiyordu. Geçiyordu, geçti ve biz yaşadık en güzel anıları. Böyle yaşadık. Bir gün alt sokak, bir gün caddeden elimizde meyve suyu, bazen kola... Böyle gittik geldik. Ben onu işine bırakıp kendi işime gidiyordum.
Günler günleri kovaladı. Bir ara kar yağdı bile. Kar en son benim küçüklüğümde İstanbul'a yağmıştı. Şimdi onunla tekrar sevgili olduğumuz ilk sene kar yağdığında o çok üşürdü. Ben ise ellerini ısıtarak "Ben varım," derdim. "Ben varken üşüyemezsin." Üşümeye bile kıyamadığım sevgilim... Onunla çocuk olmuştuk. Beni kar yoluyla vurup duruyordu. Ben ise ona sarılıp boynuna kar tanelerini dokunduruyordum. Hafif bir gıdıklanma ile daha çok sarılıp kızarmış yanaklarından birer öpücük kondurarak yolumuza devam ediyorduk.
Yokuşta biraz nefes nefese kalıyorduk. Kaderin cilvesi, ikimiz de astım hastasıydık ileri derecede. Yokuş bittiğinde zorluklar artık geride kalmıştı. Düz caddede iki tarafı dükkân olan yerlerden geçiyorduk. Bakıp duruyorduk. Kafamızda aşk şarkıları çalıyordu, çalıyordu ve sonra ikimizden de bir ses yükseldi, hafif mırıldanmayla: Acıkmıştık.
Güldük, gülümsedik ve biraz ileride yolun karşı tarafındaki pastane gözümüze çarptı. Günün o saatlerinde orada o pastaneden başka açık pastane yoktu. Az yüz metre ileride bir börekçi vardı. Biz pastaneye geçip oturduk ve karnımızı doyurmaya başladık.
İşte o her sabah poğaça yediğimde ağrıyan midem, çay içirmeyen ağrı yok olmuştu, gitmişti. Ama sanki giderken "Yine gelicem," demişti. En mutsuz anımı bulup yine gelecekti, yine gelip geceleri o ağrı ile baş başa kalacaktım ve gözlerimden yaşlar akıp yorgana daha çok sarılacaktım. Ağzıma yorganın bir parçasını sokup bağıracaktım "Acıdan artık bitsin!" diye. Dişlerimle o yorganın parçaları ağzımda sıkışırken inleme seslerini evdekiler duymasın diye çok ince bir frekansda ilerletecektim. Acı azaldığında kan ter içinde tekrar uykuya dalacaktım. Kabuslar ve ani panik ataklar vuracaktı ilerde.
Şimdilik mutluluğu yaşamaya karar verdim ve geçmişi unuttum. Kumar masasında bahisler en yüksek yerdeydi. Kazanıyor gibiydim. Aşkta da kumarda da kazanmıştım. Sevgilim yanımda, cebimde param var, işim var. Çok mutluydum. Bugün bu masadan en çok kazançlı ikimiz olacaktık. Hakkımızdı. Bu mutluluğu kimse bozamazdı.
Karnımız doydu ve hesabı ödeyip kalktık. Ben onu işine bıraktım, vedalaştık ve hayatımızın koşuşturmasına geri döndük. Yani en zor olan kumar masasına... Telefon harici yanında olamazdım artık. Bir derdi sıkıntısı olursa sesimle, kelimelerimle yardımcı olabilirdim.
Kaçtık ikimiz de hayatın o koşuşturmasından, kaçtık ve birbirimize sığındık. Benim saat beş buçukta başlayan uyanışımın ardındaki maceram, onunla süren şu birkaç saatlik mutluluk, bize yaşamak için bir neden olmuştu. Yine görüşüp yine aynı şeyleri yapmak için. Birbirimizi çok sevdiğimiz için bize en güzel aktivite bu geliyordu.
Şimdilik göz kırpıp masaya ellerimi cebime koyup kalktım.
İstanbul'da Kumar
Bugün biz kazandık sevgilim.
Yarın meçhul
