43. bölüm · İstanbul muhafızları ihanetin ve intikamın gölgesi
Kusursuz Yalanın Gölgesi
Can, o buz gibi şüpheyle Özdal’ın yanına yürüdüğünde, Pendik’in rüzgarı ikisinin arasından bir bıçak gibi geçiyordu. Can’ın gözleri, bir kardeşin şefkatini değil, bir sorgu memurunun keskinliğini taşıyordu.
İşte yalanların ve karanlığın hüküm sürdüğü yeni sayfalar:
Can, elini Özdal’ın omzuna koydu ama bu seferki dokunuş ağırdı. "Özdal," dedi sesi boğuklaşarak. "O geceyi tekrar anlat bana. Meriç gibi bir adam, nasıl olur da o pusunun tam ortasında kalır da sen tek çizik almadan kurtulursun? Aklım almıyor kardeşim."
Özdal, önceden hazırladığı o zehirli yalanı bir nefeste boşalttı. Gözlerini kaçırmadan, sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibi bir acıyla konuştu:
"Can, ben ona 'arabadan inme' dedim. Vallahi dedim! Ama Meriç bir anda durdu, 'Bir çocuk sesi var, bir ağlama sesi duydum' dedi. Durduramadım. Bir hışımla aşağı atladı, ormanın içine koşmaya başladı. Ben de arkasından indim, 'Meriç dur!' diye bağırdım ama birkaç adım atmıştım ki her yerden mermi yağmaya başladı. Ne yapacağımı bilemedim Can... O anki korkuyla arabaya nasıl binip oradan kaçtığımı, canımı nasıl kurtardığımı inan ben de hatırlamıyorum. Keşke onun yerine ben kalsaydım orada!"
Özdal, hikayesini bitirdiğinde hıçkırıklara boğularak yere çöktü. Bu öyle inandırıcı bir performanstı ki, Can’ın içindeki şüphe ateşi bir anlığına söndü. Kardeşine sarıldı, "Tamam," dedi. "Tamam kardeşim, senin suçun yok. O merhameti yüzünden gitti..."
