56. bölüm · İstanbul muhafızları ihanetin ve intikamın gölgesi
Gölgenin İlk Gazabı
Hüsrev, Meriç’in önüne attığı dosyayla birlikte karanlık bir tebessüm etti. Meriç artık zincirlerinden kurtulmuştu ama ruhuna daha ağır, altından bir kelepçe takılmıştı. Hüsrev, bir maske ve simsiyah bir kukuletalı ceket uzattı.
"Bu görevi tamamlarken yüzün bir sır olarak kalacak," dedi Hüsrev. "Kimse öldüğünü sandıkları adamın hayaletini görmemeli. Bu ilk sınavı geç, asıl büyük görev ondan sonra."
Meriç, Hüsrev’in işaret ettiği noktaya—Efendiler’in mallarına çökmeye çalışan rakip bir çetenin deposuna—gece yarısı ulaştı. Yüzü tamamen kapalıydı, sadece gözlerindeki o yeni, soğuk hırs parlıyordu. İçeride on beşten fazla silahlı adam vardı.
Meriç kapıyı çalmadı; deponun üst camından bir halatla aşağı süzüldü. Ayakları yere değdiği anda ilk adamın gırtlağına dizini geçirdi. Çetenin lideri "Kim var orada!" diye bağırdığı an, Meriç karanlığın içinden bir fırtına gibi çıktı.
Kavga acımasızdı. Meriç, eski savunma sanatlarını Hüsrev’in ona verdiği öfkeyle birleştirmişti. Bir adamın kolunu tek hamlede kırıp silahını aldı, namluyu diğerinin dizine boşalttı. Üzerine gelen üç kişiyi, deponun demir direklerini kullanarak savuşturdu; birine havada tekme atarken diğerinin suratına ağır bir zincir geçirdi. Meriç vurdukça eski anılarını siliyor, her yumruğunda Kaynarca'daki o fedakar adamdan uzaklaşıyordu. Deponun zemini kısa sürede inleyen adamlarla doldu. Meriç, liderin boğazına yapışıp onu duvara çiviledi ve kulağına fısıldadı: "Efendiler selam söylüyor."
