2. bölüm / 6
Işıklar KapalıKaybolan Hatıralar
Bölümler 6Şu an: Kaybolan Hatıralar
- 1 Giriş220 kelime
- 2 Kaybolan Hatıralar755 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Saksıdaki çiçekler609 kelime
- 4 Yabancı700 kelime
- 5 Maskeli Adam675 kelime
- 6 Resim603 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sezen Aksu – Kaybolan Yıllar.
Sararıp solmuş yapraklar bir bir dökülüp ağaçları terk ediyorlardı, tükenmişti ömürleri onların ömürleri de iki mevsim arasında sıkışıp kalmıştı, ilkbahar gelince büyürlerdi ağaçların güzel gövdesinde, süslerlerdi yemyeşil renkleriyle ağaçları. Yaz gelince sıcaktan bunalıp kurumaya başlarlardı, böcekler ve kuşların istilasına uğrarlardı. Bazen yırtılır parçalanırlar bazen de dayanamayıp vaktinden önce terkederlerdi ağaçları.
Sonbahar ayı kapıyı çaldığında ise sararmaya başlar en sonunda güçsüzleşerek ağaçların dallarından dökülmeye başlarlardı. Bu kısacık ömürlerinde bile güzelleştirirlerdi doğayı, şimdi ise sonbahar gelmişti. Yaz sıcağı yerini ılık bir eylül esintisine bırakmıştı.
Hissetmek istedim uzun süredir hissetmediğim o ılık rüzgârı hissetmek istedim. Belki çok basit bir arzuydu, özgürce yaşayabilen her insan için de önemsizdi fakat benim için o kadar önemliydi ki. Rüzgârı teninde hissetmek, yağmur atında ıslanmak, doya doya karı hissetmek lakin benim tek yapabildiğim izlemekti.
Oturup her şeyi bu pencereden izlerdim, bazen pencereyi açardım yağmur suları içeri girerdi ya da pencerenin kenarında birikmiş karlara dokunurdum, başımı pencereden çıkarır ve rüzgârı hissederdim ama hepsi buydu. Nadiren dışarı çıkarılırdım o günler yaşadığımı hissederdim, nefes aldığımı...
Yine aynısını yaptım, pencereye uzandım ve başımı pencereden dışarıya uzattım, esen ılık rüzgâr yüzüme vurarak açık kumral saçlarımın arasında geziniyor ve saçlarımın uçuşmasına yol açıyordu. Gözlerimi kapatarak rüzgârı hissetmeye çalıştım, rüzgâr tenimi sıyırıp geçiyor bu da yüzümü üşütüyor hem de ısıtıyordu.
Kapıya yaklaşan ayak seslerini duyduğumda gözlerimi açarak bakışlarımı kapıya çevirdim, adım seslerinden iki kişi olduklarını ve şu an tam kapımın önünde durduklarını anlamıştım. Pencereyi kapattım, tekerlekli sandalyemin tekerleklerini döndürerek kapıya doğru ilerledim, çok geçmeden tanıdık bir ses duyuldu kapının dışından.
“Tanya Shvets, Ukraynalı ve yirmi bir yaşında genç bir kız, tramvaya bağlı yürüme engeli var, fizik tedavisi de ne yazık ki sonuç vermiyor. Ayrıca Rusça bilmediği için doğru düzgün anlaşamasak da tramvaya bağlı hafıza kaybı da olduğunu tahmin ediyoruz. Farklı yollarla iletişim kurmayı denesek de iletişim kurmayı reddediyor, kim bilir o korkunç savaşta neler yaşamıştır zavallı...”
Evet dört yıldır hiç bilmediğim bir ülkedeydim ve nedenini bilmediğim bir şekilde akıl hastanesinde kalıyordum. Dört yıldır Rusya da olduğum için etrafımda duyduğum insanlardan biraz Rusça öğrenmiştim, Rusça kitaplar okumaya çalışmış ve kendimi bu konuda baya geliştirmiştim lakin bunu belli etmek istemiyordum çünkü o zaman doktorlar durumum hakkında yanımda konuşmayacaklardı ve ben neyim olduğunu öğrenmek istiyordum.
Hemşireler ilk hastanede uyandığım zamanlar benimle çeviri aracılığıyla konuşmaya çalışıyorlardı ama genellikle sordukları sorular geçmiş yaşamımla ilgili olduğu için istesem de
cevap veremiyordum. Ülkemde savaş başladığını bile doktorlardan öğrenmiştim.
Ayda bir bahçeye çıkıyordum onun dışında dışarıya çıkmam yasaktı, telefonla aramama yapmam yasaktı, televizyon izlemem yasaktı, diğer hastalarla konuşmam ve insanlara dokunmam yasaktı.
Benim bütün hayatım bu odadan ibaretti, dört yıl önce soğuk bir kış gününde bu odada açmıştım gözlerimi, dışarıda lapa lapa kar yağıyordu bense bu odada hapistim. Karlara ancak pencereden dokunabiliyordum ama o soğuğu hissedemiyordum, insan soğuğu hissetmek ister miydi? Ben istiyordum çünkü ancak o zaman yaşadığımı hissedebiliyordum. Yaşayan bir iskeletten başka bir şey değildim. Belki de çoktan ölmüştüm ancak farkında bile değildim.
Aylar, mevsimler hatta yıllar geçmişti ama benim hala neden bu hastanede olduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu. Düzenli ilaçlar kullanıyor ve tedaviler görüyordum bu tedavilere fizik tedavi de dahildi, yürüyemiyordum...
Tüm bu tedavilere rağmen bir arpa boyu yol kat edememiştim. Doktorların umutsuz vaka olduğumla ilgili konuştuklarını duyuyordum ancak umursamıyordum. Tek istediğim ölmekti, fizikken ölmek.
Yabancı bir ses duymamla düşüncelerimden sıyrılıp kulağımı merakla kapıya dayadım.
“Merak etmeyin Bay Savin, Tanya bundan sonra bana emanet, gözünüz arkada kalmasın.” Doktor Savin bu hastanede uyandığımdan beri benimle ilgilenen doktorumdu. Hemşireler beni geçen ay bahçeye çıkardığında Doktor Savin’in yakında emekli olacağıyla ilgili birkaç söylenti duysam da bunun doğruluğuna ihtimal verememiştim.
Doktor olduğunu tahmin ettiğim bu yabancıyı ise hiç tanımıyordum ayrıca sanki bir yabancıymış gibi Rusçayı bozuk bir aksanla konuşması da gözümden kaçmamıştı, yabancı olabilir miydi?
“Teşekkür ederim Petrova, sayende gözüm arkada kalmayacak.” Konuşmanın bitmek üzere olduğunu anlayınca tekerlekli sandalyemin tekerlerini çevirerek kapıdan uzaklaşarak tekrar pencerenin yanına ilerledim, sanki az önce konuşulanları dinlememiş gibi pencereden dışarıyı izlemeye başladım.
Çok geçmeden kapı üç kere tıklatıldıktan sonra açıldı, içeriye beyaz doktor önlüğüyle geç sayılabilecek bir adam girdi, otuzlu yaşlarının başlarında görünüyordu. Koyu sarı saçları ve açık yeşil gözleri vardı, saçları hafif uzamış ve güzelce şekillendirilmişti. Pürüzsüz bir cildi ve bembeyaz bir teni vardı hatta ölü olduğunu düşünmemi sağlayacak kadar beyazdı. Boyu da oldukça uzun olmasının yanı sıra vücudu boyuna kıyasla zayıftı.
Hem çok yabancı hem de çok tanıdıktı, onu tanıyordum ama aslında hiç de tanımıyor gibiydim. Tanıdık hisler vardı, korku? Hayır, bu kadar basit değildi ama bu hissin bütün bedenimi sarıp sarmaladığını hissediyordum. Bazı olaylar olurdu, bilirdiniz bir şeylerin başlangıç olacağını ve ben biliyordum bu bir başlangıçtı. Gözümden yaşların boşaldığını ise ancak yüzüm ıslandığında fark edebilmiştim...
Bölüm etkileşimi
