23. bölüm · İnatçı~İsFad
23
Merhabaaaa. Nasılsınız?? Keyifli okumalaaarrrr☀️
𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡𐙚⋆°。⋆♡
Güneş, Karadeniz'in hırçın dalgalarının üzerine kanlı bir kefen gibi serilirken, Koçari konağının avlusundaki sessizlik, barut kokusuyla harmanlanmış bir infaz mangası sessizliğiydi. Adil'in içeri girerken çarptığı kapının sesi hâlâ kulaklarda çınlıyordu. Dağılan tespih taneleri, her biri birinin günahıymış gibi taşların arasına saçılmış, üzerine basılmayı bekliyordu.
Selim, hayatında ilk kez omuzlarının bu kadar ağırlaştığını hissetti Bakışlarını yerden kaldırıp İsmail'e çevirdi. İsmail'in sargılı eli titriyor, ama gözleri dimdik Fadime'nin üzerinde duruyordu.
"Gitmelisiniz," dedi Selim, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Adil abi içeride ne kadar kalır bilmem ama dışarı çıktığında bu avluda canlı görmek istemeyeceği ilk kişi sensin İsmail."
İsmail acı bir tebessümle Fadime'nin elini bıraktı. "Kaçacak yerim kalmadı Selim. Şerif amcam bir yandan, Adil abi bir yandan... Ben zaten o tetiği kendi kafama çoktan çektim. Fadime'nin yaşadığını bileyim, gerisi mühim değil."
Fadime, hıçkırıklarını dizginlemeye çalışarak öne atıldı. "Olmaz! Kimse ölmeyecek artık. Bu yalanı ben başlattım, bedelini de ben ödeyeceğim."
Konağın üst katından bir cam kırılma sesi daha geldi. Adil, çalışma odasındaki her şeyi dağıtıyordu. Duvarlardaki atalarının resimlerini, ağır gümüş şamdanları, babasından kalma o meşhur yazı takımını... Her kırılan parça, onuruna sürülen lekenin bir intikamıydı sanki.
Adil, aynadaki aksine baktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. "Koçari'nin namusu," diye mırıldandı dişlerinin arasından. "Bir avuç yalanla, bir çocuk oyunuyla yerle bir oldu."
O sırada kapı yavaşça açıldı. İçeri girmeye cesaret edebilecek tek kişi Eleni'ydi. Eleni, yerdeki cam kırıklarına basmadan, sanki bir mayın tarlasında yürür gibi Adil'e yaklaştı. Elini yavaşça Adil'in titreyen omzuna koydu.
"Öfken haklı Adil," dedi Eleni sakin bir sesle. "Ama bu öfke seni kör ediyor. Görmüyor musun? Kardeşin ölecekti. Şerif denen o sırtlan, bacının canına kastetmiş. İsmail denen o çocuk, sevdasını değil, bacının hayatını kurtarmak için gitmiş o kadına."
Adil hışımla döndü, Eleni'nin kolunu kavradı. "Yalanla mı kurtaracaktı? Benim haberim olsaydı Şerif'in yedi sülalesini Rize'ye gömerdim! Onlar beni hiçe saydı Eleni."
"Onlar seni hiçe saymadı, onlar senin gazabından korktu," dedi Eleni, gözlerini kaçırmadan. "Sen korumacı değil, korkutucu bir abisin Adil. Şimdi karar ver; o silahı alıp Şerif'in kapısına mı dayanacaksın, yoksa bacının elini tutup onu bu ateşin içinden mi çıkaracaksın?"
Adil bir an durdu. Elini yavaşça gevşetti. Odanın içindeki ağır sessizlikte sadece dışarıdaki rüzgârın uğultusu duyuluyordu.
Avluda bekleyiş sürerken, konağın büyük demir kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri giren, Şerif'in en has adamlarından biri, elinde siyah bir zarfla duruyordu. Selim hemen araya girdi, adamın üzerine yürüdü.
"Ne işin var burada? Azrail'ine mi susadın?"
Adam istifini bozmadan zarfı uzattı. "Şerif abinin mesajıdır. Adil Koçari'ye şahsen verilecek."
O sırada Adil, balkonun korkuluklarına çıktı. Sesi gök gürültüsü gibi avluya yayıldı: "Bırak gelsin!"
Zarf açıldığında Adil'in yüzü kireç gibi oldu. Şerif, İsmail'in Fadime ile görüştüğünü, nişanın sahte olduğunu çoktan öğrenmişti. Mektupta tek bir cümle yazılıydı: "Benimle oyun oynayanın düğünü değil, cenazesi kurulur. Gece yarısı eski limanda hesap kesilecek."
Adil mektubu buruşturup avucunun içinde sıktı. Aşağıya, İsmail'e baktı. İsmail de her şeyin farkındaydı.
"İsmail!" diye bağırdı Adil. "Buraya gel." İsmail merdivenleri ağır ağır çıktı. Adil'in karşısına geldiğinde başını eğmedi. Adil, belindeki silahı çıkarıp İsmail'e uzattı. Avludakiler nefesini tuttu. Fadime çığlık atmamak için ağzını kapattı.
"Bu silahı al," dedi Adil soğuk bir sesle. "Şerif seni öldürmeden önce ben seni öldürmek istedim ama Eleni haklı. Sen bacımı korumuşsun. Şimdi git o limana. Ama tek başına değil."
Adil başıyla Selim'e işaret etti. Selim şaşkınlıkla bakakaldı. "Abi?"
"Selim, yaptığın ihaneti unutmadım. Ama sadakatini kanıtlamak için son bir şansın var. İsmail'i o limandan sağ çıkaracaksın. Eğer o çocuk ölürse, sen de bir daha bu konağın kapısından içeri girmeyeceksin. Ya ikiniz birden dönersiniz ya da Karadeniz ikinize de mezar olur."
Gece yarısı eski liman, terk edilmiş depoların gölgesinde hayalet bir şehri andırıyordu. Deniz, sanki olacakları biliyormuş gibi hırçınlaşmış, beton iskeleyi dövüyordu. Şerif, arkasında on silahlı adamla limanın ucunda bekliyordu.
İsmail ve Selim arabadan indiler. Selim'in elinde uzun namlulu bir tüfek, İsmail'in belinde ise Adil'in verdiği o gümüş kabzalı silah vardı.
"Geldin demek küçük enişte," dedi Şerif, alaycı bir kahkahayla."Yanında da Adil'in köpeğini getirmişsin. Adil nerede? Bacısının namusunu temizlemeye cesareti mi kalmadı?"
Selim bir adım öne çıktı. "Adil abi senin gibi sırtlanlarla muhatap olmaz Şerif. O, aslanlarla hesaplaşır. Biz bugün buraya bu meseleyi kapatmaya geldik.""Kapanacak elbet," dedi Şerif, elini havaya kaldırarak. "Ama kanla!"
Tam o sırada, limanın karanlık köşelerinden motor sesleri yükseldi. Üç siyah cip, Şerif'in adamlarının arkasında belirdi. Farlar aniden yandığında, Şerif'in adamları kör olmuş gibi gözlerini kaçırdı. Ortadaki cipten Adil Koçari indi. Elinde tespihi, üzerinde siyah paltosuyla ağır ağır yürüdü.
"Benim olduğum yerde kimse infaz kararı veremez Şerif!" diye gürledi Adil. "Sen kimsin ki benim misafirime, benim adamıma pusu kuruyorsun?"
Şerif sarsıldı ama geri adım atmadı. "Senin bacın benim şerefimle oynadı Adil! İsmail benim yeğenim, onu ben evlendirecektim!" "İsmail artık senin hiçbir şeyin değil," dedi Adil, İsmail'in yanına gelip elini omzuna koyarak. "O andan itibaren İsmail, Koçari ailesinin koruması altındadır. Eğer ona bir mermi sıkarsan, Rize'de nefes alacak tek bir adamın kalmaz."
Şerif'in adamları tereddüt etti. Adil Koçari'nin öfkesiyle karşı karşıya gelmek, ölüme davetiye çıkarmaktı. Şerif dişlerini sıktı. "Bu burada bitmez Adil. Bu limanın suyu bir gün seni de yutar."
"Deniz bizimdir Şerif, biz içinde doğduk. Sen ise sadece kıyısında çamurda oynarsın," dedi Adil ve arkasını dönüp yürüdü. "Selim, İsmail... Arabaya!"
Konağa dönüldüğünde şafak söküyordu. Fadime sabaha kadar avluda beklemiş, gözlerine uyku girmemişti. Arabaların sesini duyunca kapıya koştu. İsmail'in sağ salim indiğini görünce dizlerinin bağı çözüldü ve oracığa yığıldı.
İsmail koşup onu kaldırdı. Bu sefer Adil engel olmadı. Sadece uzaktan, bir yabancıya bakar gibi onları izledi.
Selim, Adil'in yanına yaklaştı. "Abi... Her şey için özür dilerim. Ben sadece..."Adil, Selim'in sözünü kesti. "Anlatma Selim. Güven, kırılan bir testi gibidir; yapıştırsan da sızdırır. Bugün canını kurtardın, ama yerini geri kazandın mı, onu zaman gösterecek."
Adil, konağın merdivenlerine yöneldi. Tam içeri girecekken durdu ve arkasına bakmadan konuştu:
"Fadime! Oruç'u ara. Yarın akşam bu avluda sofra kurulacak. Madem bu yalanı başlattınız, gerçeğe dönüştürmek de sizin boynunuzun borcu. Düğün haftaya. Ama İsmail... Bir hata daha yaparsan, o silahın namlusu bu sefer göğsünde değil, şakağında olur."
Fadime ve İsmail inanamayarak birbirlerine baktılar. Bu bir af mıydı, yoksa yeni bir mahkûmiyet mi? Bilmiyorlardı. Ama o an, Karadeniz'in serin sabah rüzgârı yüzlerine vururken, sadece birbirlerinin ellerini sıkıca tuttular.
Eleneni, balkonun gölgesinde durmuş, elindeki kahveden bir yudum alırken hafifçe gülümsedi. "Fırtına dindi," diye mırıldandı. "Ama denizin dibindeki kumlar hala yer değiştiriyor."
Koçari konağında o gece güneş yeniden doğarken, eski düşmanlıklar yerini mecburi bir barışa, sahte nişanlar ise kanla mühürlenmiş bir gerçeğe bırakmıştı. Selim ise avlunun bir köşesinde, dağılan tespih tanelerinden birini yerden aldı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, ama en azından bugün, kimse ölmemişti.
