BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Vaveyla Yazarı: Mahur Yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Merhaba arkadaşlar bu gűn yeni bir kurquyla geldim.
Umarım beyenirsiniz ☺️ daha iki kitabım devam ediyor
Amma dinlediyim bir şarkıdan ilham alarak yazmaya başladım umarım seversiniz...
Yorum ve beyenilerinizi eksik etmeyin..😘

"Bir varmış, bir yokmuş..." diye başlayacak hayat.
Bir âşık varmış... Bir sevdalı...
Bir ölü varmış... Bir yaralı...
Bir kalp varmış, her atışında biraz daha parçalanan. Bir umut varmış, her doğan güneşle biraz daha sönen.
Hayat, masalları mutlu sonla bitirmezmiş meğer. Bazı hikâyeler gözyaşıyla yazılır, bazıları ise kanla...
Ve bir gün herkes kendi masalının son cümlesini duyarmış.
Kimi sevdiğinin adını fısıldayarak, kimi pişmanlıkla, kimi de sessizce toprağa karışarak...
Çünkü her masalın bir sonu vardır.
Ama bazı aşklar... Öldükten sonra bile bitmez.

🪷🪷

Masallarla büyüdük hepimiz.

Bazılarımız onlara inandı, umut etti.
Bazılarımız ise hiçbir zaman inanmadı ve hayatına devam etti.

Şimdi bana, "Kim kazandı, kim kaybetti?" diye sormayın.

Çünkü ben de bilmiyorum.

Benim hiç masalım olmadı.
Ne beyaz atlı bir prens bekledim,
ne de bir gün gelip beni kurtaracak bir kahraman.

Ama yalan söyleyemem...
Masalları dinlemeyi hep sevdim.
Yok, bir gün benim de başıma gelir diye değil.
Sadece, gerçek hayatta hiç var olamayan bir umudu birkaç dakikalığına hissettirdikleri için.

Çünkü gerçek hayat masal olsaydı...
Mutlu sonlar yalnızca iyilerin hakkı olurdu.
Oysa gerçek hayatta çoğu zaman kazanan kötülerdir.
İyiler ise yaralarını gülümseyerek saklamayı öğrenir.

Belki de bu yüzden masallar çocuklar içindir.
Çünkü büyüdüğünde anlarsın...

Ejderhalar yoktur belki ama canavarlar vardır.
Cadılar yoktur belki ama kalbi kararmış insanlar vardır.
Ve en acısı da şudur:

Gerçek hayatta, seni kurtarmaya gelen bir prens olmaz.

Kendi masalının kahramanı olmayı öğrenmezsen, kimse seni karanlıktan çıkarmaz.

Peki ben kim miyim?

Ne bir kahramanım...
Ne de bu masalın başrolü.

Ben sadece bir dinleyiciyim.

Kulaklarımla duyduğum, kalbimle hissettiğim bir masalı size anlatacağım.

Dünyalar güzeli Mahur'un...
Ve onun uğruna nefesini, hayallerini, hatta canını bile feda edebilecek Jan'ın masalını.

Bu, mutlu sonla biten masallardan biri değil.

Bu; aşkın, fedakârlığın, acının ve kaderin aynı satırlarda buluştuğu bir hikâye.

Şimdi sessiz olun...

Çünkü her masal, bir gün "Bir varmış, bir yokmuş..." diye başlar.

💔
Yıllar Yıllar őnce........

Bir uçurumun kenarında duruyordu Mahur,hava puslu yagmur damlari siyah saclarindan damliyordu,sakliyordu gőz yaslarini yagmur.Karanlik bulutların ardından parlayan şimsek aydınlatiyordu sadece etrafi.Uzerinde kefeni saydığı beyaz gelinlikle duruyordu őylece.Uçmak istemisdi kanadini kirmisdilar,balik olmuşdu sudan
Çikarmisdilar,en sevdiyini gőğsűnden sőkűp almişdilar,őldu dediler sevdiyi adam için şehit dűşdű,artık kaçamazsin bekleme,son umudun da bitdi.Neyapmaliydi simdi?Sesizce yokmu olmaliydi oda?yaşayamazdiki sevdiyi adam olmadan,Soz vermisdi Oysa gelicem seni birakmam demisdi,biz ancak őlűm ayırır demişdi ve őylede olmuşdu kalmisdi kavuşmalari mahşere.
Kapatdı gűzel gőzlerini elerini iki yana açdı nefesini tutdu,bir damla yaṣ̌ sűzűldű yanaklarından ve kendini bırakdı uçurumun tepesinden sonsuza, dileyi kavuşmakdı sevdiyine.Amma bilmiyordu aşağıda buna şahit olan bir çoban çocuk onun yok oluşunu destana çevirecekdi.......
🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀

Ankara'da soğuk, puslu bir gündü.
Dila, evinin camının önünde durmuş, gri gökyüzünü sessizce izliyordu. Yağmurun ardından cama tutunan damlalar, şehrin üzerine çöken kasveti daha da ağırlaştırıyordu. Yatağının üzerinde açık duran dizüstü bilgisayarın ekranı ise saatlerdir tek bir satır bile ilerlemeyen boş sayfayı aydınlatıyordu.
Derin bir nefes aldı.
Camdan uzaklaşıp bilgisayarın başına geçti. Klavyede parmaklarını gezdirdi. Birkaç cümle yazdı, uzun uzun baktı... Sonra canı sıkılmış bir ifadeyle hepsini sildi.
"Of..." diye mırıldandı.
Telefonunu eline alıp kayıtlı bir numarayı çevirdi.
Birkaç saniye sonra karşı taraftan tanıdık bir ses duyuldu.
— Alo?
— Teo... Ben hiçbir şey yazamıyorum ya. Ne yapacağım?
— Niye, ne oldu kızım? Hani her şeyi kafanda kurmuştun, olmadı mı?
Dila buruk bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.
— Sence olsaydı sana dert yanar mıydım, Teo?
— Peki ne yapacağız? Yayınevi en azından bir taslak bekliyor. Bir şeyler yazman lazım. Bak, bu fırsatı kaçırmamalısın.
Dila gözlerini boş ekrana dikti.
— Olmuyor işte... Sanki beynim tamamen durmuş. Kalem elimde ama kelimeler bana küsmüş gibi...

— Senin hikâyen bir aşk masalı gibiydi, değil mi Dila?

Dila, boş ekrana bakarken yorgun bir tebessüm etti.
— Evet... Öyleydi. Ama şu an kafamın içi bomboş. Ne karakterler konuşuyor ne de hikâye bana yol gösteriyor.

Teo birkaç saniye sustu.
— Acaba seni motive edecek bir yerlere mi gitsen? İlham alsan.

— Nasıl yani?

— Başka bir şehir... Belki küçük bir köy. Ne bileyim işte kızım... Bazen insan aynı duvarlara baka baka düşünemez oluyor. Derler ya, tebdil-i mekânda ferahlık vardır.

Dila düşündü.
— Hmm... Peki nereye gideceğim?

— Onu da sen bulacaksın. Ama öyle bir yer olsun ki, taşına toprağına hikâye sinmiş olsun. Destansı aşkların yaşandığı, insanların hâlâ efsaneler anlattığı bir yer... Gittiğinde sadece gözlerin değil, ruhun da görsün.

Dila sessizce başını salladı.
Belki de gerçekten ihtiyacı olan şey yeni kelimeler değil...
Yeni bir yoldu.
****************
Teo'yla konuştuktan sonra bir karar verdim.

Sakarya'ya gidecektim.

Çünkü okuduklarıma göre o şehir, sadece sokaklardan ve binalardan ibaret değildi. Her köşesinde fısıltıyla anlatılan bir efsane, her taşın altında yarım kalmış bir hikâye vardı. Belki de aradığım ilham, bir masalın izini sürerken beni bulacaktı.

Yola çıkmadan önce Sakarya hakkında araştırma yapmaya başladım. Sayfaları karıştırdıkça birbirinden ilginç halk anlatılarıyla karşılaştım. En çok da biri dikkatimi çekti...

Beyaz Süvariler Efsanesi.

Bu efsane, Taraklı ilçesindeki Hıdırlık Tepesi'nde, Kurtuluş Savaşı yıllarında geçtiğine inanılan gizemli bir olayı anlatıyordu.

Rivayete göre işgalci birlikler gece karanlığında Taraklı'ya doğru ilerlerken, Hıdırlık Tepesi'nden aşağı doğru beyaz kaftanlar giymiş, bembeyaz atlara binmiş yüzlerce süvari inmeye başlar. Ay ışığında parlayan bu esrarengiz orduyu gören düşman askerleri, karşılarında devasa bir kuvvetin pusu kurduğunu sanarak büyük bir korkuya kapılır ve kasabaya girmekten vazgeçip geri çekilir.

Taraklı halkı ise o günden sonra kasabanın savaşın yıkımından korunmasını, Hıdırlık Tepesi'nde görülen o gizemli beyaz süvarilerin manevi himayesine bağlamıştı.

Bilgisayarın ekranına uzun süre baktım.
İçimde garip bir his vardı.

Sanki beni Sakarya'ya çağıran şey sadece bir efsane değildi...
Henüz yazılmamış bir hikâyeydi.
Karşıma çıkan bir diğer efsane ise çok daha eski zamanlardan, mitolojinin sisler arasından günümüze kadar ulaşmıştı.

Sangarius ve Nana Efsanesi...

Anlatılanlara göre Sakarya'nın adı, Frigya döneminde nehir tanrısı Sangarius'tan geldiğine inanılıyordu. Başka bir rivayete göre ise bu isim, bölgede hüküm süren Bithynia Kraliçesi Sangarius'a dayanıyordu.

Efsanenin en büyüleyici kısmı ise nehrin güzeller güzeli peri kızı Nana ile ilgiliydi.

Bir bahar günü Nana, badem ağacının altında yürürken dallardan kopup avucuna düşen bembeyaz bir badem tanesini alıp göğsüne bastırır. Rivayete göre o anda mucizevi bir şekilde hamile kalır. Zamanı geldiğinde ise doğanın yeniden uyanışını, bereketi ve yaşamın sonsuz döngüsünü simgeleyen Atis dünyaya gelir.

Bu yüzden Sakarya Nehri yalnızca bir su yolu olarak değil, yüzyıllardır bereketin, yeniden doğuşun ve umudun simgesi olarak da anılmıştı.

Ekrandaki satırları okurken düşünmeden edemedim.
Belki de her efsanenin içinde saklı gerçek bir hikâye vardı...
Ve ben, o hikâyeyi bulmak için Sakarya'ya gidiyordum

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.