3. bölüm · Hüddam Uğur & Emrah: Mühürlü Kader
Bölüm 3:Mühürlü Sahan ve Dicle’nin Sırrı
Odada biriken kükürt kokusu ve köz sıcaklığı, duvarlardaki taşları bile terletiyordu. Emrah çizdiğim tuz çemberinin içinde büzülmüş, göğsünü tutarak zorlukla nefes alıyordu. Yaşadığı panik ve yaptığı yetkisiz müdahale, Hüddam ilminin en temel kuralını çiğnemesine sebep olmuştu: Korku ve kibir, kapıyı içeriden açar."Söylediklerimden bir adım dahi saparsan, bu odadan ikimizin de ölüsü bile çıkamaz!" diye kükredim.Elif’in bedenini esir alan varlık, çizdiğim çemberin hemen dışında köpürüyor, kızın boğazından insan kulağının tahammül edemeyeceği kalınlıkta, iki farklı sesin birleşimiyle haykırıyordu: "Ocağımızı söndürenin, ocağını söndürürüz! Destursuz basılan toprağın diyeti kandır!"Rıza köşede büzülmüş, ağlayarak ayetler okumaya çalışıyordu ama sesi korkudan çatlıyordu. Omzumdaki deri çantayı yere fırlattım. İçinden ceylan derisine işlenmiş Süleymani mühür tabakasını ve bakır sahanı çıkardım."Rıza!" diye bağırdım, gözlerimi askıda titreyen Elif'ten ayırmadan. "Kızının saçından tek bir tel koparıp bana atacaksın! Hemen!"Rıza titreyen elleriyle, kızının havada süzülen saçlarından bir tele ulaştı. Korkuyla kopardığı teli bana uzattı. Saç telini bakır sahanın içine atıp üzerine çantamdan çıkardığım çörek otu ve safran suyunu ekledim."Emrah! Sağ elini kaldır ve çemberin içinden çıkmadan sadece 'Ya Mâlik' esmasını çek! Zihnini karartan o korkuyu sök at, yoksa bu tayf senin zayıflığını besin yapar!"Emrah zorlukla doğruldu. Alnındaki kanı koluyla sildi, gözlerini kapattı ve derin bir nefes alarak mırıldanmaya başladı. O esmayı çektikçe, odadaki çemberin etrafındaki ışık hafifçe parıldamaya, varlığın baskısı kırılmaya başladı.Sağ elimdeki kehribar tespihi bakır sahana vurarak kadim dildeki davetin son ayetlerini okudum:"Fe in tevellev fe kul hasbiyallâh... Çekilin ocağın korundan, mühürlendi bu mekân!"Sahanın içinden birden mavi bir alev yükseldi. Elif’in havada duran bedeni bir anda şiddetle sarsıldı. Kızın ağzından çıkan o kapkara duman, sanki görünmez bir hortumla bakır sahanın içine çekilmeye başladı. Odadaki buz gibi hava bir anda kavurucu bir sıcaklığa dönüştü. Elif’in gözlerindeki o kapkara zifiri boşluk yavaş yavaş çekiliyor, gözlerinin akı geri geliyordu.Beden yavaşça yere doğru süzüldü ve halının üzerine yığıldı.Varlık tamamen sahanın içine çekildiği an, bakır kabın kapağını hızla kapatıp üzerini zeytinyağı ve kaya tuzuyla sıvadığım kırmızı bir bezle mühürledim. Odadaki zangır zangır titreyen camlar birden durdu. Ağır kükürt kokusu yerini üzerlik otunun hafif dumanına bıraktı.Rıza hıçkırıklarla kızının yanına koştu. Elif gözlerini araladı, babasına bakıp fısıldadı: "Baba... Çok üşüyorum..."Rıza kızına sarılırken ben belimi doğrulttum. Doğrudan tuz çemberinin içinde bitkin halde duran Emrah’a yürüdüm. Emrah başını öne eğmişti."Sana bu ilmin ilk dersini öğretmiştim Emrah," dedim, sesimdeki sert ama babacan tonla. "Kendi nefsini ve korkunu terbiye edemeyen, alemlerin dengesine dokunamaz. Bu gece ucuz atlattık ama tayf-ı cinas unutmaz.""Bağışla Usta..." dedi Emrah, sesi titreyerek. "Görünce... kontrolümü kaybettim."Mühürlü bakır sahanı çantama yerleştirdim. "Dua et ki kasem vakitlice yetişti. Bu mühürlü sahanı gün doğmadan Dicle Nehri’nin akıntısına bırakmamız gerek. Ateşin hakkı suya teslim edilecek ki intikam hırsı soğusun."Çantayı omzuma astım, kapıya doğru yöneldim. Rıza’ya dönüp, "Kızına sıcak bir çay içir, üç gün boyunca bu evde Besmelesiz tek bir adım atılmayacak," dedikten sonra Emrah’a baktım:"Düş arkama. İşimiz henüz bitmedi, Diyarbakır’ın surları sökmeyen şafağı bekliyor."
