Bölümler 9Şu an: 4. BÖLÜM: SİYAH AKİT: KANLI AY TARİKATI
- 1 Bölüm 1: Gece Yarısı Çalınan Kapı530 kelime
- 2 2. BÖLÜM: ÂLEM-İ SUFLA'NIN ÖFKESİ828 kelime
- 3 Bölüm 3:Mühürlü Sahan ve Dicle’nin Sırrı460 kelime
- 4 4. BÖLÜM: SİYAH AKİT: KANLI AY TARİKATI874 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.Bölüm:Karanlık Rahle: Babil'in Ahdi752 kelime
- 6 6. Bölüm: Zihne Düşen Zehir995 kelime
- 7 7. BÖLÜM: CİZRE DERGAHI VE GÜNAHIN MİRASI412 kelime
- 8 8. BÖLÜM: KARANLIĞIN ZAFERİ & YALNIZ HÜDDAM403 kelime
- 9 9. BÖLÜM: KAN VE KEFARET (FİNAL)484 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Şafak, Dicle’nin üzerine çelik grisi bir pus gibi çökerken, suyun yüzeyinde yükselen hafif buhar mühürlü bakır sahanın soğuduğunu işaret ediyordu. Elimdeki son kaya tuzunu nehrin hırçın akıntısına fırlattım. Ateşin hakkı suya teslim edilmiş, Elif’in üzerindeki mühür Dicle’nin karanlık dibine gömülmüştü.Arkamı dönüp kıyıda diz çökmüş olan Emrah’a baktım. "Ayağa kalk Emrah," dedim, sesim Dicle’nin uğultusunu yarıp geçerken. "Gidip biraz soluklanalım, karanlık henüz tamamen çekilmedi."Uzun ve yorucu bir yolun ardından kendi evimizin sokağına girdiğimizde, kapımın hemen dibinde bir karaltının büzülmüş beklediğini fark ettim. Yaklaştıkça üzerindeki siyah yöresel fistanı, oya işli yazmayı ve tülbentinin altından yayılan kına ile çam sakızı kokusunu aldım. Kadın bizi görünce bir anda doğruldu. Yüzündeki kadim dövmeler (deq), Güneydoğu'nun eski aşiretlerinin izini taşıyordu. Gözyaşları içinde kapımın eşiğine diz vurup önümüzü kesti."Hocam..." dedi, hıçkırığı boğazında düğümlenerek. "Seni bulmamı Dicle’nin öte yakasındaki Pir söyledi. Ağzının mührüne, ilminin heybetine sığındım. Adım Zeliha. Günlerdir kapında yatıp kalkarım, ne olur sesimi duy!"Durup kadına baktım. Yüzündeki çaresizlik sıradan bir korkunun eseri değildi. "Anlat Zeliha," dedim. "Nedir seni bu darlıkta kapıma getiren?""Evim çöktü, ocağım söndü hocam..." diye inledi Zeliha. "Üç aydır toprağın altındaki kocam her gece koynuma girer, soğuk nefesini ensemde hissederim. Kızım Meryem ise gece yarısı duvara bakıp babasıyla fısıldaşır. Bize bir hal oldu; ekmeğimiz küfleniyor, suyumuz kan kokuyor!"Derin bir nefes verdim. Bakışlarımı kadından ayırıp arkamdaki Emrah’a kilitledim. Sert adımlarla yanına varıp kolunu sıkıca tuttum."Sahanı suya attık diye defter kapandı sanma Emrah," diye fısıldadım, sesim buzul kadar soğuktu. "Bu feryat bir tesadüf değil, necis bir tuzak kokuyor. Zihnine sahip çık. Korkuyu sakladığın o karanlık köşeleri bu sefer yok et, yoksa karşılaşacağımız şey seni diri diri yutar. Bir daha bocalarsan, seni bu sefer ben bile kurtaramam."Vakit kaybetmeden Zeliha Ana’yı da yanımıza alıp köyüne doğru yola koyulduk.Zeliha’nın kerpiç evine adımlarımızı attığımızda, nefesimiz ağzımızdan buhar olarak çıkıyordu. Dışarıda kavurucu bir sıcak varken, evin içi adeta bir buzhaneydi. Tavandan sarkan kurutulmuş biberler ve otlar simsiyah bir küfle kaplanmıştı. Odanın ortasındaki ahşap direğin etrafında, toprağın altından tırmanmış yüzlerce kurumuş akrep ve hamam böceği ölüsü mükemmel bir daire oluşturmuştu.Gözüm hemen odadaki bu ağır kokuyu kırmaya ve necis varlıkların hareket alanını daraltmaya kaydı. Çantamdan iri taneli kaya tuzu ile kurutulmuş üzerlik otunu çıkardım. Odanın tam ortasına, toprağa basan ahşap tabanın üzerine dairesel bir hat çizerek tuz çemberini çekmeye başladım. Çemberin dört bir kenarına çörek otu serpiştirip üzerlerine kısık sesle Ayetel Kursi okuyarak koruma sınırını kurdum.Ancak o zaman odanın köşesinde oturan kıza dönebildim. Yirmi üç yaşlarında, bu coğrafyada pek rastlanmayacak türden duru bir güzelliğe sahip Meryem oturuyordu orada. Sarı saçları omuzlarına dökülmüş, çakır yeşili gözleri bomboş bir noktaya dikilmişti. Bu denli alımlı bir kızın yüzündeki o donukluk, üzerindeki musallatın ağırlığını daha da belirgin kılıyordu. Dizlerini göğsüne çekmiş, duvardaki sıvası dökülmüş bir noktaya bakarak kendi kendine fısıldıyordu.Çemberin dışından Meryem’in yanına doğru bir adım attım, diz çöküp tam karşısına oturdum."Meryem," dedim yumuşak ama kararlı bir tonla. "Beni duyabiliyor musun kızım? Ne görüyorsun o duvarda, sana ne anlatıyorlar?"Meryem başını yavaşça bana doğru çevirdi. Yeşil gözlerindeki o donukluk bir an için derinleşti, dudaklarında kenarları alaycı bir tebessüm kıvrıldı. Ağzından çıkan ses kendi sesi değil, bir erkeğin boğuk ve hırıltılı yankısıydı:"Seni anlatıyorlar Uğur..." dedi fısıltıyla. "O yanında dikilen karanlıkların sahibini... Sana güvenmememizi söylüyorlar. 'O bir sahtekar, o sizi kurtarmaya değil, ruhunuzu tüccarlara satmaya geldi' diyorlar. Seni köylerden süren o necis nefesini buraya da taşımışsın. Gece koynumuza giren babam değil, senin o karanlık dostlarınmış... Onlara inanma Meryem diyorlar, Uğur hüddam değil, iblisin ta kendisidir..."Meryem’in gözlerinin içine bakarak başımı salladım. "Yanındaki gölgeler yalan söyler Meryem. Hakikati örten o perdeleri birazdan yırtacağız."Otuduğum yerden doğrulup Zeliha’ya döndüm ve Meryem’i az önce hazırladığım tuz çemberinin içine getirmesini rica ettim. Zeliha kızının kolundan tutup hafifçe öne doğru getirdi, çemberin tam ortasına oturttu.Vakit kaybetmeden deri çantamı açtım. İçinden üzerindeki ayetler zamanla silinmeye yüz tutmuş kadim, pirinç bir kase çıkardım. Kasenin içine yanımdaki mataradan yağmur suyu, çantamdan da biraz üzerlik tohumu ve sirke döktüm.Gümüş bir iğne çıkardım. Önce Zeliha Ana’nın, ardından Meryem’in sağ yüzük parmağına hafifçe batırıp pirinç kasedeki suyun içine birer damla kan damlattım.Kan damlaları suda dağılmak yerine, cıva gibi birleşti ve siyah bir haritaya dönüştü. Kasenin içindeki karışım birdenbire fokurdamaya, kaynamaya başladı. Kaseden odaya zift gibi koyu ve leş kokulu bir duman yayıldı.Yüzüm çizgilerime kadar sertleşti. "Bu sıradan bir musallat değil," dedim kaseden gözlerimi ayırmadan. "Bu, Sıhr-ı Zulmet... Süryanilerden bile öte, eski Babil büyücülerinden kalma kadim ve necis bir ahit. Sıradan bir üfürükçünün değil, devir devir aktarılan unutulmuş bir ilmin işi."Hemen bağdaş kurup yere oturdum. Kehribar tespihimi elime aldım ve gözlerimi kapattım. Dudaklarımdan insan kulağının seçemeyeceği bir hızda, sessiz bir kasem dökülmeye başladı. Birkaç saniye sonra odadaki tek mumun alevi aniden parlayıp parlak bir yeşil renge büründü. Rüzgarsız odada sağ kulağımın dibinde, yaprak hışırtısını andıran ama derinden gelen bir ses fısıldadı.Hizmetimdeki Müslüman cin dostlarımdan Seyyid Burkan gelmişti.Fısıltı kesildiğinde mum alevi tekrar sarıya döndü. Gözlerimi açtım."Söyleyen doğru söyledi," dedim ayağa kalkarak. "Bu büyü bu köyden çıkma değil. Mardin’in sur altlarında, eski manastırların yıkık gurlarında yuvalanan yeni bir belanın işi."Emrah öne çıktı. "Kim bunlar Usta?""Kanlı Ay Tarikatı..." dedim, pirinç kasedeki kapkara suyu evin eşiğine doğru savururken. "Babil’in o unutulmuş kara büyüsünü toprağın altından kazıyıp çıkaran, hüddamların ilmini çalıp necis ritüellerle birleştiren türedi bir büyücü tarikatı. Zeliha’nın evi sadece bir denemeydi. Asıl çıbanın başı Mardin’de büyüyor."Çantamı omzuma astım, kapıdan çıkmadan önce Emrah’ın omzuna elimi koydum:"Mesele bir ruhun musallatı değilmiş Emrah... Mardin’in altından leş gibi bir küfür kokusu yükseliyor. Hazırlan, rotamız Mardin."
Bölüm etkileşimi
