1. bölüm · Hüddam Uğur & Emrah: Mühürlü Kader
Bölüm 1: Gece Yarısı Çalınan Kapı
Ateşin cızırtısı ve parmaklarımın arasında dönen kehribar tespihin tıkırtısı dışında gecenin sessizliğini bozan hiçbir şey yok. Gece yarısını çoktan geçti saat. Diyarbakır’ın surlarına çöken o ağır, kadim karanlık, bu küçük odanın penceresine kadar tırmanmış bekliyor.Beni bu civarda herkes bilir. Adımı fısıltıyla söylerler: Hüddam Uğur. Kimine göre bir şifa kapısıyım, kimine göre ise görülmeyen âlemin kapısında duran bir bekçi. Ama gerçek şu ki; ben sadece ömrünü âlem-i sufla ile âlem-i ulvi arasındaki o ince, tehlikeli çizgide tüketmiş bir adamım. Bu iş bir yetenek ya da lütuf değildir evlat; bu, omuzlarda taşınması her yiğidin harcı olmayan ağır bir vebaldir. Görülmeyeni görmek, duyulmayanı duymak insanı içten içe kemirir, uykusunu, huzurunu çalar.Şu köşede, hafif gaz lambasının sarı ışığında eski ceylan derisi yazmayı pürdikkat okuyan genci görüyorsun ya... İşte o Emrah. Benim hem evladım, hem çırağım, hem de bu dünyadaki en büyük imtihanım.Emrah’ı bundan on altı yıl önce, henüz altı yaşında kimsesiz bir çocukken buldum. Ailesi onu bir gecede, üstelik sıradan bir terk edilişle değil, korkarak bırakıp kaçmıştı. Çünkü Emrah’ın doğuştan gelen bir hâli vardı; diğer çocuklara benzemezdi. Çevresinde eşyalar kendiliğinden kımıldar, o uyurken odasında yabancı fısıltılar gezinirdi. Ailesi bu ağırlığı taşıyamadı, korkuya yenik düşüp onu bir başıma bıraktı. Onu ilk gördüğümde gözlerindeki o mühürlü karanlığı ve saklı potansiyeli fark ettim. Ya o karanlık onu yutup bir felakete dönüştürecekti, ya da bir usta eli değip o ateşi kontrol etmeyi öğrenecekti.Onu yanıma aldım. Oğlum bildim, ocağımda büyüttüm. Şimdi genç bir adam oldu. Zekidir, cesurdur ama gençliğin verdiği o sabırsızlık yok mu... İlm-i hüddamın tecrübe ve sabır istediğini anlatmaya çalışırım hep. O ise bir an önce ustalaşmak, o karanlık âlemle tek başına yüzleşmek ister. Bilmez ki o kapı bir kez aralandı mı, bir daha asla tam olarak kapanmaz.Tam bunları düşünürken, dışarıdaki demir avlu kapısı şiddetle vurulmaya başladı. Gecenin bu saatinde çalınan kapı, hayra alamet değildir.Tespihimi cebime koyup ağır adımlarla ayağa kalktım. Dizlerimdeki o kronik sızı, yaklaşan tehlikenin ve gecenin soğuğunun habercisi gibi yine nüksetmişti. Emrah derhal başını ceylan derisi yazmadan kaldırıp gözlerini bana dikti. O gözlerde korkudan ziyade, gençliğin getirdiği o tehlikeli merak ve sabırsız bir heyecan yanıyordu."Usta," dedi alçak ama sabırsız bir sesle. Odadaki gaz lambasının cılız ışığı yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu. "Gelelim mi dersin? Bu saatte kapıya dayanan hayır getirmemiştir.""Deriz Emrah... Deriz ya," dedim derin, kasvetli bir nefes alarak. Duvarda asılı duran, üzeri ayetlerle ve kadim sembollerle işlenmiş deri koruma çantamı omzuma geçirdim. "Açılan her kapı bir nasiptir, kapımıza dayanan her çığlık da boynumuzun borcudur. Ama unutma, bu gece neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Nefesini tutacaksın, gözünü benden, aklını da öğrettiğim dualardan ayırmayacaksın. Bu işin şakası da, geri dönüşü de yoktur."Emrah hemen doğruldu. Masanın üzerindeki pirinç mumluğu ve kendi hazırladığı küçük muskaları deri kemerine yerleştirdi. Hızlı hareket ediyordu, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi bir telaş içindeydi. Onun bu gözü karalığı içimdeki endişeyi bir kat daha artırıyordu. Çünkü bu âlemde en hızlı batanlar, en çok kendine güvenenler olurdu.Ahşap merdivenlerin gıcırtısı eşliğinde alt kata, avluya doğru indik. Avlu kapısı bir kez daha, bu sefer daha sert ve ritimsiz bir şekilde vuruldu. Sanki dışarıdaki adam kapıyı dövmüyor, arkasındaki bir şeyden kaçıp kendini içeri atmak istiyordu. Ağır demir sürgüyü çekerken çıkan o tiz metal sesi, gecenin zifiri karanlığında yankılandı.Sürgüyü çekip kapıyı araladığımda, karşılaştığımız manzara gecenin kasvetini bir anda üzerimize yığdı...
