6. bölüm · herkesin gördüğü, kimsenin duymadığı.

5. bölüm

siyah kedi

Buluşmalar çoğaldıkça günler kısaldı.

Hafta içleri okuldan sonra, hafta sonları öğleden akşama kadar… Saatleri saymıyordum ama fark ediyordum. Onunla geçirilen zaman çabuk geçiyordu. Onsuz geçenler uzuyordu.

Bir gün lunaparka gittik. Işıklar fazlaydı. Sesler yüksekti. Normalde beni yoracak her şey vardı orada. Ama yorulmadım. O yanımdaydı. Elimi tuttu. Sadece bir an. Kalabalıkta kaybolmayayım diye. Sonra bıraktı.

O an, kalbim fazla hızlı attı.
Ama güzel bir hızdı bu.

Çarpışan arabalara bindik. O direksiyonu kaptı. Duvara vurdu. Güldü. “Özür dilerim!” diye bağırdı etrafa. Kimse kızmadı. Kimse kızamazdı zaten.

Pamuk şeker aldı. Yarısını bana verdi. Ben istemediğimi söyledim. O ısrar etmedi. Sadece elimi uzattı. Aldım.

“Bak,” dedi,
“bunu sevmeyen yoktur.”

Haklıydı.
Ben bile sevdim.

Dönme dolaba bindiğimizde yukarıda durduk. Şehir küçüldü. Işıklar uzaklaştı. İnsanlar nokta oldu. O aşağıyı işaret etti.

“Bazen buradan bakmak lazım,” dedi.
“Her şey daha az korkutucu oluyor.”

Başımı salladım.

Ama içimde bir yer, hâlâ korkuyordu.

Okulda insanlar bizi birlikte anmaya başladı. “Siz” dediler. Bu kelime beni ürküttü. Ama o sadece güldü. “Bırak,” dedi. “İnsanlar adlandırmayı seviyor.”

Ben adlandırmaktan kaçıyordum.
Çünkü adını koyduğum şeyler kayboluyordu.

Bir gün çok güldük. Gerçekten. Nedensiz. Gülüşlerimiz durmadı. İnsanlar baktı. Umursamadık. Sonra birden sustu. Hiçbir sebep yokken. Yüzü değişmedi ama gözleri… durdu.

“İyi misin?” dedim.
“İyiyim,” dedi hemen.
Çok hızlı.
Sonra tekrar güldü.
Ben bir şey hissettim.
Ama adını koymadım.

Eve döndüğümde mesaj attı.
“Bugün güzeldi.”

“Evet,” yazdım.

Bir süre sonra bir mesaj daha geldi.
“İyi ki varsın.”

Telefonu elimde tuttum.
Bu cümle ağırdı.
Ben kimse için “iyi ki” olmamıştım.

Ya bu his geçiciyse?
Ya ben yine yalnız kalırsam?

Bu düşünce eğlencenin arasına sızdı.
Kimse fark etmedi.

Ama ben ettim.

Sonra fark ettim ki, gülmeye başlamıştım.

Planlı değildi. Bir sabah uyanıp “bugün iyi olacağım” demedim. Sadece bazı günler daha kolay geçti. Bazı sabahlar yataktan kalkmak eskisi kadar zor gelmedi. Zordu hâlâ, ama imkânsız değildi.

Onunla buluşmalar sıradanlaştı. Ve bu, güzel bir şeydi.

Artık “özel bir gün” olmak zorunda değildi. Bazen sadece yürüdük. Aynı sokaktan defalarca geçtik. Aynı şeyleri konuştuk. Aynı yerlere güldük. Tekrar etmek sıkıcı gelmedi. Aksine, güvenliydi.

Bir gün markete girdik. Alacak hiçbir şeyimiz yoktu. Reyonların arasında dolaştık. Abur cuburları inceledik. O bir paketi eline aldı.

“Bunu denemeliyiz,” dedi.

“Berbat duruyor,” dedim.

“En berbat şeyler en çok güldürür.”

Aldık. Gerçekten berbattı. Yolda yürürken yedik. Suratlarımızı buruşturduk. Güldük. İnsanlar baktı. Umursamadık.

Okulda öğretmenler bizi artık tanıyordu. Birlikte olduğumuz için değil; daha çok… rahatladığımız için. Ben daha çok konuşmaya başlamıştım. Az ama gerçek. O da bazen susuyordu. Bu da yeniydi.

Bir gün sınıfta elektrikler kesildi. Herkes bağırdı. O bana baktı. Fısıldadı:

“Bak,” dedi,
“dünya biraz durdu.”

Gerçekten durmuş gibiydi.

O an fark ettim:
Depresyon hep geleceği düşünürdü.
Ben ise o an, sadece oradaydım.

Bir sabah uyandım ve ilk düşündüğüm şey ağırlık değildi.

Bu beni şaşırttı.

Gözlerimi açtım. Oda aynıydı. Tavan, perde, sandalyenin üstüne atılmış kıyafetler… Hiçbir şey değişmemişti. Ama içimdeki ilk düşünce, kalkmak istemiyorum olmadı.

Bu, küçük bir zaferdi.

Okula giderken kulaklık taktım. Daha önce de takardım ama bu kez müzik arka planda kalmadı. Gerçekten dinledim. Şarkının ortasında bir yerde kendimi mırıldanırken yakaladım. Susturmadım.
Koridorda yürürken omuzlarım daha düşüktü. Daha az kasılı. İnsan gerginliği ne zaman bıraktığını fark edemiyormuş; ancak bırakınca anlıyormuş.

Onu gördüm. Bana baktı. Elini kaldırdı.
Ben de kaldırdım.
Bu kadar basitti.

Derslerde hâlâ sıkıldım. Hâlâ yoruldum. Ama artık bunları kişisel almıyordum. Her sıkılma çöküş değildi. Her yorgunluk bitiş değildi.

Okuldan sonra eve dönerken yolu uzattım. Bilerek. Hava serindi. Yürümek iyi geldi. Adımlarımı saymadım. Zamanı da.

Ertesi gün onu koridorda fark ettim.

Kalabalığın içinden değil, sanki kalabalık onun etrafında açılmış gibiydi. Bir an durdum. Yanlış gördüğümü sandım. Sonra bir adım daha attım.

Saçları kısacıktı.

Omuzlarına düşen o dalgalı hâli yoktu artık. Ense çizgisi açıktaydı. Kulakları görünüyordu. Yüzü… yüzü daha netti. Daha cesur. Daha kendisi gibi.

Bir şey söyleyemedim önce.
Bakmakla yetindim.

O beni gördü. Gülümsedi. Aynı gülümseme. Hiç eksilmemiş.
“Ne oldu?” dedi.
“Çok mu kötü?”

“Kötü mü?” dedim hemen. Sesim istemeden yükseldi.
“Hayır. Hayır, hayır…”

Yaklaştım. Daha yakından baktım. Sanki yeni birini görüyormuş gibi ama aynı zamanda çok tanıdık.

“Bayıldım,” dedim.
“Gerçekten. Sana çok yakışmış.”

Elini saçına götürdü. Alışkanlıkla. Sonra durdu.

Gülümsedi.
“Alışırım,” dedi.
“Sen de alışırsın.”

O an içimde tuhaf bir şey oldu.
Hayranlık mıydı, hayret mi, yoksa sadece… büyülenmek mi, bilmiyorum.

Saçları kısa olunca boynu daha ince görünüyordu. Gözleri daha parlaktı. Sanki yüzünden bir perde kalkmıştı. Daha hafif gibiydi. Daha özgür.

“Çok cesur,” dedim.
“Ben asla yapamazdım.”

“Yaparsın,” dedi.
Ses tonu sakindi. Kesin.

Sonra zil çaldı. Yan yana sınıfa girdik. İnsanlar baktı. Fısıldaştı. O umursamadı. Omuzları dikti. Adımları netti.

Ben ise onu izledim.

Bir insanın kendini bu kadar kolay değiştirebilmesine hayran kaldım. Sanki geçmişini saçlarıyla birlikte bırakmıştı. Sanki yeni bir başlangıçtı bu.

O günden sonra ona bakışım biraz değişti.

Değişti derken, uzaklaşmadı. Aksine, daha dikkatli oldum. Sanki yeni bir ayrıntı keşfetmişim gibi. Saçları kısayken mimikleri daha görünürdü. Kaşlarını kaldırışı, gülerken gözlerinin kenarında oluşan çizgiler… Hepsi daha belirgindi.

Okulda herkes saçlarını konuştu. Kimisi cesur dedi, kimisi ani. O hepsine aynı tepkiyi verdi: omuz silkti. Konuyu uzatmadı. Uzatılmasına izin vermedi.
Ben uzatmak istedim.

Teneffüste yanına gittim. Parmaklarımı cebimde sıkmıştım.

“Gerçekten çok yakışmış,” dedim yine. Sanki ilk söylediğim yetmemiş gibi.

“Bunu üçüncü kez söylüyorsun,” dedi gülerek.

“Bir kere yetmiyor,” dedim.
“Bence bu… senin tarzın.”

Başını hafif yana eğdi. Aynadaki yansımasına bakar gibi, camdan dışarı baktı.

“Belki de ilk kez,” dedi,
“kendim gibi hissettiriyor.”

Bu cümle içimde bir yere dokundu.
Ama yine adını koymadım.

O gün daha çok güldük. Saçlarıyla ilgili şakalar yaptı. “Rüzgâr artık bana daha hızlı geliyor,” dedi. “Duşta daha az zaman harcıyorum. Bu çok büyük bir lüks.”

Ben dinledim.
Güldüm.

Okul çıkışı yine yürüdük. Hava serindi ama güneş vardı. O montunun yakasını kaldırdı. Ense kısmı açıkta kaldı. Rüzgâr değdi. Ürperdi.

“Üşüdün mü?” dedim.
“Biraz,” dedi.

Sonra ekledi: “Ama güzel bir üşüme.”

Bu tanımı sevdim.

Bir bankta oturduk. O ayakkabısının ucuyla yere şekiller çizdi. Ben onu izledim. O an, tuhaf bir güven duygusu vardı içimde. Sanki bazı şeyler gerçekten yoluna girmişti. Sanki hayat, ilk kez, bana karşı nazikti.

“Biliyor musun,” dedi birden,
“insan bazen değişince değil, değişmeye cesaret edince iyi hissediyor.”

Başımı salladım.
Bu cümleyi eve kadar taşıdım.

O gece aynaya baktım. Saçlarıma. Yüzüme. Kendime. Bir şey değiştirmedim. Ama ilk kez değiştirebileceğimi düşündüm.

Ve bu düşünce, uzun zamandır hissettiğim en hafif şeydi.

Zaman geçtikçe tarzı da değişti.

Eskiden dar, net çizgileri olan şeyler giyerdi. Şimdi daha bol şeyler seçiyordu. Üzerinde duran ama onu sıkmayan. Sanki kıyafetler değil, o kıyafetlerin içinde nefes alıyordu.

Bol kazaklar, uzun ceketler… Omuzlarından düşüyormuş gibi duran ama yine de kusursuz görünen şeyler. Garipti. Ne giyse yakışıyordu. Sanki mesele beden değil, duruştu.

“Buna bayıldım,” dedim bir gün.
“Üzerinde harika duruyor.”

“Kendimi saklıyormuşum gibi hissediyorum,” dedi.
“Bu hoşuma gidiyor.”

O yeni şeylere açıktı. Değişiyordu. Deniyordu. Vazgeçiyordu. Sonra tekrar deniyordu. Hiçbiri onu korkutmuyordu.

Ben ise…
Ben hep aynıydım.

Aynı saç. Aynı renkler. Aynı tarz. Aynı yürüyüş. İlk günden beri değişmeyen bir fotoğraf gibiydim. Bunu düşündüğümde içimde hafif bir burukluk oldu ama yüzüme yansımadı.

Zaten gerek de yoktu.