5. bölüm · herkesin gördüğü, kimsenin duymadığı.

4. bölüm

siyah kedi

Sonra günler geçti.

Büyük bir şey olmadı. Kimse birini kurtarmadı. Kimse çözülecek bir problem gibi ortaya çıkmadı. Hayat, küçük parçalar hâlinde aktı. Biz de o parçaların içinde yan yana durduk.

Artık teneffüslerde otomatik olarak aynı yere gidiyorduk. Kimin teklif ettiğini hatırlamıyorum. Bir gün oldu. Sonra hep öyle kaldı.

Bana saçma sorular sordu.
“En sevmediğin ders?”
“Bir şeyi sonsuza kadar yiyebilsen ne olurdu?”
“Hiç gerçekten kaybolmak istedin mi?”

Cevaplarım kısa oldu.
Ama sustuğumda bekledi.
Bu da bir şeydi.

Bir gün kantinde sıra uzundu. O önümde duruyordu. Çantasını bana uzattı.

“Tutabilir misin?” dedi.

Tuttum.
Bu kadar basitti.

Ama bana bir şey emanet edilmişti.

O sırada fark ettim:
Beni yormuyordu.
Benden bir şey istemiyordu.
Yanımda olduğu hâliyle yetiyordum.

Derslerde defterime karalama yaptığımı fark etti. Bir şey demedi. Sonra bir gün kalemim bitti. Kendi kalemini verdi. O gün bütün ders boyunca benim yazımı onun kalemi taşıdı.

İnsanlar fark etmeye başlamıştı.
“Berabersiniz artık,” dediler.

Bu cümle beni korkuttu.

Ama o sadece güldü.
“Yan yana işte,” dedi.
“Abartmayın.”

Yan yana.
Bu tanım bana iyi geldi.
Yakın değil.
Bağımlı değil.
Ama yalnız da değil.

Bir gün ders çıkışı yağmur başladı. Şemsiyesi yoktu. Benim de. Islanarak yürüdük. Saçları bozuldu. İlk kez özenli hâli dağıldı. Ama yine de güzeldi. Hatta daha gerçekti.

O an düşündüm:

Belki arkadaşlık dediğin şey, birinin seni düzeltmeye çalışmamasıydı.
Sadece seninle aynı ritimde yürümesiydi.

Depresyon hâlâ içimdeydi.
Gitmemişti.
Ama artık konuşmaların arasında kayboluyordu.
Bazen sesini kısmayı kabul ediyordu.

Bir gün ders sırasında fark ettim. Defterim açıktı ama yazmıyordum. Kalemim kenarda duruyordu. Sayfanın köşesine bir şeyler çiziyordum. Farkında bile değildim. Elim kendi kendine hareket ediyordu. Çizgiler birbirine dolanıyor, sonra bir şekle benziyordu. Sonra yine dağılıyordu.

O sırada başımı kaldırdığımda onun bana baktığını gördüm.

Ama yüzünde o alışık olduğum neşeli ifade yoktu. Daha dikkatliydi. Daha sessiz.

Teneffüste defterimi kapattım. Çantama koyacaktım ki durdu.

“Bir şey diyeceğim,” dedi.

Ses tonu hafifti. Çekinerek konuşur gibiydi. Bu hâlini ilk kez görüyordum.

“Üzgünüm,” dedi hemen.
“Bütün ders kafanı gömüp çizdiğin şeyleri merak ettiğim için… defterini biraz kurcaladım.”

Kalbim hızlandı.

Defterime biri dokunduğunda, sanki içime bakılmış gibi hissederdim. Hazır olmadığım bir yerdi orası.
Bir şey söyleyemedim.

“Bakmak için açtım,” dedi.
“Sonra kapatamadım.”

Gülümsedi. Ama bu kez gülüşü sessizdi.

“Bence harika bir ressam olursun.”

Cümle o kadar net çıktı ki…
Bir an yanlış duyduğumu sandım.

“Ne?” dedim.
“Ciddiyim,” dedi.
“Çizdiklerin… anlatıyor.”

Anlatıyor.
Kimse bugüne kadar çizdiklerim için bunu söylememişti.

“Ben sadece…” dedim.
“Bazen çiziyorum.”

Omuz silktim. Küçültmek istedim. Alışkındım buna.

Annemin sesi kulağımda belirdi.
Boş hayaller bunlar.
Gerçekçi ol.

“Annem,” dedim.
“Bunun boş bir hayal olduğunu söylemişti.”

Cümle ağzımdan çıktığında, sanki çok eski bir şey söylüyormuşum gibi hissettim. Defalarca tekrarlanmış. Ezberlenmiş.

Bir an sustu.
Sonra kaşlarını çattı.

“Hey,” dedi.
Sesini yükseltmedi. Ama sertti.
“Seni mutlu eden şey boş değildir.”

Bu cümle…
Bir yere çarptı.

“Gerçekçi olmak başka,” dedi.
“Yaşamak başka.”

Defterimi tekrar açtı. Bir sayfayı gösterdi.
“Buna bak,” dedi.
“Bunu biri çizmiş. Sen.”

Bunu söylerken beni değil, çizimi işaret ediyordu. Sanki bana yük olmadan, beni incitmeden, sadece gerçeği gösteriyordu.

“Devam et,” dedi.
“Lütfen.”

Lütfen.

Bu kelimeyi, yeteneğimle yan yana hiç duymamıştım.

O an bir şey hissettim. Büyük bir umut değildi. Parlayan bir gelecek de değildi. Daha küçük bir şeydi. Ama daha sağlamdı. Birinin, beni olduğum hâliyle ciddiye almasıydı.

Defteri kapattım.
Ama bu kez kaçmak için değil.

“Belki,” dedim.
“Bilmiyorum.”

Gülümsedi.

“Bilmemen sorun değil,” dedi.
“Yeter ki bırakma.”

Kalem elimdeyken onun sesi aklıma geliyordu.

Anlatıyor.

Bu kelimeyi tekrar tekrar düşündüm. Ne anlattığını bilmiyordum. Ama anlatıyor olması yeterliydi.

Okulda yine yan yana oturduk. Bu kez defterimi daha az kapattım. Çizerken yakalarsa diye korkmadım. Yakalamadı. Beni izlemiyordu. Ama farkında olduğunu biliyordum. Bu da yetiyordu.

Günler geçtikçe, onun beni itmeden cesaretlendirdiğini fark ettim. “Neden yapmıyorsun” demedi. “Bunu mutlaka yapmalısın” da demedi. Sadece kapıyı açık bıraktı.

Bir gün resim kulübünün afişini gördük. Koridorda asılıydı. Renkleri solmuştu. Kimsenin önünde durup baktığı yoktu.

Ben durdum.

Durduğumu fark edince geri döndü. Afişe baktı.

Sonra bana.
“İstersen,” dedi.
“Birlikte bakarız.”

İçimde bir şey geri çekildi.
Alışkındım buna.

“Bilmiyorum,” dedim.

Bu kez gülmedi.
“Tamam,” dedi.
“Bilmediğin yerde dururuz.”

Afişten uzaklaştık. Ama aklım orada kaldı. O da bunu biliyordu. Bir şey söylemedi.

Eve gittiğimde annem odama girdi. Masamdaki defteri gördü. Açmadı. Ama orada olduğunu gördü.

“Bunlarla vakit harcayacağına ders çalış,” dedi.

Sesi sert değildi. Daha kötüsüydü. Umursamazdı.

Başımı salladım.

O an ona karşı çıkacak gücüm yoktu. Ama defteri kaldırmadım da.

O gece çizdim.

Daha yavaş.
Daha dikkatli.

Ve ilk kez, bir şey yaparken şunu düşündüm:
Belki bu, beni kurtarmayacak.
Ama beni burada tutabilir.

Zaman ilerledikçe her şey biraz karıştı.

Günler birbirine benzemeye başladı. Pazartesiler çabuk geldi, cumalar yavaş. Dersler aynıydı ama ben her gün biraz farklı uyanıyordum. Bazen daha ağır. Bazen daha boş.

Onunla konuşmalarımız derinleşmedi. Ama çoğaldı. Gün içinde küçük cümleler. Alakasız yorumlar. Sessiz anlaşmalar.

Bir gün sıraya başımı koymuşken saçımla oynadı. Fark etmeden. Bir şey demedi. Ben de. O an geçip gitti ama içimde kaldı. İnsan bazı temasları uzun süre taşıyabiliyormuş.

Başka bir gün kantinde bana fazla para verdi. Sonra unuttuğunu söyledi. Ben geri vermedim. O da istemedi. Böyle küçük borçlar birikti aramızda. Hesap tutmadık.

Okuldan sonra bazen aynı yöne yürüdük. Konuşmadan. Sadece adımlar. O günlerde kelimeler fazla geliyordu. O da bunu hissediyordu.
Bir gün sınıfta bir kız ağladı. Sessizce. Kimse fark etmedi. Ben ettim. O da etti. Ama o yanına gitti. Ben yerimde kaldım. Sonra kız gülerek geri döndü. Kimse ne olduğunu sormadı.

Ben baktım.

O dönüp bana baktı.
Hiçbir şey demedik.

O akşam uzun süre düşündüm. İnsanlar ona açılıyordu. Ona yaklaşıyordu. Sanki onda bir durma alanı vardı. Benimse sadece kaçacak yerlerim.

Depresyon bazen kıskanç oluyordu.
Bunu da öğretti bana.

Bir gün öğretmen sınıfta “en yakın arkadaşınız” konulu bir yazı yazdırdı. Kalemim durdu. Bir isim yazmadım. Sonra onun adı geldi aklıma. Ama yazmadım. Çünkü bir şeyin adını koyarsan, kaybedebilirdin.

Kağıdı boş verdim.

Eve gittiğimde o mesaj attı.
“Bugün çok sustun.”

Cevap yazmadım.

Bir süre sonra bir mesaj daha geldi.
“Bu kötü bir şey değil.”

Telefonu kapattım.

Bu sefer dışarı çıkmayı ben teklif ettim.
Cümle ağzımdan çıktığında kendim de şaşırdım. O an geri alamayacağımı anladım. Ama almadım.
“Olur,” dedi hemen.

Ne sordu, ne düşündü. Sanki bunu bekliyormuş gibi.

Bir sergiye gittik. Büyük bir yer değildi. Duvarları eskiydi. İçeride fazla insan yoktu. Ayak seslerimiz yankılandı. Bu bana iyi geldi. Gürültüsüz bir kalabalıktı.

Resimlerin önünde durduk. Uzun uzun değil. Bazen sadece birkaç saniye. O bazılarına yaklaştı. Bazılarına uzaktan baktı. Ben hep bir adım geride durdum. Ama bu kez saklanmıyordum.

“Bunu sevdim,” dedi bir tabloya bakarak.
“Ben de,” dedim.

Nedenini anlatmadık.
Anlaşmak için gerek yoktu.

Bir köşede küçük bir pencere vardı. Güneş içeri eğik giriyordu. Işık duvara vurmuştu. Orada durduk. Konuşmadık. Sadece baktık. O an, içimdeki şey sustu.

Depresyon hep konuşurdu.
Ama bazen susabiliyordu.

Çıkışta küçük bir sokakta yürüdük. Bir yerden müzik geliyordu. Tanımadığım bir şarkıydı. O ritmi tuttu. Ben de fark etmeden.

“Eğleniyor musun?” diye sordu.
Sesi hafifti.

Bir an düşündüm.
Sonra başımı salladım.
“Evet,” dedim.

Bu kelime ağzımda yabancıydı. Ama doğruydu.

Bir şey yapmadık aslında. Özel bir an yoktu. Fotoğraf çekmedik. Büyük konuşmalar yapmadık. Ama içimdeki ağırlık biraz yer değiştirmişti. Omzumdan cebime inmişti sanki.

Bir bankta oturduk. İnsanlar geçti. Çocuklar koştu. Bir köpek havladı. Hayat, bizden bağımsız akıyordu. Ama bu kez ben de içindeydim.

“Bazen,” dedi,
“iyi hissetmek suç gibi geliyor mu sana da?”

Bunu sordu.
Ama cevap beklemedi.
Ben de vermedim.

Geri dönerken yorgundum. Ama tükenmiş değildim. Eve vardığımda yatağa uzandım. Tavanı izledim.

O günden sonra buluşmalarımız arttı.

Plan yapmayı beceremiyordum ama o ediyordu. Beni yormadan. “Şuraya gidelim mi?” diye soruyordu. “Yoksa şuraya?” Seçenekler küçüktü. Kaçış yoktu. Bu hoşuma gidiyordu.

Bir gün sinemaya gittik. Filmi beğenmedim. O bayıldı. Çıkışta sahneleri anlattı. Ben dinledim. Dinlerken güldüm. Film değil, onun anlatışı güzeldi.

Bir başka gün sahaflara girdik. Rafların arasında kaybolduk. O kitapların arkasını okudu. Ben kapaklarına baktım. Bir kitabı elime aldım. Almadım. O aldı. Sonra bana verdi.

Parkta yere oturduk. Banklar doluydu. Çimenler serindi. Ayakkabılarımız kirlendi. Umursamadık. Bir köpeği sevdik. Köpek bizi sevdi mi bilmiyorum ama durdu.

Bir gün yağmur başladı. Bu kez kaçmadık. Islanmayı planlamamıştık ama kaldık. Saçlarımız yapıştı. O güldü. Ben de. İlk kez gülüşümün nereden geldiğini düşünmedim.

Kahkahası bulaşıcıydı.
Bunu fark ettim.

Bazen fotoğraf çekti. Beni de çekmek istedi. İzin vermedim. O da zorlamadı. Ama kendini çekti. Sonra bana gösterdi. “Bunu hatırlamak için.” dedi.

Artık okulda da daha çok yan yanaydık. Öğretmenler bizi ayırmaya çalışmadı. Arkadaşlarımız oldu. Geçici. Ama oldu.

Bir gün ona baktım ve şunu düşündüm:
Ben eskiden böyle biri değildim.
Ama belki de hep vardım.

Eve döndüğümde annem geç kaldığımı söyledi. Sesi sertti. Eskiden içime kapanırdım. O gün sadece “tamam” dedim. Odama geçtim. Kapıyı kapattım.

Yatağa uzandım. Yorgundum. Ama bu yorgunluk farklıydı. İçimi kemirmiyordu. Sadece günün ağırlığıydı.

Depresyon gitmemişti.
Ama artık araya giren anlar vardı.

Ve ben, ilk kez, bu anların çoğalabileceğine inanmak istedim.