2. bölüm · herkesin gördüğü, kimsenin duymadığı.

1. bölüm

siyah kedi

“Depresyon.”

İşte bu kelimeyle böyle tanıştım.

Yedi yaşındaydım. Sandalyenin ucunda oturuyordum; ayaklarım yere değmiyordu, havada sallanıyordu. Sallandıkça içimdeki huzursuzluk da büyüyordu sanki. Oda fazla beyazdı. Fazla sessizdi. Doktor bana bakmıyordu; anneme bakıyordu. Sanki hasta olan ben değilmişim gibi.

“Depresyon mu?” dedi. Sonra bana baktı. Baştan aşağı. “Bu çocuk daha yedi yaşında,” dedi. “Ne depresyonu?”

Kelime havada kaldı. Ağır bir şeydi. Üzerime düşecek sandım. Ne olduğunu bilmiyordum ama annemin onu istemediğini anladım. Annem bir şeyi istemediğinde, o şey ortadan kalkmalıydı.

Doktor konuştu. Uzun uzun. Çocukların da yorulabildiğini, bazı sabahların küçük bedenlere ağır geldiğini anlattı. Ama annem onu dinlemedi.

Koridora çıktığımızda hava değişti. Annemin eli bileğimde sertleşti. Adımlarımız hızlandı. Ayakkabılarının sesi sertti, benimkiler geride kalıyordu.

“Bir daha böyle şeyler duymak istemiyorum,” dedi.

“Sıkılmışsın işte. Her çocuk sıkılır. Büyütme.”

Bileğim acımadı.
Ama içimde bir şey kırıldı.

O gün depresyonun ne olduğunu öğrenemedim ama kimsenin inanmadığı bir acıyla yaşamanın, onu sessizce taşımak zorunda kalmanın ne demek olduğunu öğrendim.

Arabada konuşmadık.

Annem camdan dışarı bakıyordu. Ben koltuğa yapışmıştım. Emniyet kemeri boynuma sürtüyordu, rahatsız ediyordu ama söylemedim. Söylersem bir şey daha büyüyecekmiş gibi geldi.

Eve girdiğimizde annem ayakkabılarını hızlıca çıkardı. Anahtarları masaya bıraktı. Çantasını sandalyeye fırlattı. “Üstünü değiştir,” dedi. “Sonra ödevine bakarsın.”

Ses tonu normaldi. Fazla normaldi.

Odamdaydım. Kapıyı kapattım. Yatağın kenarına oturdum. Ayaklarım yine havada sallanıyordu. O gün sürekli bir yerlere yetemiyordum.

Duvara baktım. Duvar çatlak değildi. Tertipliydi. Temizdi. İçimdeki gibi değildi.

Ağlamadım.

Ağlamam gerektiğini düşündüm ama gelmedi. Sanki içimdeki şey ağlamayı da alıp götürmüştü. Yerine ağırlık bırakmıştı. Göğsümün ortasında, adını bilmediğim bir şey.

Akşam yemeğinde annem bir şeyler anlattı. Gününden bahsetti. Ben başımı salladım. Çatalımı tabağa batırdım. Yedim. Yutkundum. Normal bir çocuk gibi. “Bak,” dedi bir ara, “hiçbir şeyin yok.” Başımı salladım. Çünkü başka ne yapacağımı bilmiyordum.

O gece yatağa yattığımda ışığı kapatmadım. Karanlık fazla büyük geliyordu. Tavanı izledim. Orada da hiçbir şey yoktu. Ama içimde bir şey sürekli kıpırdıyordu. Yer bulamıyordu.

“Depresyon.”

Kelimeyi içimden tekrar ettim. Sesli söylemedim. Söylersem annem duyacakmış gibi geldi. Söylersem kızacakmış gibi. Ne olduğunu hâlâ bilmiyordum. Ama kötü bir şey olduğunu biliyordum.

Ve bana ait olduğunu.

Uyumadan önce şunu düşündüğümü hatırlıyorum: Eğer bu gerçekten bir şeyse, kimse görmüyorsa,
belki de ben saklamalıydım.

O geceden sonra bazı şeyleri saklamayı öğrendim.

Büyüdüm.

Nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Kimse “şimdi büyüyorsun” demedi. Sadece bir gün ayaklarım yere değmeye başladı. Sonra her yere.

Ortaokuldaydım. Artık ağlamıyordum. Zaten ağlamanın bir işe yaramadığını erken öğrenmiştim. İnsan ağlayınca rahatlamıyordu, sadece dikkat çekiyordu. Ben dikkat çekmemeyi öğrendim.

Sessizdim.

Soğuk dediler.

İnsanlar beni tanımadıklarını düşündüler. Aslında ben kendimi saklıyordum. Duygularımı içime bastırdım. Orada durduklarını sanıyordum. Taşımak kolaydı. En azından dışarıdan öyle görünüyordu. İçimde ne olduğu kimseyi ilgilendirmiyordu zaten. Gülmüyordum. Gülsem de kısa sürüyordu. İnsanlar bunu ciddiyet sandı. Olgunluk dediler. “Yaşından büyük” dediler. Ne demek istediklerini anlamadım ama hoşlarına gittiğini fark ettim. Ben de öyle bıraktım. Evde nasılsam okulda da öyleydim. Fazla soru sormayan, fazla cevap vermeyen. Derslerim iyiydi. Öğretmenler seviyordu. Annem gurur duyuyordu. Demek ki doğru yapıyordum.

İçimdeki şeyi hâlâ adlandıramıyordum. Ama onu kontrol edebiliyordum. En azından öyle sanıyordum. Bazı geceler uykum kaçıyordu. Tavana bakıyordum. Çocukken korktuğum karanlık artık korkutmuyordu. Alışmıştım. İnsan alışınca her şey daha az acıtıyor sanıyor.

Tek tük arkadaşlarım vardı. Yan yana duruyorduk. Konuşuyorduk. Ama aramızda bir mesafe vardı. Görünmeyen, herkesin kabul ettiği bir mesafe. Kimse fark etmedi. Fark edilmemek benim işime geliyordu.

Beni “soğuk” sandılar. Ben buna itiraz etmedim. Soğuk olmak, kırılmaktan daha güvenliydi.

Zaman geçti.

Ne kadar geçtiğini tam bilmiyorum. Günler birbirine benzediğinde saymak zorlaşıyor. Aynı yüzle uyanıp aynı yüzle uyuyordum. Aynada gördüğüm kişi değişiyordu ama bakışlarım hep aynı kalıyordu.

Ortaokuldan liseye geçerken kimse bana bir şey sormadı. Zaten kimse uzun zamandır sormuyordu. “Nasılsın?” diyenler cevabımı beklemiyordu. Ben de onlara verecek bir şeyim olmadığını erken fark ettim.

Duygularımı bastırdım.

Gerçekten bastırdım. Bir yere koyup kapağını kapattım. Açılmaz sandım. İnsan bazı şeyleri yeterince derine iterse yok olacaklarına inanıyor.

Ben inandım.

Okulda sessizdim. Öğretmenler bunu disiplin sandı. Arkadaşlarım mesafe sandı. Annem terbiye sandı. Kimse itiraz etmedi. Ben de etmedim.
Gülmem gerekiyorsa gülümsedim. Üzülmem gerekiyorsa sustum. Her şeyi gerektiği kadar yaptım. Fazlası tehlikeliydi. Fazla hissetmek insanın başına iş açıyordu.

Beni “soğuk” diye tanımladılar. “Mesafeli.” “Garip ama zararsız.” Bunların hiçbiri canımı yakmadı. Çünkü yakacak bir yer bırakmamıştım. Bazı geceler içimde bir şey kabarıyordu. Sebepsiz. Anlamsız. Göğsümde bir sıkışma, sanki bir şey dışarı çıkmak istiyor ama yolunu bulamıyordu. Nefes alıyordum. Yetiyordu. Yetmesi gerekiyordu. Ağlamıyordum. Ağlamak çocuklara yakışırdı. Ben çoktan çocuk olmaktan vazgeçmiştim.

Liseye başladığım gün, okulun bahçesinde durup etrafı izledim. Herkes konuşuyordu. Gülüyordu. Bir yerlere ait gibiydi. Ben kenarda durdum. Kenar, güvenliydi.

İçimden şunu geçirdiğimi hatırlıyorum:

Beni fark etmesinler.
Bana dokunmasınlar.
Ben böyle iyiyim.

O an gerçekten öyle sanıyordum. Depresyonu durduk yere almadım. Sonradan bunu düşündüm.

Ev sessiz bir ev değildi. Gürültü de değildi. Daha çok… dengesizdi. Ne zaman hangi sesin çıkacağı belli olmayan bir yerdi. Kapılar bazen yavaş kapanırdı, bazen sert. Annemin adımları bazen yumuşak olurdu, bazen evin içinden geçer gibi. Babam çoğu zaman yoktu. Varsa da yok gibiydi.

Küçükken insan her şeyi kendine bağlar. Annem susuyorsa, ben yanlış bir şey yapmışımdır. Annem bağırıyorsa, kesin hak etmişimdir. O yüzden çok dikkatliydim. Sesimi ayarladım. Yürüyüşümü ayarladım. Nefesimi bile.

Hata yapmamaya çalıştım.

Annem güçlü bir kadındı. Herkes öyle derdi. Dayanıklıydı. Ağlamazdı. Şikâyet etmezdi. Sorunları görmezden gelerek çözen biriydi. Ona göre her şey, üstüne gidilmezse geçerdi.

Ben de onun çocuğuydum.

Geçmeliydi.
Ama geçmedi.

Bazı sabahlar uyanmak istemiyordum. Okuldan korktuğumdan değil. Evden de değil. Sadece uyanmaktan. Gözümü açtığım anda içime çöken bir ağırlık vardı. Sebebi yoktu. Bu daha da korkutucuydu.

Annem “naz” dedi. “Şımarıklık” dedi. “Can sıkıntısı” dedi.

Ben de kendime öyle demeye başladım.

Odama kapanırdım. Oyuncaklara bakardım ama oynamazdım. Kitapları açardım ama okumazdım. Saatler geçerdi. Kimse fark etmezdi. Sessiz bir çocuk olmak, görünmez olmak demekti.

Bir gün öğretmenim annemi çağırdı. “İçe kapanık,” dedi. “Dalgın.” “Derste var ama yok.”

Annem eve gelince sinirlendi.

“Her çocuğa bir etiket yapıştırıyorlar,” dedi. “Sen normal bir çocuksun.”

Normal olmak zorunda kaldım.

Aslında doktorun ağzından çıkan o kelime, yeni değildi. Sadece ilk kez biri, benim içimde olan şeye bakmıştı.

Annemin bakmadığı yere.

Ama o bakışı da orada bıraktık.

Sonra büyüdüm.

Ve o günden sonra şunu öğrendim:

Bir evde duygular konuşulmuyorsa, çocuklar onları içlerine gömer. Ve gömülen şeyler, kaybolmaz.

Babamı anlatmak zor.

Çünkü anlatacak çok şey yok. Evdeydi bazen. Ama varlığıyla yokluğu arasında belirgin bir fark olmazdı. Akşamları geç gelirdi. Geldiğinde yorgun olurdu. Yorgun olduğunda konuşmazdı. Konuşmadığında ev daha da daralırdı. Annem babamın yorgunluğunu korurdu. Ben de annemin.
Evde kimse kimseye yük olmamalıydı. Bunu açık açık söylemediler ama ben anladım. Çocuklar bazı şeyleri kelimelerden önce öğrenir.

Sessiz oldum.
Sorun çıkarmadım.
İhtiyaçlarımı küçülttüm.

Bazen odama kapanıp saatlerce tavana bakardım. Çatlakları sayardım. Aynı yerden defalarca geçerdim. Zaman geçsin diye. Zaman geçince her şeyin düzeleceğine inanıyordum. Büyüklerin söylediği buydu.

Ama zaman geçti.
Ve bazı şeyler sadece daha da sertleşti.

Ergenliğe girerken bedenim değişti. Herkes bunu konuşuyordu. Ben konuşmadım. Konuşacak bir şey yoktu. Bedenim bana ait değildi zaten. Sadece taşıyordum.

Duygularım da öyleydi.

Sevinç geldiğinde kapıyı kapattım. Üzüntü geldiğinde içeri almadım. Öfke geldiğinde görmezden geldim. Hepsi kapının önünde bekledi. Ben güçlü olduğumu sandım. Dayanıklı olduğumu.

Annem bunu sevdi.

“Bak,” dedi bir gün bir misafirine, “hiç sorun çıkarmaz.” Sorun çıkarmamak, övülecek bir şey sanıyordum o zaman.

Okulda öğretmenler beni örnek gösterdi. Sessizliğim başarıyla karıştırıldı. Kimse neden bu kadar sessiz olduğumu sormadı. Sormasınlar diye daha da sustum.

Bazı günler içimde bir boşluk oluyordu. Ne acı ne hüzün. Sadece boşluk. İnsan boşluğa ne diyeceğini bilmiyor. Ağlayamıyorsun, gülemiyorsun. Sadece duruyorsun.

Aynaya baktığımda yüzüm normaldi. Her şey yerli yerindeydi. Bu daha da korkutucuydu. İçim bu kadar darmadağınken dışımın bu kadar düzenli olması.

Kendime kızdım. “Abartıyorsun,” dedim.
“Başka çocukların derdi daha büyük.” Annemin sesiyle konuşuyordum artık.

Bazen aklımdan tuhaf düşünceler geçiyordu. Kimseye söylemediğim, kendime bile itiraf etmediğim türden. Hemen bastırdım. Bastırmakta iyiydim. Küçüklüğümden beri pratik yapmıştım.

Liseye yaklaştığımda artık şunu biliyordum:

Kimse beni kurtarmayacaktı. Ben de kimseyi rahatsız etmeyecektim. Bu bir anlaşma gibiydi. Ve ben bu anlaşmayı bozmayacaktım.

Ta ki biri çıkıp,
hiç sormadığım bir anda,
bana gerçekten bakana kadar.