3. bölüm · herkesin gördüğü, kimsenin duymadığı.
2. bölüm
O yıl okulun çatısını keşfettim.
Kimse göstermedi. Tesadüfen buldum.
Merdivenlerin sonunda kilitlenmemiş bir kapı vardı. İlk gün açmadım. İkinci gün de. Üçüncü gün elim kapıya gitti ama geri çektim. Dördüncü gün kimseye yakalanmadan açtım.
Yukarıda rüzgâr vardı. Aşağıdaki sesler boğuk geliyordu. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, bir yerlere yetişiyordu. Ben yukarıda duruyordum. İlk kez bir yere ait hissettim.
Kimse beni orada aramazdı.
Başta sadece durdum. Sonra biraz daha yaklaştım. Sonra durmak yetmedi. Bu bir karar gibi değildi. Daha çok bir alışma haliydi.
İnsan bir düşünceye yeterince uzun süre bakarsa, onu normal sanmaya başlıyor. Ben de öyle yaptım. Gün gün. Adım adım. İçimdeki sessizlikle.
Aklımdan geçenler net değildi. “Ölmek istiyorum” gibi cümleler kurmadım. O kadar iddialı değildim.
Sadece şunu düşündüm:
Buradan atlarsam, belki de hiçbir şey hissetmem.
O an arkamdan bir ses geldi.
“Hey,” dedi.
“Oradan atlarsan ölürsün.”
Benimle alay mı ediyordu? Sanki ben bunu bilmiyormuşum gibi.
Donup kaldım.
Ses ne korkmuştu ne ciddi. Hatta biraz… neşeliydi. Geri döndüm. Bir kız duruyordu. Saçları rüzgârda dağılmıştı. Yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı. Rahat. Fazla rahat.
“Bunu söylemem gerekiyordu,” dedi. “Yoksa sonra vicdan azabı çekerim.”
Orada olmaması gereken biriydi. Ya da belki herkes burada olmalıydı, ben hariç.
“Merak etme,” dedi sonra. “Bağırmayacağım.”
Bir adım attı, yanımda durdu. Aşağıya baktı. Hiç çekinmeden. Sonra bana döndü.
“Sen buraya ilk kez çıkmıyorsun,” dedi.
Cümle soru değildi.
Teşhisti.
Ben bir şey demedim. Zaten dilim yoktu. O da beklemedi.
“Ben de,” dedi. “Bazen çıkıyorum.”
Sonra omuz silkti.
Gülümsedi.
O an ilk kez birinin, benim olduğum yerde durabildiğini gördüm. Korkmadan. Ciddiye almadan. Sanki burası da diğer yerler gibiydi.
İçimdeki şey bir an durdu. Sanki biri elini omzuma koymuş gibiydi.
“İniyor muyuz?” dedi. “Teneffüs bitiyor.”
Ve sanki biraz önce başka bir şey düşünmemişim gibi, kapıya doğru yürüdüm.
Arkamdan geldi.
Aşağı indim.
Ama çatıyı unutmadım.
Onu tanımaya da orada başladım.
Adını o gün sormadım.
Zaten isimler gereksizdi.
Sınıfta arka sıraya oturdu. Ben cam kenarına. Öğretmen ders anlattı. Defterime boş sayfalar açtım. Kalemi elimde tuttum ama yazmadım. Bir süre sonra onun defterine baktım. O da yazmıyordu. Kenarına küçük şekiller çiziyordu. Ciddiyetsiz şeyler. Kalpler, oklar, anlamsız karalamalar.
Beni yakaladığını fark edince başını eğdi.
“Odaklanamıyorum,” dedi fısıltıyla. “Çok sıkıcı.”
Cümle basitti. Ama garip bir şekilde içimi rahatlattı. Demek yalnız ben değildim. Teneffüste yanıma geldi. Hiç sormadan. Sanki uzun zamandır yanımdaymış gibi.
“Çatı güzel,” dedi. “Rüzgâr kafanın içini boşaltıyor.”
Ne diyeceğimi bilemedim. O da beklemedi. “Oraya çıkmak yasak bu arada,” dedi. “Bu yüzden güzel.”
Güldü. Gerçekten güldü. Sesi vardı. İnsanların dönüp baktığı türden. Benim yanımda öyle duruyordu ki, sanki benimle ilgisi yokmuş gibi. Sanki karanlık, ona bulaşmıyordu.
O günden sonra beni yalnız bırakmadı. Ama yapışmadı da. Bazen yanımdaydı, bazen değildi. Gelip gidiyordu. Gittiğinde boşluk kalmıyordu. Bu hoşuma gitti.
“Çok sessizsin,” dedi bir gün. “Bu iyi bir şey.”
İyi bir şey olduğunu ilk kez duydum.
Öğle aralarında kantine gitmedi. Bahçede oturdu. Yanına oturmam için yer açtı ama çağırmadı. Ben geldim. Sessizce. O konuştu. Ben dinledim. Herkesle konuşabiliyordu. Öğretmenlerle, arkadaşlarla, hiç tanımadığı insanlarla. İnsanların adını hatırlıyordu. Dertlerini de. Birine kızsa bile bunu şakaya vuruyordu. Sanki hiçbir şey ona değmiyordu.
Onunla arkadaş olduk demek kolay olurdu.
Ama biz buna hiç isim koymadık.
Yan yana durmaya alıştık sadece. Aynı sırada oturduk. Aynı teneffüslerde aynı yerlere baktık. Bazen konuşmadan. O konuşmadığında ben de rahat ediyordum. Sessizlik, onun yanında garip durmuyordu.
İnsanlar onu seviyordu. Bu şaşırtıcı değildi.
Ben izliyordum.
Bazen bana dönüp göz kırpıyordu. Sanki “bak, böyle yapılıyor” der gibi.
Ben öyle yapamadım.
Hâlâ sabahları uyanmak zordu. Yatağın içi ağırdı. Gün, daha başlamadan üzerime çöküyordu. Ama okulda onunla karşılaşacağımı bilmek, tamamen durmamı engelliyordu. Sürükleniyordum. Bu da bir ilerleme sayılırdı.
Derslerde not alıyordum. Ezberliyordum. Yapmam gerekenleri yapıyordum. İçimdeki şey ders programına uymuyordu ama dışarıdan fark edilmiyordu. Kimse “iyi misin” diye sormuyordu. Sorsalar ne diyeceğimi de bilmiyordum zaten.
Zamanla yan yana olmak bir alışkanlığa dönüştü.
Kimse karar vermedi. Bir gün “arkadaş olduk” demedik. Sadece sabahları okul kapısında birbirimizi arar olduk. Bulamazsak içeri tek girmedik. Bu kadar.
Sırada hep aynı yerlere oturduk. Yerler değiştiğinde bile yan yana düştük. Öğretmenler bunu fark etmedi. Fark etseler de umursamadılar. İki kız, sessizce oturuyor. Sorun yok.
Teneffüslerde o konuştu. Ben dinledim. Bu dengeden ikimiz de memnunduk. Bazen bana anlattığı şeyler çok önemsizdi. Güldü. Ben de güldüm. Gerçek mi, alışkanlık mı bilmiyorum. Ama gülüşlerim onun yanında daha kolay geliyordu.
“Seninle susmak rahat,” dedi bir gün. “İnsan herkesle susamıyor.”
Bunu bir iltifat gibi söyledi. Ben de öyle aldım.
Öğle aralarında bahçedeki bankta oturduk. O hep aynı yere oturdu. Ben hep yanına. Bazen aramızda bir boşluk bırakırdı. Bazen bırakmazdı. Ben farkı önemsemedim. Önemsememeyi iyi biliyordum.
Herkesi tanıyordu. Herkesin bir hikâyesi vardı onun için. Kim kime kırılmış, kim evde ne yaşamış, kim hangi dersten nefret ediyor… Hepsini biliyordu. İnsanlar ona anlatıyordu. Ben nedenini anlamıyordum.
“Bana anlatıyorlar çünkü dinliyorum,” dedi. “İnsanlar dinlenmek istiyor.”
Dinlemek.
Anlaşılmak.
Bazen ders çıkışı yürüdük. Aynı yöne gitmiyorduk ama bir süre aynı yolu paylaştık. Konuşmadan. Sessizlik uzadığında rahatsız olmadı. Benim için durmadı ama kaçmadı da. Bu da bir şeydi.
Bir gün çantamın fermuarı bozuldu. Fark etmedim. O fark etti. “Böyle gezersen her şeyin dökülür,” dedi. Sonra kendi çantasından bir ataç çıkardı. “Geçici,” dedi. “Ama idare eder.”
İdare etmek.
Hayatımın özeti gibi geldi.
Akşamları bazen mesaj attı. Uzun uzun değil. Tek cümle. Alakasız.
“Bugün gökyüzü tuhaftı.”
“Matematik hâlâ saçma.”
“Yarın yağmur varmış.”
Cevap verdim. Kısa.
“Evet.”
“Doğru.”
“Bilmiyorum.”
Yine de yazmaya devam etti.
Onunla geçirdiğim zamanlarda içimdeki karanlık kaybolmadı. Ama kıpırdamayı bıraktı. Bir köşeye çekildi. İzledi. Bekledi. Ben de onu görmezden geldim.
Bir süre sonra onsuz günler tuhaf gelmeye başladı.
Yanımda olmadığında da varlığını hissediyordum. Sırada boş kalan yer, bahçedeki bank, teneffüste kulağıma çarpan bir kahkaha… Hepsi onundu. Okulun içinde bir izi vardı. Ben de o izlerin arasından yürüyordum.
Beni insanlara alıştırdı.
Zorla değil. İtmeden. Sadece yanımda durarak. Biri bize yaklaştığında kaçmadı. Konuştu. Ben oradaydım. Bu yeterliydi. Kimse benden fazlasını istemedi. Kimse “neden sessizsin” demedi. Onun yanında, sessizliğim kabul ediliyordu.
Bir gün bana saçma bir lakap taktı. Nereden çıkardığını bilmiyorum. Güldü. Ben itiraz etmedim. Sonra başkaları da kullandı. Kızmadım. İnsan bir şeye ait olunca, adı da değişebiliyordu demek.
Ders çıkışlarında bazen kütüphaneye gittik. O kitapları karıştırdı. Ben masaya oturdum. Yan yana ama ayrı ayrı. Bazen bir cümleyi yüksek sesle okudu.
“Bak,” dedi, “bunu sevdim.”
Ben de sevdim. Sebebini bilmiyordum. Sadece onun sevmesi yetmişti.
Günler birbirine karıştı. Haftalar geçti. Mevsim değişti. İçimdeki şey değişmedi. Ama artık yalnız değildi. Benimle birlikte birinin daha nefes aldığını hissediyordum. Bu garip bir rahatlıktı.
Bazen güldüğümde durup bana bakıyordu.
“Bunu sevdim,” der gibi.
Ben de gülüşümü biraz daha uzatıyordum. Sonra yine sönüyordu. Ama fark etmiyordu. Ya da fark edip üstünde durmuyordu. İkisi de işime geliyordu.
Bir gün bahçede otururken bana döndü. “Biliyor musun,” dedi, “insanların sandığından daha dayanıklıyız.”
Bunu bana söylemedi sanki. Kendi kendine konuşuyordu. Ben dinledim.
“Bir şeyler kırılıyor ama,” dedi sonra, “hepsi birden değil.”
Başımı salladım. Ne dediğini anladım mı bilmiyorum. Ama cümle yerini buldu. O sırada bir öğretmen yanımıza geldi. Onunla konuştu. Gülümsedi. Bir şey rica etti. O da kabul etti. İnsanlar ondan bir şey isterken hiç çekinmiyordu. Sanki hep verecek bir şeyi varmış gibi.
Ben onu izledim.
İçimden geçen şey şuydu:
Ben veremem.
Ama o verebiliyor.
Bu düşünce canımı acıtmadı. Sadece gerçeğe benziyordu.
Bunlar hayat sayılıyorsa, ben de biraz içindeydim artık.
Depresyon gitmemişti.
Ama beni yutmak için acele etmiyordu.
