3. bölüm · HAYAT (DEĞİŞİM SERİSİ-2)

3.BÖLÜM: SIR YALANLAR

Zehranur _Torlak

Bugün adliyeye geç gidecektim çünkü uğramam gereken bir yer vardı: Babam... Onu çok özlemiştim. Mirza’yla olan karşılaşmamızdan sonra nedense onun yanına gitmek zorundaymış gibi hissettim kendimi. Sanki beni çağırıyormuş gibiydi.

Saçlarımı düzleştirdikten sonra siyah takımımı üstüme giydim ve topuklularımı da giyerek dışarı çıktım. Arabama atladım ve mezarlığa doğru ilerledim. Hava bugün rüzgarlıydı, yanıma bir tane şal aldım. Mezarlığa geldiğimde göğsümün daraldığını hissettim. Arabadan indiğim gibi burnumun direği sızladı.

Şalı sıkıca tuttum ve babamın yanına doğru ilerledim. Mezarın başına geldiğimde uzayan yeşilliklere baktım. Kış zamanıydı ama ona rağmen renkliydi mezarı. Dizlerimin üstüne çöktüm ve şalı, toprağın üstüne örttüm. Burnumu çektim, alnımı, mezar taşına yasladım. Gözlerimi sıkıca kapattım ve onu görmeyi bekledim. Gelmedi. Babam yine bana gelmedi.

Dudaklarım titremeye başlamıştı. “Ben geldim baba...” diye fısıldadım. “Güneşin geldi.”

Rüzgâr esti, sanki babam beni duymuştu.

Gözümden bir damla yaş aktığında “Seni her geçen gün daha fazla özlüyorum.” dedim. Gözlerimi açtığımda soğuk mermerle karşılaştım. Elimi uzattım ve babamın ismini sevdim. Yüzünü hayal bir anda. Kahverengi saçları, parlak bakan kahverengi gözleri... Sıcak tenini hissettim, içim ısındı. Gülümsedim. Ardından başımı kaldırıp ismine baktım.

“Sende özledin mi beni?” diye sordum sanki cevabını bilmiyormuş gibi. Babam beni hep özlerdi, güneşini hep özlerdi. “Benim de sorduğum soruya bak, tabii ki özledin beni.” Güldüm. “Özür dilerim baba, geç geldim bu sefer.”

Güçlü bir rüzgâr esti, saçlarım geriye doğru havalandı. “Sana bir şey anlatacağım.” dedim ve cesaretimi topladım. Normalde böyle konular babalarla konuşulmazdı ama ben konuşuyordum. Toprağın altından kızıyor muydu acaba bana?

“Dün Mirza’yı gördüm baba. Bana nefretle bakıyordu. Zamanında sana anlatmıştım ya, artık o Mirza’dan çok farklıydı.” Tamam, Mirza’yı babama şikâyet etmiş olabilirdim ama bu normaldi. Sonuçta içimdeki sorunu babama anlatmam lazımdı. “En acısı da ne biliyor musun? Ben...” Bunu söylemeye yüzüm var mıydı bilmiyorum.

“Ben, Mirza’yı çok özlemişim baba.” dedim. Ardından ağzımdan bir hıçkırık kaçtı. “Şimdi sen soracaksın, beni özlemedin mi diye.” Başımı aşağı yukarı salladım. “Özledim baba. Seni daha çok özledim.” Konuşurken ağzımdan dumanlar çıkıyordu. “Fakat dün bunu fark ettiğimde hissettiğim şeyi anlatamam baba.”

Gökyüzüne baktım. “Ona karşı olan sevgim, sanki kalbimdeki binlerce molozun altından çıkmış ve kendini hatırlatmak istermiş gibi.” Rüzgâr daha sert esti bu sefer. Gözyaşlarım akmaya başladı. Yanaklarım ıslanırken parmak uçlarım donuyordu. Her zaman ısınırken bugün nedense ısınamıyordum.

“Ben, onu gerçekten çok sevmişim baba. Sana olan sevgimi hayatta geçemez ama anladın sen beni. Zamanında annemi nasıl sevdiysen, şimdi aynı şekilde seviyorum Mirza’yı. Kadere bak, bizim sonumuz da sizinkine benzer oldu." dedim. Sanırım hayatım boyunca kurduğum en acı verici cümleleri kuruyordum.

Hıçkırıklarımın arka arkası kesilmedi. Gözyaşlarım daha çok aktı. “Yıllarca onu unutmuştum baba, şimdi neden çıktı karşıma?” diye bağırdım. “İnsan sevdiği kadına acı çektirir mi?”

Gözyaşlarımı sildim. Allah’tan makyaj yapmamıştım. “Neden bana bunu yapıyor baba?” diye sordum. Cevap almayı bekledim ama aldığım tek şey derin bir sessizlik oldu. “Sana şu anda çok ihtiyacım var baba...” diye fısıldadım ve başımı, ıslak toprağa koydum.

“Sana, her şeyden daha çok ihtiyacım var.”

Babam, yanıma gelmedi. Gözlerimi kapattım, hayallerime gelmedi. En son geldiğinde bir daha gelmemek üzere gitti. O günden beri ne ben, onu gördüm ne de o, beni gördü.

Burnumu çektim ve etrafıma bakındım. Ardından gözyaşlarımı sildim ve ayağı kalktım. Üstümü düzelttim ve gülümsedim. Elimle mezar taşını sevdim. “Şimdi gidiyorum baba ama emin ol, en kısa zamanda tekrar geleceğim yanına.” Ardından soğuk taşı öptüm. Babamın kahverengi saçları düştü aklıma.

Yavaşça oradan ayrıldım ve arabama doğru ilerledim. Yola çıktığımda boşluğa bakıyor gibiydim. Ne zaman mezarlıktan çıksam hep böyle olurdu. Sanki az önce yaşadığım şeyler bir hayaldi ve eve döndüğümde babam orada olacaktı.

Fakat dünyanın en acı gerçeğiydi ölüm.

Adliyeye geldiğim gibi hemen çantamı aldım ve içeri girdim. Odama çıkacakken arkamdan bir ses duydum. “Mayıs Savcım!” Hemen arkamı döndüm. Ekim, topuklu ayakkabılarını yere vura vura iddialı bir şekilde bana doğru geliyordu.

At kuyruğu yaptığı kahverengi saçları sağa sola sallanıyordu. Üstüne giydiği lacivert çizgili gömlek ve altına giydiği geniş paça, lacivert renkli jeani tamamlayan şey koyu kahverengi ince kemeriydi. Boynunda sallanan gold rengi E harfli kolye ise gözümden kaçmamıştı. Koluna astığı siyah renkli çantasıyla birlikte bana doğru geliyordu.

Bedenimi tamamen ona doğru döndürdüm. “Günaydın.” dedim hafif bir tebessümle. Baş selamı vererek “Günaydın.” dedi. Kaşlarımı hafifçe çattım. “Bir sorun mu var?” Başını belli belirsiz salladı. “Sabah Feyza Hanım’ın duruşması vardı, biraz sorun çıkardı ama hallettim.” dedi. Ah Feyza Hanım. Suçunuzu kendi ağzınızla itiraf etmişken neden hala direniyorsunuz?

Başım iki yana salladım. “Bu kadın hiç sıkılmayacak.” diye söylendim. “O sıkılmazsa ben sıkılırım. Boş işlerle uğraşamam.” dedi alay eder bir tonla. Güldüm çünkü Ekim’i çok iyi tanıyordum. O, istediği şeyi kafasına takardı. Gereksiz ya da umursamadığı bir şeyin üstünde durmayı sevmezdi. Anlaşılan, Feyza Hanım’ı gereksiz görüyordu. Çok iyi yapıyordu.

Gülmemiz bittikten sonra Ekim, gözlerimin içine umutla baktı. Sanki bir şey söylemek istiyor gibiydi. “Bana bir şey mi söyleyeceksin?” diye sordum. İçimdeki merakı dışarıya vurmamaya çalışıyordum. Ekim başını salladım. Ardından kollarını bağladı ve beni baştan aşağı süzdü.

“Seni çok özledim.” dedi. “Beş yıl boyunca uzak durduk birbirimizden. Mesafeler girdi aramıza ve geçen gün sana söylediklerim... Onlarda asla ciddi değildim.” dedi. Başımı salladım. En yakın dostumu bende çok özlemiştim.

Başımı salladım. Sözlerinde dürüst olduğunu biliyordum. Ona güveniyordum. “Biliyorum. Bende seni çok özledim.” dedim. “Şu anda sana çok ihtiyacım var.” dedim çatallanan sesimle. Ekim’in bakışları yumuşadı. “Senin, yanımda olmana ihtiyacım var Avukat.” dedim.

Derin bir sessizlik olduktan sonra başını iki yana salladı. “Ben hep yanınızdayım Sayın Savcım.” dedi ve bana sarıldı. Bana sarıldığı an içimdeki geçmeyen ağlama hissi çıktı dışarı. Ona sıkıca sarılırken gözlerimin dolduğunu hissettim. Beş yıldır uzak durduğum yuvama dönmüştüm.

Ondan ayrıldıktan sonra yeni kestiği perçemlerini düzeltti. Ona çok yakışmıştı. Mavi gözleri yüzümde dolandı. “Anlat bakalım, ne oldu?” diye sordu. Ekim’e anlatmalıydım çünkü beni, sadece o anlayabilirdi.

Yüzümdeki gülümseme solarken derin bir nefes aldım ve bakışlarımı kaçırdım. “Ekim.” dedim. Başını salladı ve cümleme devam etmeme izin verdi. Ardından ona doğru yaklaştım. Bana doğru geldiğinde kulağına doğru “Mirza’yla karşılaştım.” dedim.

Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne?”

Bu an bana bir yerden çok tanıdık gelse de şu anki konumuz kesinlikle bu değildi. “Sen ciddi misin?” diye sordu inanamayarak. Başımı salladım. Ekim etrafına bakındı, sanki biri bizi izliyormuş gibiydi. Dayanamayıp bende etrafıma bakındım. Bu his, nedensizce benim de içime düşmüştü. Girişe baktım. Ardından bir anda ortadan kaybolan bir siluet gördüm.

Kaşlarımı çattım. “Bizi izleyen biri var.” diye fısıldadım. Ekim’le göz göze geldim. O da bunu fark etmişti. “Hoş geldin diyelim o zaman.” dedi girişe döndü. Başımı salladım ve aynı anda girişe doğru yürümeye başladık.

En sevdiğim seslerden biri, kesinlikle topuklularımızdan çıkıp adliyede yankılanan o sesti. Emin duruşumun sesli haliymiş gibiydi. Dışarı çıktığımız an birimiz sağ tarafa, birimiz sol tarafa gitti. Silueti gördüğüm tarafa doğru giden kişi bendim.

Elimi çantama attım ve her zaman yanımda taşıdığım çakımı aldım. Adliyenin etrafında dolaşmak asla yaptığım bir şey değildir. Bu kişi sadece iki kişi olabilirdi: Mirza ya da Atakan. O herifi en son gördüğümde dışarıda elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyordu. Şu anda burada olabilirdi ama ya Mirza’ysa? Hep yaptığı gibi yine bir yerlerde beni izliyorsa? Onun olmasını her şeyden daha çok isterdim. Onunla oturup adam akıllı konuşmamız gerekiyordu. Bu şekilde bitiremezdik.

Çakımı sıkıca tutarken sırtımı duvara yasladım. Başımı hafifçe uzattım ve ses duymaya çalıştım. Hiç ses yoktu. Gözlerimi sıkıca kapattım ve yavaşça açtım. Ardın derin bir nefes alıp kendimi dışarı atıp hamlemi yaptım. Ayaklarını yerden keserek göğsünün üstüne düşmesini sağladım. Bileklerini arkasında birleştirdim ve çakıyı boğazına bastırdım.

“Kimsin lan it herif?” dedim yüksek sesle. Göz ucuyla tuttuğum kişiye baktım. Hiç tahmin etmediğin birisiydi. “Sen kimsin?” diye sordum kaşlarımı çatarak. Siması tanıdık geliyordu ama ismi bir türlü gelmiyordu.

“Ayıp oluyor Mayıs Hanım.” dedi adam. “Benim gibi yakışıklı, sempatik ve aşırı karizmatik birisini nasıl tanımazsınız?” Bu konuşma stili, mavi gözler ve taranmış kahverengi saçlar... “Efkan?” dedim soru sorar gibi.

Başını salladı. “Aynen efendim, Efkan. Şimdi, lütfen şu bıçağımsı şeyi boynumdan çekip ellerimi rahat bırakır mısınız?” Afallamış gibi oldum ve dediğini yaptım. Çakıyı iç cebime attım ve bileklerini bırakıp ayağı kalktım. Üstümü düzeltirken Efkan olduğu yerde doğruldu ve ceketinin yakalarını düzeltip yakasını çekiştirdi. “Bu takımı daha yeni almıştım ama ya!” diye söylendi küçük bir çocuk gibi.

Göz devirdim ve kollarımı birbirine bağladım. “Ne işin var burada?” diye sordum bıkkınlıkla. Tam bu sırada arkamdan bir ses geldi. Arkamı döndüğümde Ekim oradaydı ve şaşkınlık içinde Efkan’a bakıyordu. “Efkan?”

“Boncuk Hanım?” dedi keyifle Efkan. Ekim’in yüzüne bir gülümseme gelirken ben kaşlarımı çattım. Bunlar görüşüyor muydu? “Siz hala sevgili misiniz?” diye sordum.

Ekim bakışlarını Efkan’dan çekmezken, Efkan hayretler içinde bana döndü. “Yemin ederim buna benzer bir soruyu Mirza sordu. Nasıl birbirinizi yakalayabiliyorsunuz?” diye sordu. Yüzümü buruşturdum. Cidden şu anda sorgulaması gereken tek şey bu muydu?

“Ne istiyorsun Efkan?” dedim bıkkınlıkla. Ekim hemen Efkan’ın yanına gitti ve koluna girdi. Efkan bu fırsatı kaçırmadan Ekim’in elini tuttu.

Ekim gayet emin bir şekilde duruyordu Efkan’ın yanında. “Beni görmeye geldi.” Tek kaşımı kaldırdım. “Emin misin?” Başını salladı.

“Siz ayrısınız diye biz beş senedir liseli aşıklar gibi kuytu köşede buluşuyoruz.” dedi Ekim şikayetçi bir şekilde. Onu anlayabiliyordum ama aramız kötüyken neden buluşmadılar?

Efkan başını sallayarak Ekim’i onayladı. “Aynısını Mirza’ya söyledim. Bizi rahat bırakır mısınız ya.” dedi.

“Ya arkadaşlar,” dedim ellerimi iki yana açarak. “Ayrılan biziz, görüşemeyen neden siz oluyorsunuz?”

“Çünkü ikiniz de bizim yakınımızsınız ve sizden habersiz iş yapmak istemedik.” dedi Efkan. Ardından Ekim’e döndü “Bu kadın ne kadar vicdan azabı çekti biliyor musun Mayıs Hanım?” dedi. Başımı açıkça iki yana salladım. Haberim olsa böyle olurlar mıydı?

Her neyse, siz hasret giderin, ben gidiyorum.” Arkamı dönüp gidecekken karşımda gördüğüm uzun boylu kişiyi görünce olduğum yere çakıldım. Mirza karşımdaydı. Bana oyun mu oynadılar?

İki tarafa da bakıp durdum. “Dalga mı geçiyorsunuz?” dedim. Ekim ve Efkan duruşlarını dikleştirdi ve başını aynı benim yaptığım gibi iki yana salladı.

“Merak etme.” dedi Mirza. “Bana da sürpriz oldu.” Sesinden onun da bu işten memnun olmadığını anladım.

Efkan ellerini çırptı. “Biz buradan gittikten sonra adam akıllı konuşup anlaşacaksınız.” dedi. Ardından Ekim’le birlikte gitti. Mirza’yla yalnız kaldık. Kalp atışımın hızlandığını hissettim ama bunu, ona belli edemezdim. Şu anda konuşmak istediğimden emin değildim. Hem konuşmak isteyip hem de uzaklara kaçmak istiyordum.

Hemen Mirza’ya döndüm. “Senin planındı değil mi?” diye sordum hiddetle. Başını acır gibi iki yana salladı. “Cidden bunu yapacağımı mı düşündün?”

“Senden bekleyemez miyim?” dedim kollarımı bağlayıp tamamen ona dönerek. “Artık peşinde koşmayacağım Mayıs.” Yutkundum. Onun dudaklarından dökülen ismim bir cam gibi batmıştı boğazıma “Mirza...” Arkasını dönüp giderken onun kolundan tuttum. “Efkan’ın dediği gibi adam akıllı konuşacağız.”

“Konuşacak ne var? Bitirdi sen zaten her şeyi.”

“Kolay olmadı diyorum sana!” diye bağırdım. Bunu anlamak bu kadar zor muydu? “Benim neler çektiğimi bilmiyorsun.” Bana döndü ve bana doğru yaklaştı. Geri gitmedim. Aramızda bir karışlık mesafe bırakmasına izin verdim. Gözlerinden ateş çıkıyor gibiydi, benim buz mavisi gözlerim ise ateşe dönüşmüştü. İkimizin içindeki öfke gözlerimizden okunuyordu.

“Peki sen, benim neler çektiğimi biliyor musun?” Bilmiyordum ama bilmek istiyordum. Benden daha kötü ne yaşamış olabilirdi ki? Benden nefret ediyordu, ne olmuş olabilirdi ki? Suskunluğum onun hoşuna gitmiş gibiydi, dudağının bir köşesi yukarı doğru kıvrıldı.

Başını iki yana salladı. “Bilmiyorsun.” diye mırıldandı. Ardından daha da yaklaşarak kısık bir sesle “Hiçbir şey bilmiyorsun.” dedi.

“Peki sen?” dedim hemen. “Sen, benim neler çektiğimi biliyor musun?” Ciddiyetimden asla vazgeçmedim. Beni anlamasını istiyordum. En azından bir kişinin beni, gerçekten anlamasını istiyordum.

Bu sefer onun gülümsemesi solarken, dudağının bir kısmı yukarı doğru kıvrılan bendim. “Ne oldu Mirza?” diye sordum tek gözümü kırpıp başımı hafifçe yana doğru sallayarak. “Senden başka birinin acı çektiğini duyunca diyecek bir şey bulamadın mı?” Mrza2nın ellerinde bir kıpırdama fark edince hemen ellerine baktım. Elleri yumruk olmuştu. Ardından fark ettiğim şey karşısında bütün zevkin söndü. Yüzümdeki gülümseme soldu, bakışlarım donuklaştı.

Parmağında bir yüzük vardı, süs için takılan bir yüzük değildi, evlilik yüzüğüydü...

Mirza hemen eline baktı, ardından bana döndü. Ne yapacağını bilememiş gibi elini en sonunda cebine koydu. Yavaşça ona döndüm. Gözlerimde biriken yaşlar umurumda değildi ama neden ağlıyordum? Benden nefret eden bir adam evlendi diye mi? Yoksa, bir zamanlar sevgisinde boğulduğum adamın beni seneler içine unutup başkasıyla evlendiği için mi?

Bir şey demedim ama gözlerimdeki hayal kırıklığı her şeyi anlatıyordu. Göz ucuyla bileklerine baktım. Zamanında sargıladığım o bileklere... İzleri duruyordu şimdi ama bu bile benim canımı yakıyordu.

En sonunda gözleri sıkıca kapattım, ardından ellerime baktım. “Mayıs...” Hızlıca ona bakıp gülümsedim. “Evlenmişsin.” dedim. Bakışlarını kaçırdı. Başımı sallayıp çaresizliğimi belli eden bakışlarımı onun üzerine diktim.

“Bana bak.” dedim ilk başta kısık bir sesle. “Bana bak dedim!” diye bağırdım en sonunda. Gözlerini sıkıca kapattıktan sonra bana baktı. Gözyaşlarım akmaya başladığında bir elimle kısacık saçlarımın ucunu tuttum. “Saçlarımı niye kestiğimi sormuştun değil mi?” Saçlarıma baktı. Yüzünde hiçbir duygu yoktu şu anda, pişmanlık bile.

“Sen dokundun diye değil,” dedim. “Acılarımı unutmak için kestim.” Kaşlarını hafifçe çattı. “Ne demek istiyorsun?” dedi.

“Beni gerçekten dinlemek istediğinde söyleyeceğim.” dedim. Ardından yanından geçtim ve ilerledim. Bileğimden tutup beni kendine çevirdiğinde acıdan inleyerek ona döndüm. İşte şimdi yandım. Mirza endişeli bakışlarını bana çevirdi. “Canını mı yaktım?”

Cevap vermeden bileğimi çektim. Fakat Mirza’nın vazgeçmeye niyeti yoktu. Ne zaman olmuştu ki? Gerçi, o yüzüğü taktığı an benden çoktan vazgeçmişti.

“Cevap versene Mayıs, canını mı yaktım?” Başımı iki yana sallayıp bileğimi sakladım. Aslında kolumu tuttuğu için canım yanmıştı ama görmesini istemediğim izlerim vardı.

Mesela üç sene önce zorla evlendirilmekten kurtulmak için yaptığım kesik, bunu görmemeliydi.

Tam bir şey söyleyecekken arkamdan bir ses geldi.

“Mirza’m?” Mirza’m mı? Sen kimsin de benim sevdiğim adamı sahipleniyorsun?

Kaşlarımı çatarak arkamı döndüm. Siyah bukleleri, kahverengi gözleri ve parmağında tek taşı parlayan bir kadın vardı. Kadını baştan aşağı süzdükten sonra ona baktım. İtiraf etmeliyim, kadın pek güzel. Peki kimdi bu? Yoksa...

Yavaşça Mirza’ya döndüm. Mirza şaşkınlıkla o kadına bakıyordu. “Senin ne işin var burada?” diye sordu. Kadın yavaşça yanımıza doğru geldi. Mirza’nın yanına geçti ve koluna girdi. Parmağındaki tek taş daha da belirgin oluyordu.

Kadın sorgulayıcı bakışlarını bana çevirdi. “Evden aceleyle çıkınca nereye geldiğini merak ettim.” dedi ona bakarak. Ardından şaşkın bakışlarımı buldu onun kahverengi gözleri.

“Merhabalar?” dedi hafif şüpheci bir sesle. “Siz kimsiniz?” Ben kim miyim? Şu anda koluna girdiğin adamın eski sevgilisiyim canım.

Bunu diyebilmeyi her şeyden çok isterdim ama artık çok geçti.

Bütün ciddiyetimi topladım ve kadına döndüm. “Savcı Mayıs Demirel.” Kadının kaşları hafifçe aralandı, ardından aklına bir şey gelmiş gibi. “Mayıs Demirel mi?” diye sordu.

Başımı salladım. Mirza’yla olan geçmişimizi biliyor muydu acaba? Yeni mi aklına gelmişti?

“Ateşin Kızı mı?” diye sorduğunda ne diyeceğimi bilemedim. Demek ki hala bu isimle hatırlanıyor ve tanınıyordum. Şu anda bunu düşünecek zaman değildi. Kadın, benimle aynı boydaydı. Şaşkın gözlerini benden alamıyordu.

Afallamış gibiydi. “K-Kusura bakmayın.” dedi kendine gelerek. Elini uzattı. “Ben Yasemin Bozova.” Bozova... Yasemin Bozova.

Elini sıkmadım. “Memnun oldum.” dedim. Mirza'nın bakışları yüzümden ayrılmıyordu. Neden tek bir kelime etmiyordu?

Gülümsedim ama bu tamamen istemsizce olmuştu. Gözlerim dolmaya başlayınca derin bir nefes aldım. “Siz,” dedi Mirza’yla bana bakarak. “Tanışıyor musunuz?” diye sordu. İkimiz de cevap vermedik. Ne diyecektik?

Mirza, ona döndü. “Buraya gelmemeliydin Yasemin.” dedi. Başımı iki yana salladım. “Hayır hayır, iyi ki geldiniz.” dedim Yasemin’e dönerek. “Böylece sizi tanımış oldum.” Yasemin kaşlarını hafifçe çatıp bana tedirginlikle baktı.

“Nedenini sorabilir miyim?” Başımı salladıktan sonra Mirza’ya baktım. Mirza’nın bakışlarını, bunu yapmamam gerektiğini söylüyordu ama onu dinlemeyecektim. Yeni karısı, benim sadece bir savcı ya da Ateşin Kızı olmadığımı bilmeliydi.

“Ben kendimi tam tanıtmadım.” dedim. Ardından Yasemin’in elini tutup aşağı yukarı salladım. “Ben Mayıs Demirel, Mirza’nın,” Mirza’ya baktım ve gülümsedim. “Eski sevgilisiyim.”

Derin bir sessizlik oluştuğunsa elimi geri çektim ve baş selamı vererek “İyi günler dilerim.” dedim ve arkamı dönüp gittim. Onların görüş açısından kaybolunca hemen gözyaşlarım akmaya başladı. Yüzüm gülüyordu ama gözlerimden yaşlar akıyordu. Bunun gibi bir acıyı nasıl kaldıracaktım ben?