2. bölüm · HAYAT (DEĞİŞİM SERİSİ-2)
2.BÖLÜM: UNUTULAN SEVGİLİ
“Ben yapmadım diyorum, neden inanmıyorsunuz bana?” diye çirkefleşti bir anda Feyza Hanım. Gözlerimi devirip dişlerimi sıktım. “Beni çıldırtma Feyza! Kardeşini, senin öldürdüğünü biliyorum.” dedim. Başını iki yana salladı. “Ya şimdi itiraf edersin ya da bunu zor yolla hallederim.” diye ufak bir tehdit savurdum.
Feyza’nın yutkunmasından korktuğunu anladım. Konuşacak kıvama geliyordu. Ekim öne doğru eğildi. “Savcı Hanım, müvekkilimin üstüne gitmeyin lütfen.” diye kibarca rica etti. Şu anda kibarlığın anlamı yoktu.
“Cevap ver Feyza, kardeşini sen mi öldürdün?” Feyza sustu. Ekim’in bakışları ikimizin arasında gidip geliyordu. Feyza’dan bir cevap bekliyordu. Ben ise keyifle gülümsedim çünkü cevabı biliyorum. Dört gündür bunun üstünde duruyordum. Topladığım bilgiler sonucunda Feyza’nın katil olabileceğini öğrendim. Sadece bir ihtimaldi ama ben itiraf ettirecektim.
Otelin kamera kayıtlarına bakıldığında daya en son girenin ve en son çıkanın Feyza olduğu fark ettim. Ayrıca, odadan çıkarken etrafına bakınıp ellerinin cebinden hiç çıkarmaması gözümden kaçmamıştı. Bir insan neden kardeşinin öldürüldüğü saatte odada bulunup saatler sonra çıkardı? Hem de ellerini saklayıp etrafına bakınarak.
Feyza susmaya devam ettiğinde Ekim büyük bir ciddiyetle ona dönüp kollarını birleştirdi. “Konuşsana Feyza.” Sesi ne sinirliydi ne de sorgulayıcı. Gayet sakindi. Ekim’in en büyük oyunlarından biriydi bu. Karşısındakini saf ayağına yatırmak.
“B-Ben yapmadım.” Ekim’le aynı anda derin nefes aldık. Ardından göz teması kurduk. Ekim başını salladı ve dışarıya çıktı. Dakikalar sonra geri geldi. “Tamamdır.” dedi.
Boynumu gevşettikten sonra ceketimi çıkardım ve beyaz, straplez üstümle kaldım. Şu anda rahat olmam lazımdı çünkü birazdan yapacaklarım için üstümde bir engel olmamalıydı.
Feyza susmaya devam ederken “Konuşmayacak mısın?” diye sordum. Bu soruma bile cevap vermedi. Masaya öfkeyle vurdum ve Feyza’nın boğazına yapışım onu sandalyeden yere düşürdüm. Sırtını yere uzattım ve boğazını hafifçe sıkmaya başladım. “Bana bak Feyza, beni sakın hafife alma.” dedim dişlerimin arasından.
Elleriyle beni durdurmaya çalışıyordu ama durmak gibi bir niyetim yoktu. “Cevap ver bana!” diye bağırdım yüzüne doğru. “Kardeşin Şeyma’yı sen mi öldürdün?” Feyza sadece kendini kurtarmaya çalışıyordu. Öksürmeye başlayınca konuşmamayı tercih etti. Ben olsam hemen konuşurdum.
Tam bu sırada Ekim girdi devreye. Feyza’ya doğru yaklaştı ve çenesinden tutup kendine doğru çevirdi. “Bizi salak mı sandın?” dedi. Ardından kıs kıs güldü. “Cidden bizi hiç tanıyamamışsın.”
“Son kez soruyorum Feyza, kardeşini...”
“B-Ben yaptım!” diye bağırdı zorla. İstediğimiz cevabı aldığımızda Ekim’le birlikte kızı serbest bıraktık. Yerimde doğruldum, ceketimi giydikten sonra sakin ve usturuplu halime geri döndüm. Ekim’de hiç istifini bozmadan yerine oturdu ve bacağını diğerinin üstüne attı.
Feyza ise yerden zorla kalkarak sandalyeye geri oturdu. Yanımızda duran kâğıdı ve kalemi ona uzattım. “Şimdi, bu itirafını kâğıda dökeceksin. İfade mahkemeye verilecek ve hapsi boylayacaksın.” dedim zevk içinde.
Feyza başını sallayarak göz yaşları içinde ifadesini vermeye başladı. Bitirdikten sonra kâğıdı bana verdi. Çantama koyduktan sonra ona döndüm. “Neden yaptın bunu kardeşine?”
Başını iki yana salladı. “O, her zaman en sevilen olmuştu. Ailem...”
“Senin kardeşinden başka ailen yoktu!” diye bağırdı Ekim. Onun da sinirleri bozulmuştu. Ben de bir ablaydım ve kardeşim benim göz bebeğimdi. Zamanında o, benden daha çok sevilmişti ama bunu asla bir sorun olarak görmemiştim. Bir abla nasıl bu kadar canileşebilirdi?
“Sırf o çok seviliyor diye yaptın demek.” dedim kısık bir sesle. Başını salladı. Derin bir nefes verdim. Aklıma Doruk’un beş yıl önce yaşadıkları geldi. Onu kaybediyordum ve bu korku bile benim içimi kemirirken Feyza kendi kardeşini öldürmüştü. Gözünü kırpmadan yapmıştı bunu.
“Sen, utanılması gereken bir evlattan başka bir şey değilsin.” dedim. Feyza’nın bakışları donuklaştı ve bana baktı. “Ailen eğer hayatta olsaydı seni sevmedikleri için şükrederlerdi.” diye ekledim. Ardından ayağı kalktım ve sorgu odasından çıktım. Dışarıdaki memur arkadaşlara dönüp “Alın şunu nezarethaneye atın. Mahkeme gününe kadar orada kalacak.” Başlarını salladılar ve içeri girdiler.
Dışarı doğru çıkarken bir anda arkamdan bir ses duydum. “Sayın Savcım!” Arkama baktım. Kim, gayet sakin adımlarla yanıma geliyordu. Onu bekledim. Tam karşımda durdu ve ellerini arkasında birleştirdi. Saçlarını geriye doğru attı. “Aramızdaki husumete rağmen bu dosyada bana yardım ettiğiniz için teşekkür ederim.”
İçtenlikle söylemişti bunu. Sanki geçtiğimiz günlerde bana söylediklerini unutmuştu, şimdi bana yakın davranıyordu. Hafifçe gülümsedim. “Rica ederim Avukat Hanım. Benim için büyük bir zevkti.”
Güldü. İkimiz de güldükten sonra derin bir nefes aldık. Ardından bana doğru yaklaştı. “O kadını ne kadar güzel boğdunuz.” dedi hayranlık dolu bir sesle. Kısa saçlarımın bir kısmını kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Sende, bizim kim olduğumuzu hatırlamasını sağladın.” dedim ona katılarak.
Başını salladı. “Unutması tam bir aptallıktı.”
“Aynen öyle.”
Kolumdaki saate baktım. “Benim adliyeye geçmem gerekiyor. Bırakayım mı seni?” diye sordum. Başını iki yana salladı. “Benim buradaki işim henüz bitmedi. Teklif için teşekkürler.” dedi. Vedalaştıktan sonra o içeri gitti, ben ise arabama. Adliyeye doğru giderken telefonum çaldı. Doruk arıyordu.
“Efendim ablacığım?” dedim ve gözümü yoldan ayırmadım. “Abla, eve bir kargo geldi ve üstünde senin adın yazıyor. Açayım mı?” İki gün önce internetten harika, iki tane takım söylemiştim. Onlar gelmiş olmalıydı. “Aç, sonra ütüle ve dolabıma as. Kırışıklık görürsem gebertirim seni.” dedim.
Güldükten sonra “Tamam, kapatıyorum.” dedi ve telefonu kapattı. Bugün trafik yoktu ve bu güzeldi. Adliyeye kısa sürede varabilecektim.
Öyle de oldu, yarım saat içinde gelmiştim adliyeye. Hemen içeri girdim. Bu sefer ortalıkta gerçekten kimse yoktu. Yankılanan tek ses topuklarımın sert ve iddialı sesiydi. Bu sakinlik beni biraz germişti ama buna aldırış etmedim. Odama doğru ilerleyecekken arkamdan bir ses duydum ve bu ses, yerimde durmama sebep oldu.
“Deniz Kızı?”
Bu ses... Son beş yıldır duymadığım ve zihnimin tozlu raflarında kalan sesti. Uzun zamandır duymaya ihtiyacım olan ama bir türlü duyamadığım o sesti. Kolyenin bir anlamı vardı ama unuttum demiştim, unutmamışım. Kolyenin anlamı, onun bana taktığı lakaptı: Mimoza Çiçeğim.
Arkamı dönemedim, bakışlarım donuklaştı. Neden böyle olmuştu bana? Alt tarafı yıllar önce sevgisine tutulduğum ve onun için adam vurduğum kişiyle karşılaşmıştım. Beyaz takımım gözümü aldı bir anda. Ardından tanıştığımız ilk gün geldi aklıma. Deni kenarındaydık, üstümde beyaz kıyafetler vardı diye hatırlıyorum.
Yutkundum. Burnum sızlamaya başladı ama şu anda ağlayamazdım.
Ardından tekrar dudum onun sesini ama bu sefer daha ciddi ve otoriter bir ses tonuyla. “Savcı Mayıs Demirel!” İsmimi onun ağzından duymak kalbime bir hançer saplanmasından daha çok acıtmıştı. Bana hep Deniz Kızı, Mimozam ya da Mimoza Çiçeğim derdi. Mayıs demezdi.
Cesaretimi topladım ve yavaşça arkamı döndüm, tam karşımda duruyordu. Siyah saçları, binlerce duyguyu barındıran ela gözleri ve o dik duruşu... Boyu uzamıştı ve daha da yapılı bir adam olmuştu.
Birbirimizi baştan aşağı süzdük. Hayat, ondan da çok şey almıştı. Ben ilerlemedim ama o, bana doğru geldi. Kalbimin atışını boğazımda hissederken sakin durmaya çalıştım.
Tam karşımda durduğunda bakışlarımı havaya doğru kaldırdım. Hala benden uzundu. Yutkundum ve konuşmasını bekledim. Adını unutmuştum ama sesini unutmamıştım. Nasıl oluyordu bu?
Hatırladım. Mirza Bozova...
Mirza tek kelime konuşmadı, aynı şekilde bende sustum. En sonunda elini kaldırdı ve bana doğru uzattı.
“Tekrardan merhaba.” Tekrardan merhaba... Yıllar önce birbirini seven iki kişiyken şimdi nasıl yabancı olmuştuk?
Elini sıkmadım. Eğer ona dokunursam ağlardım. Ayrılan bendim ama özleyen de bendim. Mirza en sonunda kaşlarını kaldırarak elini indirdi ve cebine koydu. Gözlerinde her zaman duygu görürdüm ama bu sefer duygu kelimesinden eser yoktu. Yabancıya bakar gibi duygusuzca bakıyordu bana.
“Ne işin var burada?” diye sordum hemen. Omuz silkti. “Dolaşmaya geldim.” Kaşlarımı çattım. “Çok komiksin.”
“Biliyorum.” dedi hemen. Ukalaca tavrı karşısında öfkelenmemek için kendimi zor tuttum. “İşim var, gitmem lazım.” Arkamı dönüp ilerleyecekken “Bu sefer gitme Mayıs.” dedi.
“Yıllar önce yaptığın gibi, yine beni tek bırakıp gitme.” O an, onu yalnız bırakmalıydım, bunu neden anlamıyordu?”
Arkamı döndüm ve hızla onun yanına gittim. “Yapmak zorundaydım.” dedim dişlerimin arasından. Mecbur kalmasam bırakmazdım onu. Benim için kolay mı sanıyordu? İnsanın sevdiğini yarı yolda bırakıp gitmesi, ardından onu unutması... Kolay değildi. Yaşadıklarımız kolay değildi.
Omuzundan hafifçe ittim onu. “Kolay mı sanıyorsun?” dedim aklımdaki soruyu dile getirerek. Öfkeden kızardığımı düşünüyordum.
Derin bir nefes aldım. “İnsanın, sevdiği adamı bırakıp gitmesi kolay mı sanıyorsun?” dedim. Sesim, adliyenin ortasında yankılanırken Mirza’nın yüzündeki ifade asla değişmiyordu. Sanırım büyümenin verdiği bir ciddilik vardı.
Bana doğru yaklaştı. Aramızda bir karışlık mesafe bıraktı. Sen o gün giderek sana karşı olan bütün sevgimi çürüttün Mayıs.” dedi öfkeli bir sesle.
Geri çekildim. Alay eder gibi bir tonla “Sen sapığım mısın lan?” dedim. “Atakan bitti sen başladın.” Tiksinircesine baktı ve o da geri çekildi. “Beni o zibidiyle sakın kıyaslama. En azından ben medeni bir beyefendiyim.” Komikleşerek konudan sıyrılabileceğini sanıyordu ama çok yanılıyordu. Madem konuyu açtı, kapatan kişi ben olmalıydım.
“Şu an anladım ki, senin de ondan bir farkın yokmuş Mirza.” dedim iğneleyici bir tonla. Kaşları çatıldı, yumruklarını sıktığımı fark ettiğimde onu istediğim hale getirmiştim. Artık sadece öfkeliydi. Demek ki değişen tek kişi ben değilmişim.
Kollarımı birbirine bağladım ve hafifçe sırıttım. “Ne oldu? Öfkeden kuduruyorsun şu anda değil mi?” Mirza tepki vermeden öfkeyle yüzüme bakmaya devam etti. Zamanında sevgiyle bakan gözlerin yerini nefret bürümüştü.
Yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş soldu. “Beni değiştirmeye çalışmayacaktın Mirza.” Bana doğru atılmışken “Şu anda adliyede olduğunu ve karşında bir savcı olduğunu sakın unutma. Tek bir ifademle girersin nezarethaneye.” Bunu söyleyecek bir insan değildim ben. Ben neden Mirza’ya bunu yapayım?
Mirza daha fazla ilerlemedi. “Yıllar sonra seni bu şekilde bulmayı hiç beklemezdim Mayıs.” Sesindeki hayal kırıklığı canımı yakmıştı.
“Son bir soru soracağım.” dedi gözlerini kapatarak. Tekrardan açtığında bu sefer öfkesi kaybolmuştu. Duygu değişimi çok fazlaydı. “Saçlarını neden kestin?” Bunu bilmeyi hak etmiyordu. En azından şu anda değil.
“Seni ilgilendirmiyor.” dedim. “Bari bu soruma cevap ver. Ben seviyordum senin o altın sarısı saçlarını.” Bu söze karşılık olarak belki de verebileceğim en ağır cevabı verdim. “Belki senin elin değdi diye kesmişimdir saçlarımı.” dedim. Derin bir sessizlik oluştu, bakışları donuklaştı.
En sonunda bakışlarımı kaçırdım ve arkamı dönüp ilerledim. Odama gelir gelmez kapıyı kilitledim ve alnımı kapıya yasladım. Arkamı dönüp sırtımı kapıya verdim. Yüzümdeki makyajı umursamadım ve dakikalardır içimde tuttuğum ağlama isteğini dışa vurmuştum. Gözyaşlarım yanaklarımdan akarken o an fark ettiğim şey karşısında kalbim daha çok kırıldı.
Ben... Mirza’yı çok özlemiştim ama o, beni özlememişti. Beni gördüğündeki öfkesini asla unutamayacaktım. Onu bıraktığım için bana kızgındı, kendine göre haklı olabilirdi ama benim tarafımdan da bakmalıydı. Bugünden sonra onu unutmuş gibi nasıl davranacaktım bilmiyorum. Keşke beş yıl öncesine geri dönüp onu tek bıraktığım için özür dileyebilsem ama bu imkânsız.
Bu saatten sonra olmamız gereken tek bir şey vardı: İki ayrı düşman. Başka bir şey olamazdık. Ne arkadaş ne sevgili ne de birbirini koruyan iki insan... Sadece düşmandık.
Lakap takmıştık birbirimize. Anlamları daha büyüktü. Neydi onlar? Hah, hatırladım. Ateşin Kızı ve Denizin Oğlu... Artık onlar bile olamazdık.
Mirza Bozova
Adliyeden çıktığım gibi arabama bindim ve yanımdaki kuzenime baktım. Kahverengi saçlarını muazzam bir şekilde taramıştı, mavi gözlerinde bir umut ışığı var gibiydi. Umutlarını boşa çıkaracaktım.
Arabaya bindiğim gibi hemen bana döndü, gayet ciddi görünüyordu. “Nasıl geçti?”
“Bok gibi Efkan.” dedim hiddetle. “Birbirimize olan nefretimizi kustuk. Rahatladın mı?” Şaşkınlıkla bana baktı. “Bu kadın senin devrelerini yakmış anlaşılan. Beş yıl önceki halini tercih ederim.”
“Zaten ne olduysa bu beş yıl içinde oldu.” diye öylendim ve arabayı çalıştırdım. Yolda giderken tek kelime konuşmadık. Trafik oluğu için durduğumuzda Efkan’ın telefonuna bildirim geldi. Efkan hemen mesaja baktı ve gülümsedi.
“Kiminle konuşuyorsun sen?” diye sordum. Omuz silkmekle yetindi. “Senin önemsemeyeceğin biri.” dediğinde kaşlarımı çattım. “Sen hala Ekim2le mi görüşüyorsun?” diye sordum.
“Ne yapmamı bekliyorsun? Sizin yüzünüzden sevgilimle liseli aşıklar gibi kuytuda köşede buluşuyoruz.” Aslında haklıydı. Bizim yüzümüzden onlar görüşemiyordu. Bunu kabul edebilirdim asma benim yanımda konuşmasın bari.
“Tamam, arabadan inince konuş.”
“Hiç kusura bakma kuzen. Sen, sevdiğin kadınla birbirinizden karşılıklı nefret ediyor olabilirsiniz ama bize engel olamazsınız. Hem Mayıs bile bu kadarını yapmıyordur.” Hışımla ona döndüm. “O yapmıyor olabilir ama ben yaparım. Acıma saygı duy.”
Burnundan güldü. “Acın olduğu için mi nişanlandın it herif?” dedi. Normalde it dediği için onu burada dövmem gerekirdi ama burada da haklıydı. Babamın zoruyla evlenmiştim. Aslında istememiştim ama beni zorlamıştı. Bunu, sırf Mayıs’ı unutmam için yapmıştı. Sırf bu evlilik olmasın diye nikah masasından kaçsam bile olmamıştı. Beni bulmuşlardı ve zorla o masaya oturtup evet dedirtmişlerdi.
O an hissettiğim ihanet duygusu yüzünden kahrolmuştum ama bugün anladım ki, Mayıs bunların hiçbirine değmezmiş.
O, beni çoktan silmişti, ben neden onu silemeyeyim ki? Bana söylediği sözü hatırlıyorum.
Biz imkansızız.
Haklıydı. Biz imkansızdık ve asla birlikte olamazdık.
