17. bölüm · HAYAT (DEĞİŞİM SERİSİ-2)

17.BÖLÜM: YÜZLEŞME

Zehranur _Torlak

Atakan, eve geleli üç gün olmuştu ve herkes onu şimdiden sevmişti. Mirza hariç. Atakan bu olaylardan sonra o kadar değişmişti ki artık ben bile, onu tanıyamıyordum. Sanki bu süreçte onun yerine başkası geçmiş gibiydi.

Kahvaltıya inerken topuk seslerim yankılandı. Yemek masasına gittiğimde Aktan Bozova hariç herkes vardı. Bunu garipsesem bile hemen masanın başındaki yerime oturdum. Yanağıma değen bir çift dudakla yerimden sıçradım. Yanıma baktığımda ise Mirza’yı gördüm, gülümseyerek bana bakıyordu.

“Günaydın Deniz Kızı.” dedi neşeli bir sesle. “Günaydın.” dedim. Yan yana oturan Efkan ve Ekim bir şeyler konuşuyorlardı. Mirza göz ucuyla onlara bakarak hemen Aktan Bozova’nın yerine oturdu. Bir anda Aktan Bozova’nın yerinde Mirza’nın olduğunu hayal ettim. Gerçekten çok güzeldi ve o koltuğa çok yakışıyordu.

“Afiyet olsun.” dedi Mirel abla ve herkes kahvaltısını etmeye başladı. Ağzıma iki tane zeytin attım ve çekirdeklerini kenara koydum. Göz ucuyla masayı taradım. Mirel abla ve Mercan sohbet ediyordu. Efkan, Ekim’i elleriyle besliyordu. Atakan kendi halinde yumurtasını yiyordu. Mirza ise bana bakıyordu.

Bakışlarımız kesiştiğinde içimde bir kıpırtı oluştu. Ardından yumurtama geri döndüm ve onu yemeye başladım.

Efkan bana döndü. “Savcı Hanım?” Hemen ona doğru çevirdim başımı. “Bebeklerin cinsiyetini ne zaman öğrenebiliriz?” Mercan’dan kıkırtı duydum. Ardından gülümsedim. “Onların daha zamanı var. Dördüncü ayda belli oluyor genelde.” Efkan ofladı. “Ben bekleyemem ki.”

“Bekleyeceksin.” dedi Ekim. Ardından Efkan’ın çatalı aldı ve beyaz peynire sapladı. Sonra Efkan’ı ağzına soktu. “Ye şunu.” Efkan itiraz etmeden yedi. Ekim’e bebeği gibi davranıyordu. Gerçi artık üç tane bebeği vardı ama neyse.

Kahvaltıma döndüm. Dakikalar geçti, herkes birbiriyle ilgilenirken Atakan’ın tek kelime etmediğini fark ettim. Bunun nedenini şu anda soramazdım. Herkesin içinde sormak onu küçük düşürebilirdi. Kahvaltıdan sonrasını bekledim.

Kahvaltı bitince masayı topladık. Herkes dışarı çıkarken ben ve Mirza, bahçede oturuyorduk. Hava bugün güneşliydi ama esiyordu. “Deniz Kızı.” Mirza’ya döndüm. “Bugün akşam yemeğine gidelim mi?” Düşündüm.

“Olabilir aslında, ikimizin de kafaları dağıtması gerekiyor.” Başını salladı. “Kaçta çıkalım?” Omuz silktim. “Akşam yedi gibi olabilir.” Biraz düşündü, ardından başını salladı. Tam bu sırada çimenlerden ses geldi e o tarafa döndük. Atakan geliyordu.

Mirza’ya döndüğümde kaşları hafifçe çatılmıştı. Atakan’a geri döndüm. “Mayıs.”

“Efendim?”

Kısa bir an Mirza’ya baktı. Ardından tekrar bana döndü. “Biraz konuşabilir miyiz?” Başımı salladım. Mirza’yla göz göze geldiğimde derin bir nefes verdi. Ayağı kalktı ve bana döndü. “Arabayı yıkamaya götüreyim bari. Akşam hazır olunca ararsın Deniz Kızı.” Başımı salladım.

“Kolay gelsin sana.”

“Seninle her şey kolay bana.” dedi ve arkasını dönüp gitti. Atakan hemen Mirza’nın oturduğu yere oturdu ve kollarını dizlerine yasladı. Bacağımı, diğerinin üstüne attım ve onu dinlemeye başladım. “Konuşmak istediğin konu nedir?”

Biraz tereddütlü gibiydi. “Aslında konuşmak değil, af dilemek istiyorum.” Bunu önceden yapması gerekiyordu ancak daha fazla ilerlemeden kendini affettirmek istemesi güzel bir davranıştı. Asıl soru şuydu: Ben, onu nasıl affedecektim?

“Devam et.” dedim. Yutkundu, gözlerimin içine bakamıyordu. Gerçekten pişman gibiydi. Buna ne kadar güvenebilirdim? “Ben, bu yaşananlardan sonra düşündüm. Geçtiğimiz üç gün boyunca. Kendimi vidan azabı gibi hissediyorum.”

Öyle gibiydi zaten ama bunu ona söyleyemezdim. “Sana yaptığım onca kötülüğü, çektirdiğim onca çileyi düşündüm.” Gözlerimin içine baktı. “Sırf annen istedi diye bir zamanlar sevdiğim kadını öldürmeye çalıştım ben.” Beni gerçekten sevdiğine inanmıyordum. Bana göre Atakan, sadece narsistti ve kendi istediği olsun istiyordu. “Bunları düşündükçe kendimden daha çok nefret ettim.”

Tepki vermeden onu dinledim. En sonunda sordum. “Beni gerçekten seviyor muydun peki?”

“Anlayamayacağından bile çok ama sen haklıydın. Ben sadece narsisttim. Kendi istediğim olmadığı için sana kötülük yapıyordum.” En azından bunu anlamıştı. Başımı salladım. “Yaptıklarından gerçekten pişman mısın?” Başını salladı. “Köpek gibi.”

Buna ne kadar inanmalıydım bilmiyorum ama gayet inandırıcı geliyordu. “Her şey için çok özür dilerim Mayıs, biliyorum beni affetmeyeceksin ama en azından tekrar şans veremez misin?” Başımı iki yana sallayıp gözlerinin tam içine baktım.

“Bunu yaparsam eğer kendime ihanet ederim. Ben, senin yüzünden sevdiğim adamın dokunduğu saçları kestim. Sırf sen saçımı çekme diye.” Bakışlarını yere çevirdi. “Ben, kendimi öldürmeye çalıştım, sırf senden kurtulmak için.” Sözlerimin her biri onun zihnine saplanıyormuş gibiydi. Umurumda değildi. Biraz da onun canı yansın.

“Seni asla tam anlamda affetmeyeceğim Atakan.” diye ekledim. “Fakat hatalarını anlaman hoşuma gitti. Sana tekrardan güvenmeli miyim?”

"Bundan sonra sana ya da bu evdeki birine zarar verirsem, benim canımı sen al Mayıs.” Büyük konuşuyordu ama buna rağmen kendinden emin gibiydi. Ona güvenmemi bekliyordu ve açık konuşmak gerekirse şu an içimden bir ses, ona güvenmemi söylüyordu.

Derin bir nefes verdim. “Atakan.” Başını salladı. “Seni affediyorum ama eğer dediğin gibi, bana ya da bu evden birine, senin yüzünden bir şey olursa canını kendi ellerimle alırım.” Başını salladı.

Uzun bir sessizlik oluştu. “Mirza ve Yasemin’in boşanmasını sağlayabilirim.” dedi bir anda. Ona döndüm. “Nereden çıktı bu?” Sırıttı. “Hadi ama Mayıs, sevdiğin adamla kavuşmak senin hakkın.” Suratındaki ifade o kadar belirsizdi ki ne hissettiğini anlamıyordum.

“Onları ayırdıktan sonra sende mutlu olabilirsin. Hem Mirza, daha fazla beklemek istemiyor.” Ne diyeceğimi düşündüm. Gözlerimi hafifçe kıstım. “O kadar yalan geliyorsun ki Atakan.” dedim ve başımı iki yana salladım. “Seni tanımasam gerçekten bunları söylüyor, derim.” Atakan omuz silkti. “İster inan ister inanma. Gerçekleri söylüyorum. İçimden gelenleri.”

“İçinde gelen şeyler neden benim iyiliğim için olsun ki?” diye sordum. “Çünkü sana değer veriyorum.” dedi. Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Arkadaş olarak tabii.” diye ekledi. Başımı salladım. Bu saatten sonra başka bir şey olamazdık zaten.

Tekrardan sessizleştiğimiz zaman dizlerime vurup ayağı kalktım. “Ben artık gideyim. Daha ne giyeceğime karar vereceğim.” Atakan başını salladı. “Biraz daha oturacağım.” Tam arkamı dönüp gidecekken Atakan seslendi. “Mayıs!”

Ona döndüm. “Teşekkür ederim.” dedi ve gülümsedi. Ona karşılık verdim ve gülümsedim. “İyi günler.” İçeri girdiğim gibi odama çıktım. Ardından dolabımı açtım ve karıştırmaya başladım. Adam akıllı giyecek bir şey bulamıyordum. Ardından elime geçen ilk elbiseyi aldım.

Buz mavisi bir elbiseydi. Kolları tüldü ve eteği pileliydi. Sırt dekoltesi vardı. Eteği diz kapağıma kadar geliyordu. Bu elbiseyi alıp dolabın kapağına astım. Ardından ayakkabı seçimine koyuldum. Krem rengi bir topuklu buldum ve onu aldım. Takı olarak sadece gümüş renkli, çiçek şeklinde küpelerimi ve mimoza çiçeği kolyemi takacaktım.

Saçlarımı düzleştirecek ve sade bir makyaj yapacaktım. Kendimi nasıl yapacağıma karar verdiğime göre artık günlük hayatıma devam edebilirdim. Telefonum çaldığında hemen elime aldım ve ekrana baktım. Yeliz abla görüntülü arıyordu.

Gülümseyerek aramayı açtım ve yatağıma oturdum. “Yeliz abla?” Yeliz abla, telefona bakamıyordu. Koşturuyor gibiydi. Yeliz ablam evlenip yurt dışına taşınmıştı. “Aslan, dur oğlum!” diye bağırdı telefonun arkasından. Oğlu Aslan daha üç yaşındaydı ve her erkek çocuğu gibi çok yaramazdı. Aynı Yeliz ablam gibi sarı saçları vardı. Gözleri ise babası gibi kahverengiydi. Aynı Doruk’a benziyordu. Ardından telefona döndü. “Bu çocuk beni delirtecek yemin ederim.” Güldüm. Koltuğa oturduğu an derin bir nefes aldı ve en sonunda bana bakabildi.

“Nasılsın canım?”

“İyi olmaya çalışıyorum Yeliz abla. Sen nasılsın? Aslan nasıl?” Başını salladı. “İyiyiz çok şükür. Aslan hiç yerinde durmuyor sadece.” Saniyeler sonra telefona sarı saçlar geldi. Aslan hemen bana baktı ve gülümseyip el salladı.

"Merhaba Mayıs teyze!” Aynı şekilde el salladım. “Merhaba tatlım! Nasılsın bakalım?” Telefonu Yeliz ablanın elinden aldı ve kendine yaklaştırdı. “Seni çok özledim.” dedi uzatarak. Ona öpücük attım. “Ben daha çok özledim.” dedim onun gibi uzatarak.

“Oğlum bir ver telefonu.” diye araya girdi Yeliz abla. Aslan el salladıktan sonra telefonu, annesine geri verdi. Yeliz abla ofladı. “Yeter vallahi.”

Bir anda Ekim geldi aklıma. O da yaklaşık dokuz ay sonra böyle olacaktı. İki çocuklu hem de. Kesin kafayı yiyecekti. “Yeliz abla.” diye seslendiğimde bana baktı. “Efendim canım?”

“Ekim hamile biliyor musun?” Gözleri ve ağzı şaşkınlıkla açıldı. “Ciddi misin sen?” Başımı salladım. “Hem de ikizleri olacak.”

"Hem de ikiz mi?” dedi mutlu bir sesle. Tekrar başımı salladım. “Allah sağlıkla kucağına almayı nasip etsin inşallah.” Başımı salladım. “Âmin.” dedim.

“Cinsiyetleri belli mi?” diye sordu. Başımı iki yana sallayıp dudaklarımı büzdüm. “Daha zamanı var.”

“İçimdeki ses, bir kız bir erkek olacağını söylüyor.”

“Bakalım.” dedim omuz silkerek. Ardından sohbet etmeye başladık. Son zamanlarda ne yaptığımızdan bahsettik. Atakan’ı anlattığımda ise ağzı açık kaldı. “Kafasının yerinde olduğundan emin misiniz?” diye sordu kaşlarını sorgularcasına çatarak.

“Eminiz Yeliz abla. Onu bulduktan sonraki hal, ev içindeki halleri, bugün dilediği özür... Kafası yerinde gibiydi.” Açıklamamı yaptıktan sonra göz devirdi. “Bence tam bir manipülatif.” Tek kaşımı kaldırdım.

“Diyorsun?”

“Diyorum.”

Dediklerinden emindi. Aynı Mirza gibi o da güvenmiyordu. Sanırım tek güvenen kişi bendim. Bir de diğerleri. Eliz ablam birinden şüpheleniyorsa bir bildiği vardır ama bu sefer yanılıyor gibiydi. Neden bilmiyorum ama artık Atakan’ın iyi bir insan olduğunu düşünüyorum.

Yeliz abla hemen yanına döndü ve bağırdı. “Oğlum, takı kutumu nasıl aldın sen?” Gülmeye başladığımda Yeliz abla bana döndü. “Ben kapatmak zorundayım Mayıs, yoksa sevgili kocamın aldığı bütün takılar yok olacak.” Başımı salladım. Aramayı kapattıktan sonra ayağı kalktım ve camın kenarına gittim. Kollarımı bağladım ve dışarıya bakıp şu anda yaşadığım hayatı tekrardan düşündüm. Şu anda bulunduğum ev, sevdiğim adam, birlikte yaşadığım kişiler... Her şey hayal gibi geliyordu.

Bunları düşünürken kapı çaldı ve hemen aşağı indim. Kapıyı açtığımda Mercan’ın geldiğini gördüm. Kaşlarımı hafifçe çattım. “Ablanla birlikte çıkmamış mıydın?” Omuz silkti. “Kıyafet bakmaktan sıkıldım.”

Eve girdi ve kendini salondaki en büyük koltuğa attı. Derin bir nefes aldı. “Bir an önce yaz gelsin istiyorum. Kış mevsiminden nefret ettim.” Sen bir de bana sor Mercan. Neden doğum günümü sevmediğimi öğrense yine aynı şeyi söylerdi.

“Aynı şeyleri istiyoruz.” dedim. Bana baktı. “Abla.” Yanına oturdum ve ellerimi dizlerime koydum. “Efendim canım.”

Mercan uzun süre yüzümü inceledikten sonra bakışlarını ellerine çevirdi. “Artık kış mevsimini sevmiyorum biliyor musun?” Kaşlarımı hafifçe çattım. “Neden?”

“Sevdiğim iki insanı hep soğuk vurduğu zaman kaybettim. Annemi, Doruk’u...” Bakışlarım donuklaşırken kaşlarım havaya doğru kalktı. “Küçük bir kızken, en sevdiğim şey karla oynamaktı. Kışın gelmesini dört gözle beklerdim ama şimdi, bir an önce bitsin istiyorum.” Başımı salladım ve önüme doğru baktım. Omuzlarımdan destek aldım ve hafifçe öne doğru eğildim.

Derin bir sessizlik oluştu. Dakikalar sonra ilk cümleyi kuran kişi ben oldum. “Altı yaşımdan beri doğum günü kutlamıyorum ve doğum günümden nefret ediyorum.” Mercan’ın bana baktığını hissettim. Ona bakmadan devam ettim. “Karın kendini gösterdiği bir gündü, dışarı çıkamıyordum ama en azından camın arkasından izleyebiliyordum.” Sabırla beni dinlemesi hoşuma gitmişti.

Derin bir nefes aldım. “Annemle babam ayrılmıştı ama biliyordum ki babam gelecekti.”

“Geldi mi peki?” Tebessüm edip başımı salladım. “Geldi. Güneş’im, dedi yine bana.” Hafif bir kahkaha attım. “O an o kadar mutlu oldum ki. Çünkü babam geldi ve ben dışarı çıkabilirim.” Tavana baktım birkaç saniye. “Mavi, tüllü bir elbise vardı üstümde, altına ise beyaz botlarımı giymiş ve o zamanlar uzun olan saçlarımı yarım toplamıştım, asla unutmuyorum.”

Mercan sessizdi.

“Sonrasında annemle kavga ettiler ve... Annem, babamı itti. Babam, kafasını sehpaya vurdu ve orada öldü.” Mercan’ın dehşete düştüğünü hissediyorum.

“O günden beri ne kış mevsimini severim ne de doğum günlerimi.” En sonunda Mercan’a döndüm. “Sonra kendimden bile çok sevdiğim kardeşimi kaybettim. Sonra da annemi.” Mercan’ın gözleri dolmuştu. Burnumun direği sızlamaya, boğazım acımaya başlamıştı ama kendimi tutmam gerekiyordu. “Annemi sevmiyordum zaten ama... Babam ve Doruk, doğum günümde aldığım yanık izinden bile daha çok acıttı canımı.”

Mercan kaşlarını çattı. Hemen yanık izimi açtım ve ona gösterdim. “Annem beni ittiğinde mum düştü ve yaktı.” diye açıkladım kısaca. Mercan’ın ağzı açık kalmıştı. “Abla?” Yanığımı kapattım ve mırıldandım.

Mercan, gözünden bir damla yaş akarken bana baktı. “Sen nasıl dayandın bu kadar şeye?”

Gülümsediğimde artık gözlerim dolmuştu. “Dayanabildiğimi kim söyledi Mercan?” Cevap vermedi. Sadece başını iki yana salladı. “Hayallerimi gerçekleştiremeden öleceğim Mercan.”

Burnunu çekti. “Hayallerin nelerdi peki?”

“Doruk’la birlikte geçmişi geride bıraktığımız, mutlu olduğumuz bir hayat yaşamak ve en önemlisi... Değişmemek.” Bakışlarımı kaçırdım. “Hiçbiri gerçek olmadı.” diye fısıldadım en sonunda. Mercan’ın ağlamaya başladığını fark ettim. Ona döndüğümde ise ağlamamak için kendini çok zor tutuyordu.

Onu kendime çektim ve sıkıca sarıldım. Bana sarıldığında kollarını bütün gücüyle sıktı ve yüzünü, boynuma gömdü. “Seni anlıyorum Mercan” dedim kulağına doğru. “Kış mevsimi, ikimizden de en sevdiği kişileri aldı.” Mercan daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Kahverengi saçlarını okşadım. “Geçecek canım.” Mercan kısa bir an sustu. “Zor olacak ama geçecek.”

Mercan, omuzumda dakikalarca ağladı, ben ise sırtını sıvazlayıp saçını okşadım. Onun çektiği acıyı anlayabiliyordum çünkü bin mislini ben çekiyordum. O daha küçük bir kızdı ve hayatın gerçekleriyle erken yaşta yüzleşmişti, tıpkı benim gibi. Aslında çok benziyorduk birbirimize.

Aynı mevsim, ikimizden de sevdiğimiz kişileri koparmıştı. Ölümün acısını, bize erken yaşta tattırmıştı. Belki başka bir evrende gerçekten kardeştik onunla. Buna inanmaya başlıyordum.

Sanki benim bir tane değil, iki tane kardeşim var gibiydi. Mercan’ın kalbimdeki yeri, Doruk’un hemen yanındaydı.