7. bölüm · HAYAL (DEĞİŞİM SERİSİ-1)

7.BÖLÜM: PEMBE GÜL

Zehranur _Torlak

Mayıs Demirel

Şu an kafam yerinde değil gibiydi, hatta öyleydi. Gözlerim kapalıydı ama buna rağmen dış dünyada konuşulanları duyabiliyordum. Uyanmak istemiyordum. Sonsuza dek uyumak ve sadece babamın yanına gitmek istiyordum. Uyuyor olmalıydım ama neden uyuduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu. En son yangınların arasında kaldığımı hatırlıyorum. Yere yığılmıştım ve sonrası yoktu.

Ölmüş olma ihtimalim yüzde kaçtır acaba? Etraftaki o kadar muma ve yükselen aleve rağmen hala ölmediysem şanslıydım. Babamı gördüğümü hatırlıyorum. Ne yaptığımızı ya da ne konuştuğumuzu değil çünkü her şey silikti. Sadece onu tanımıştım.

Ben eğer şu anda burada uyuyorsam, Doruk neredeydi? Ne yapıyordu? Onu bulmak için çıktığım bu yolda az kalsın ölüyordum ve hala daha Doruk’un nerede nasıl bir halde olduğunu bilmiyordum. Zebra kılıklı heriften bilgi edinemediğimi hatırlamak sinirlerimi daha da bozdu.

Bedenim yorgundu. Ruhum da yavaş yavaş yok oluyordu. Sonra bir ses beni kendime getirdi. Deniz Kızı. Bunu bana diyen tek bir kişi vardı ve o da Mirza Bozova’ydı. O hayattaydı. Mirza hayattaydı ve iyiydi. Sanırım. Beni kurtarmıştı. Peki Doruk’u kurtarabilmiş miydi?

Mirza’dan başka birçok kişinin sesini duydum. Haftalardır görmediğim ve özlem duyduğum bir ses. Ekim’in sesi. Gelmişti. Haberi alır almaz geldiğine ve söylemese bile bu işin peşinde olduğuna adım kadar emindim. Onun çığlık seslerini ve yaptığı duygusal konuşmayı hatırlıyordum. Onu yaşadıklarından sonra yalnız bırakamazdım.

Şu anda ne yapıyorlardı bilmiyordum ama bedenindeki rahatsız edici havalanma son bulmuştu. Sanırım şu anda değerlerim kontrol ediliyordu. Ardından bir dürtü hissettim. Daha önce duyduğum bir sesti. “Uyan Deniz Kızı.” Sanırım artık uyanmalı ve kendime gelip bana ve kardeşime bunu yapanları kendi yöntemlerimle cezalandırmalıydım. Gerçi benim insanları cezalandırmak için başvurduğum en iyi yol bedenlerini mumla yakmaktı.

Kendimi zorladım ve ağrıyan gözlerimi yavaşça açmaya çalıştım. Zorlansam bile en sonunda birbirine yapışan göz kapaklarım açıldı. Gözüme gelen yoğun ışık yüzünden birkaç kere gözümü kırpıştırdım ve ağzımla burnuma dolu gelen yoğun bir hava hissettim. Ayrıca başımın arka tarafı neden ağrıyordu bilmiyordum.

Karşımdaki erkek doktorun yüzünde endişe dolu bir ifade vardı. Göz bebeklerime baktıktan sonra kalbimi dinledi. Bu sırada gözlerimi daha da açmaya ve kendime gelmeye çalışıyordum.

Gözlerimi yavaşça cama doğru indirdim. Ekim bir eliyle cama vuruyordu. Arkasından kendisinden kat uzun duran bir adam vardı. Diğer tarafta ise Yeliz ablamla kavga eden kadın vardı. İsmi Mercan’dı sanırım. Hatırlayamadım.

Uyandığımı gördüğünde Ekim’in cama vuran eli durdu ve şaşkınlıkla birlikte hüzünle bana baktı. Şaşkınlıkları komik görünse bile kahkaha atamadım. Onun yerine sadece gülümsedim. Elimi yavaşça kaldırıp el salladığımda Ekim’in yanındaki adam ve isminin Mercan olduğunu tahmin ettiğim kadın sevinçle birbirlerine bakıp kahkaha attılar. Ekim ise sadece bana bakıyordu. Gözünden bir damla yaş aktığını gördüm. Ben ağlamadım çünkü şu anda sadece uyandığım için mutluydum.

Saat sabahın kaçıydı bilmiyordum. Dün gece uyandıktan sonra sırf akşam olduğu için tekrar yatmıştım. Kimseyi görememiştim. Sabah uyandığımda ise zihnimin bana bir siren gibi hatırlattığı şey yüzünden uyandığıma bile sevinemedim. Doruk yoktu. Neredeydi?

Yatağımda oturmuş kafamı geriye doğru yaslamış tavana bakıp düşünüyordum. Yattığım oda çok fazla güneş almıyordu ve ben bunu çok sevmiştim. Kafamdaki ağrı bazen artıyordu ve kafamdaki sargının neden orada olduğunu hala bilmiyordum. Saçlarımın nasıl bir halde olduğundan haberim bile yoktu. Tuvalete kalktığım zaman başıma şiddetli bir ağrı vuruyordu bu yüzden zorluk artıyordu.

Yemekler ise bana göre idare ederdi. Yumurtanın yanına zeytin, peynir, ekmek ve tahin pekmez gelmişti. Hepsini bitiremesem de kendime yetecek kadar yedim.

Saatin tik tak sesi kafamda çalmaya devam ederken hızla açılan ve aynı hızla kapanan kapı sesini duyunca yerimde zıpladım ve korkuyla kapıya baktım. Ardından yüksek bir ses geldi. “Bu hastane yemekleri çok kötü!” Derin bir nefes aldım ve Ekim’in sert bir şekilde ayaklarını vura vura gelmesini izledim. Dün giydiği kıyafetlerini çıkarmamıştı.

Ayağından neredeyse hiç çıkarmadığı topuklu ayakkabısının sesleri kafamı daha da çok ağrıtıyordu ama şu anda bunu ona söylersem bana trip atardı ve bu halde Ekim’in kaprisiyle uğraşamazdım. Elimi göğsüme koyarak derin bir nefes aldım ve saçlarını düzeltmekle meşgul olan Ekim’e döndüm. “Aklımı aldın.”

Ekim büyük bir keyifle gülümseyip saçlarını tek eliyle geriye doğru attı. “İşim bu canım.” Gülmeye başladı ama ben sadece dilimi damağıma vurdum ve tekrardan dışarı baktım. Yatağımın ucu yavaşça aşağı doğru çöktü ve elimin üstünde bir sıcaklık hissettim. Baktığımda Ekim bütün yumuşaklığıyla bana bakıyordu.

Boşta kalan eliyle yanağımı okşadı. “Sen iyi misin canım?” Bilmiyorum. İyiyim. İyi değilim. Nasıldım bilmiyordum. “Bilmiyorum.” dedim başımı sallayarak. “Bilmiyorum Ekim. İyi miyim kötü müyüm bilmiyorum.”

Ekim sabırla beni dinlerken gözlerinde dışa vurmadığı üzüntüyü görebiliyordum. Gözlerim dolmaya başladığında başımı ellerime doğru indirdim ve derin bir nefes aldım. “Doruk yok.” Söylediğim tek cümle buydu ama bu bile canımı yaktı. “Doruk yok Ekim. Nerede bilmiyorum ve bu şekilde yaşamak gerçekten zor.” Ekim diğer elini de elimin üstüne koydu.

“Gelecek canım. Yakında gelecek. Herkes onu bulmak için çabalıyor.” Gözümden akan bir damla yaşı elimin tersiyle sildim. “Ben sadece Doruk’la birlikte mutlu ve sakin bir hayat geçirmeyi hayal etmiştim ama şimdi o yok. Ona ne oldu bilmiyorum.” Başımdaki sargıyı gösterdim. “Benim durumum zaten belli.” İki kere hıçkırdım.

Ekim bana biraz daha yaklaştı ve yavaşça bana sarıldı. Artık dayanamadım ve ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ona sarılmak istiyordum ama bedenim hareket edemeyecek kadar yorgundu. Ekim bir eliyle başımı okşarken diğer eliyle omuzumu sıkıca sarıyordu.

Ardından kısık bir sesle “Geçecek.” dedi. “Geçecek canım. Doruk gelecek ve hayallerindeki gibi bir hayat yaşayacaksınız.” Daha çok ağladım. Ben buna inanmıyordum, sadece hayaldi benim için. Gerçekleşeceğini düşünmedim ama hep gerçekleşmesini istediğim bir hayal. Eğer bir gün gerçek olursa içimdeki küçük kız o zaman mutlu olacaktı.

Hıçkırıklarımın arasında “Korkuyorum Ekim. Babamdan sonra Doruk’u kaybedemem, bunu kaldıramam.” Ekim daha da sıkı sarıldı. Şu anda ağlamamak için kendini zor tutuyordu çünkü titriyordu. “Öyle bir şey olmayacak. Doruk, senin kardeşin. Ablası gibi güçlüdür.” Bunları beni iyi hissettirmek için söylüyordu ama ben bir türlü inanamıyorum. Eğer yaşadığım bunca şeyi gerçekten annem yaptıysa Doruk’un yaşadığına inanmam zor olacaktı.

Annem ikimizden de nefret ediyordu ve bizim canımızı yakmak için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Sırf beni bitirmek için Doruk’a zarar verir miydi? Kesinlikle.

Sevdiği adamı gözünü bile kırpmadan öldüren bir kadın oğluna neler yapmazdı.

Omuzlarıma bir ağırlık çökerken yumruklarımı ne kadar sıktığımın farkında değildim. Kapı çaldığında ise bütün dikkatimiz dağıldı ve hemen gözyaşlarımı silip dik durdum. Ekim benden ayrıldı ama elimi bırakmadı. Kapı tekrar tıklatıldı. Kapı açıldı ve yavaşça kapandı.

İçeriye isminin Mercan olduğunu tahmin ettiğim kadın girdi. Kahverengi dalgalı saçları omuzundan aşağı doğru örülmüştü. Mavi gözleri dışarıdan gelen ışıkla parlıyordu. Üstünde toz pembe bir İspanyol kol bluz vardı. Altında ise açık mavi, geniş paça bir kot vardı. Beyaz çantası omuzunda asılıydı ve boynunda “M” harfli altın bir kolye vardı. Beyaz spor ayakkabıları ise ayrı bir güzeldi.

Çekingen bir şekilde gülümseyip yavaşça içeri doğru girdi. Girişte durdu ve ellerini arkada birleştirdi. “Merhabalar.” Sesi çok naifti. Aynı şekilde gülümsedim ve başımı sallayarak “Merhaba.” dedim.

Ne diyeceğini bilemez bir şekilde etrafa bakındı. “Doğru düzgün tanışamamıştık. Ben Mercan Bozova.” Mercan Bozova mı? Mirza’yla bir akrabalığı olabilir mi? Nesi oluyordu acaba?

“Mayıs Demirel.” dedim başımı yine sallayıp gülümseyerek. “Memnun oldum Mercan.” Mercan başını salladı. “Memnun oldum Mayıs Hanım.” Elimi kaldırıp onu durdurdum. “Mayıs demen yeterli.”

Biraz düşündü ve başını iki yana salladı. “Olmaz öyle. Ben rahat edemem.”

“Abla de o zaman.” Durdum. Dediğimin farkına vardığımda acı gerçek yüzüme tokat gibi çarptı. Odadaki gerilimi fark edem Mercan hemen “Müsaitsen eğer seninle tanışmak isteyen biri var.” Kaşlarımı çatıp Ekim’e baktım. O da aynı şekilde bana. Başını hafifçe salladığında gözlerimi Ekim’den ayırmadan. “Gelebilir.” dedim.

Mercan büyük bir hevesle kapıya doğru gitti. Kapıyı açtı ve kim geldiyse ona “Gelebilirsin.” dedi. İçimdeki merak ve korku duygusu artarken Ekim’in gerildiğini hissettim. Aynı şekilde gergin olduğum için bir şey demedim.

Başka bir topuk sesi duyduğumda merakım daha da arttı. İçeriye çok güzel başka bir kadın girdi. Siyah, uzun ve dalgalı saçları mavi gözlerini ortaya çıkarıyordu. Üstüne giydiği siyah bir straplez bluz vardı. Boynundaki altın rengi kolyeler göz alıyordu. Altında ise siyah kalem pantolon vardı. Topuklu botlarının sesi odada yankılanıyordu. Bluzunun üstüne giydiği siyah deri ceket parlıyordu.

Takılarından ve topuklarından gelen sesler odayı doldururken ben hayranlık içinde ona bakıyordum. Giydiği kıyafetler ve görünüşünden aldığım aura başkaydı.

Ekim ıslık çaldı. “Maşallah hanımefendi. Parlaklığınızdan gözlerim kamaştı. Yapmayın böyle şeyler.” Kadın güldü. Ardından Ekim’de biraz kıkırdadı. Bu kızın daha tanımadığı insanlarla böyle anlaşmasına hem şaşırıyor hem de hayret ediyordum.

Kadın başını salladı. “Teşekkür ederim. Sizin yanınızda benim parlaklığım sönük kalır.” Ardından bana dönüp gülümsedi. “Geçmiş olsun.”

Teşekkür eder gibi başımı salladım. Kısa bir sessizlik oluştu. Kadın ellerini beline yerleştirdi ve Mercan’a baktı. “Sevgili kardeşim benden bahsetmediğin göre kendimi kısaca tanıtayım.” Kardeşim mi? “Ben Mirel Bozova,” Başıyla Mercan’ı gösterdi. “Bu küçük cadının ablasıyım.” Mercan alınmış gibi kollarını birleştirip göz devirdi.

Şu an olanların hangisine şaşıracağımı bilemedim. Bu kadınların güzelliğine mi şaşırayım, Mirza’nın iki kardeşi daha olmasına mı şaşırayım, ikisinin de benim yanıma gelmesine mi şaşırayım bilemedim. Kardeşleri buradaysa Mirza neredeydi? Uyandığımda sesini duydum ama sonra onu hiç görmemiştim.

Nedense onu görmek istiyordum. Kim bilir ona ne yapmışlardı? Ya onun da canını yaktılarsa? Bilekleri yaralıydı, tekrar kanattılarsa? Yine canı yanmaz mıydı? Yanardı. Bilekleri tekrar kanar mıydı? Kanardı. Bileklerine ne olduğunu öğrenmeyi deli gibi istiyordum. Hangi vicdansızın bunu yaptığını öğrenim etlerini kemiklerinden ayırmak istiyordum ama mümkün değildi.

Mirel yavaşça geldi ve yanımdaki boş koltuğa oturdu. Sırtını geriye doğru yasladı ve bacağını diğerinin üstüne attı. “Kendimi daha fazla tanıtmama gerek var mı? Yoksa sıra sizde mi?” Ne demek istediğini anladım ama benden önce Ekim lafa atladı.

“Ben Ekim Aytaç.” dedi ve benim üstünde boş elini uzattı. Mirel gülümseyerek memnuniyetle Ekim’in elini sıktı. “Sevdim seni Ekim. Bundan sonra en büyük destekçin benim.” Ne oluyordu şu an? Ateşkes antlaşmaları bile bu kadar çabuk gerçekleşmiyordu. Sanırım bu bir tek bende olmuyordum. Ekim’e bir kere daha özeniyordum.

Ellerini ayırdıktan sonra Mirel yavaşça bana döndü. “Sen Mayıs Demirel’sin, değil mi?” Başımı salladım.

Adımı nereden bildiğini sormama gerek yoktu. “Evet, çok memnun oldum.” Başını sallayıp kardeşine baktı. Ekim bana döndü ve be bu arada dünyadan tamamen koptum. Bakışlarım donuklaştı. Aklım başka yerlerdeydi. Şu anda yanımda içten içe başka birine ihtiyaç duyuyordum. Mirel’e döndüm.

“Mirza’nın ablası mısınız?”

Mirel bana döndü ve başını salladı. Ardından ciddileşti. “Sana bir şey mi yaptı? Yaptıysa söyle hemen geberteyim onu.” Yapma. Bari sen yapma zaten bitirmişler adamı.

“Mirza nerede? Neden gelmedi?”

Üçü birbirine baktı. Ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Cevabı bu kadar zor olamazdı. Mirza neredeydi? Ona ihtiyacım olduğu bir zamanda o neredeydi?

Ardından gözüme yatağın ucundaki masada duran pembe güller kesişti. Yedi, yedi tane vardı. Bunları kimin getirdiğini bilmiyordum. Ekim mi? Mercan mı? Yoksa Yeliz ablam mı? Aklıma o an bir düştü: Mirza Bozova.

O bırakmış olabilir miydi? Ne zaman bırakmıştı? Neden bırakmıştı? Uyandığımdan beri onu görmemiştim, uyanmadan önce sesini duymuştum. Güllerin rengi canlıydı. Yeni alınmıştı. Aklıma bir an eski sevgilim geldi ama o benim burada olduğumu bilemezdi. Hem Ekim onu asla odama sokmazdı.

Şu anda kafamda iki soru vardı: Birincisi, bu pembe gülleri kim getirdi? İkincisi; Mirza neredeydi?

8 Saat Önce- Mirza Bozova

Az önce duyduklarım neydi? Mercan’ın bana verdiği berbat haberden sonra kendime gelememiştim. Deniz Kızı’nın kalbi durmuştu. Ben onun yanında yoktum ve o gidiyordu.

Kendimi deniz kenarına atmıştım haber gelmeden önce. Yüksek çığlıklar atmıştım ve bunların hepsi çaresizliktendi. Ona olanlar benim suçumdu ve benim yüzümden ölebilirdi. Yüzüm ve gözlerim sinirden kızarmıştı, bileklerimdeki yaralar tekrar açılmıştı ve kanamaya devam ediyordu.

Mercan arayıp haber verdiğinde ilk başta algılayamadım ve hareket edemedim.

Telefonu kapatıp cebime attım ve daha fazla zaman kaybetmeden bütün gücümle koşmaya başladım. Hava karanlık olduğu için önümü göremiyordum ama bu umurumda bile değildi. Onun yanında olmak istiyordum. Son kez bile olsa onu görmek ve kokusunu içime çekmek istiyordum. Canımı yakan şey ise ona olan sevgimi söyleyememek.

“Lütfen dayan Deniz Kızı.”

Dayan lütfen. Bu vicdan azabıyla yaşayamam ben lütfen.

Ayağım takıldı ama düşmeden yoluma devam ettim. Son hızımla koştum, durmadım. Gecenin arasında adeta kaybolmuştum.

Hastaneye geldiğim gibi hışıla içeri girdim ve yoğun bakım odasını aramaya başladım. Üst kata çıktım. Yoktu. Bir kat daha yukarı çıkıp sağ tarafa döndüm ve koridorun sonuna kadar koştum. Kalabalığı ve bütün gücüyle bağıran bir kadın gördüm. Efkan ve Mercan’da oradaydı. Efkan’ın tuttuğu kadının, sabah gelen Ekim Aytaç olduğunu sonradan anladım. Adımlarım daha fazla ilerlemedi. Doktorların sesleri gelmiyordu, sadece makine ve Ekim’in yalvarış seslerini duyuyordum. Mayıs’ın ismini duydum haykırışlar arasında.

“Hayır...”

Yavaş yavaş yaygaranın olduğu yöne doğru ilerledim. Arkalarında durdum, geldiğimi fark etmediler. Gözlerim dolmaya başlamıştı çünkü gördüğüm manzara hiç iç açıcı değildi. Monitörde düz çizgi vardı ve doktor elindeki şok cihazını yerine bırakmak üzereydi. Ekim’den son bir haykırış geldi. Bunun üzerine bütün gücümle bağırdım.

“Deniz Kızı!”

Derin bir sessizlik oluştu. Göğsümdeki ağrı saniyeler geçtikçe artarken burada bu şekilde durmak bana acı veriyordu. Monitördeki ses değişene kadar beynimin kurduğu bin türlü senaryo vardı ve hepsi uçup gitmişti. Göğsümdeki ağrı biraz da olsa hafiflemişti çünkü Deniz Kızı’nın kalbi artık atıyordu. Hayatımda duyduğum en güzel sesti.

Derin bir nefes verdikten sonra bana bakan gözleri umursamadan sadece Deniz Kızı’na baktım. Hareket etmiyordu ama kalbi atıyordu. Saniyeler sonra bir hareketlenme fark ettim. Gözleri açılıyordu. Mercan ve Efkan’dan gelen sevinç çığlıklarını duyamıyordum. Tiz bir ses vardı kulağımda.

Bakışlarımız kısa bir an kesişti. Gözlerini bende çektiğinde tebessüm ettim. Uyanmıştı, Deniz Kızı benim sesimle uyanmıştı.

Uyanmıştı peki şimdi ne olacaktı? Kardeşini sorduğunda, ona ne olduğunu sorduğunda ne diyeceğini bilmiyordum. Onu hayal kırıklığına uğratacaktım ama bu, onu kaybetmekten daha az acı vericiydi. Ben az önce bunun yaşanmasına engel olmuştum. Deniz Kızı’nı kaybetmemiştim. Onun tek yaşama sebebi kardeşiydi belki ama benim tek yaşama sebebim oydu, onun buz mavisi gözlerini ve asla burnumun ucundan gitmeyen Mimoza kokusuydu.

O belki kardeşi olmadan yaşayamazdı ama ben o olmadan nefes alamazdım. Onu kurtarmış olabilirdim ama ben aslında kendimi kurtarmıştım.

Bir saat sonra herkes hastane bahçesine çıkmıştı. Deniz Kızı bu sefer uyuyordu. Nefes alarak uyuyordu. Camın ardından onu izliyordum. Ne de güzel uyuyordu öyle. Gördüğü rüya güzel olmalıydı çünkü ara sıra gülümsüyordu. Gönlümü ferahlatıyordu. Onun kalp atışını duyduğum an içimde kopmak üzere olan umut geri gelmişti.

Ellerimi camın kenarına yaslamış sabırla onu izliyordum. Omuzuma bir el dokunduğunda tepki vermedin, bakmadım. Derin bir nefes sesi duydum. Ardından alışık olduğum o kalın sesi. “Mercan eve gitti.” Başımı salladım. “Baban seni soruyor.”

Başımı iki yana salladım. “İlgilenmiyorum.” Derin bir nefes daha. “Yapma kuzen. Uyandı kadın işte. Gitsene eve. O senin baban.” Hızla ona döndüm ve omuzumdaki elini geri ittim.

Sesimi biraz yükselterek “Onun babam olmasındansa ölmeyi tercih ederim!” dedim. Ardından Deniz Kızı’na geri döndüm. Efkan’ın gözlerini devirdiğinden emindim.

“Tamam,” dedi lafı ağzında geveleyerek. “Doğduğun günden beri sen her sinir krizi geçirdiğinde seni bileklerinden zincirleyip yara almana sebep olmuş olabilir ama merak ediyor seni.” Sırıttım. Onun gerçekten beni önemsediğine inanması ne büyük acıydı.

“Sen babanla en son ne zaman konuştun Efkan?”

En büyük kozumu şimdi oynamıştım çünkü Efkan’ın, benim gibi babasıyla problemleri vardı. Sustu. Başımı sallayıp bilmiş bir şekilde kaşlarımı kaldırdım. “Tahmin etmiştim. Şimdi beni yalnız bırak.” Dilini damağına vurdu ve yavaşça uzaklaştı. “Bazen gerçekten acımasız oluyorsun.”

Yalan diyemezdim. Sinirlendim mi yapamayacağım şey yoktu.

Efkan gittikten sonra etrafıma bakındım. Doktor y da hemşire yoktu. İçeriye girmek istiyordum. Madem izin alabileceğim kimse yoktu o zaman yasakları çiğneyecektim. Ama önce yapmam gereken bir şey vardı. Efkan’ın cebinden gizlice arakladığım telefonu aldım ve bildiğim bir numarayı çevirip kulağıma koydum. Telefonun diğer ucundan “KAPIDA ÇİÇEK, iyi geceler diler.” Gözlerimi devirdim. Bu saatte açık olmasına şaşırmıyordum. “Ben Mirza Bozova ve direkt konuya giriyorum. Yedi tane pembe gül istiyorum. Güzel bir bukete sarılmış olsun ve kurdelesi buz mavisi olsun.”

Telefonun arkasındaki adam güldü. “Hayırdır kara oğlan, kime sevdalandın?” Hiç beklemeden gülümseyerek cevap verdim. “Buz mavisi gözlere sahip bir Deniz Kızı’na.”

Hastanenin adresini ve çiçeğin gelmesini istediğim saati verdikten sonra telefonu cebime attım. Etrafta kimseleri görmeyince hızlıca kapının önüne gittim ve kolu yavaşça indirdim. Kapıyı yavaşça aralayıp kafamı içeri soktum ve uyanıp uyanmadığına baktım. Uyuyordu. Adımlarımı yavaşça içeri doğru attım ve kapıyı aynı yavaşlıkla kapattım. Bileklerimdeki kan kurumuştu ama hala hareket ettirirken acıyordu.

Uyanık olsaydı şimdi yine yaralarımı sarardı. Tanıştığımız ilk gün yaptığı gibi. Şimdi fark ettim. Daha önce hiç kimse yaralarımı sarmamıştı. O hariç. Kimse bileklerimdeki yaraların nasıl olduğunu sormamıştı. O hariç. Kimse benim için endişelenmemişti. O hariç.

O bana bu kadar iyilik yapmışken ben onu nasıl bu hale getirebilmiştim?

Yavaşça yanına doğru ilerledim ve yatağın dibinde diz çöktüm. Kolumu yatağa yaslayıp başımı kolumun üstüne koydum. Sabaha kadar onu izleyebilirdim ama onun iyiliği için bir söz vermiştim ve sözümde durmalıydım. Ondan uzak durmadan önce son kez vedalaşmalıydım. Sabah bunları hatırlamayacaktı belki ama benim içimdeki vicdan azabı en azından biraz olsun azalacaktı.

“Deniz Kızı.” dedim sessiz bir şekilde. Tepki vermedi. “Uyurken tahmin ettiğimden bile daha güzelmişsin.” Saniyeler sonra yanaklarının kızardığını fark edip gülümsedim. “Utandın mı sen?” Başımı iki yana salladım ardından derin bir nefes aldım. “Böyle de güzelsin merak etme.” Ardından yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş solmaya başladı. “Sen uyandın ya, gerisi umurumda bile değil.”

Derin bir nefes daha alıp gülümsedim ve yalnız olduğumuz için gözlerimin dolmasına izin verdim. “Buz mavisi gözlerin bana bir daha baktı ya, artık hiçbir şey umurumda değil.” Başımı koluma yasladım. Elim, eline doğru gitti ama sonradan geri çektim. Bunu ona yapamazdım. Uyanırsa nasıl açıklayacaktım? İçimden bir ses zamanı geldiğinde istediğim kadar elini tutacağımı söylüyordu.

Sesim kısılırken “Çok korktum Deniz Kızı.” dedim ve sesimin titrediğini o zaman fark ettim. “Seni kaybetmekten korktum. Normal mi sence bu? Seni seviyorum ama bu normal bir sevgi değil gibi. Kendime mi kabul ettiremiyordum yoksa?” Kendi kendime değil de onunla konuşuyor gibiydim. “Yeni tanıştığım birine karşı nasıl böyle şeyler hissettiğimi bilmiyorum.” dedim ve güldüm. Bu artık komik bir espriydi aramızda.

Gözümden akan bir damla yaşı silmedim. “Sesimi duymasaydın eğer gidecektin. Sende mi seviyorsun beni Deniz Kızı? Yoksa ben mi saçmalıyorum?” Kafamı iki yana salladım ve yaşı sildim. “Tabii ki saçmalıyorum.” Ayağı kalktım ve kapıya doğru yöneldim. Adımlarımı durduran ses ise uzun süredir duymadığım bir sesti. “Mirza...” Yerimde kaldım, uyanmış mıydı? Arkamı dönüp baktığımda uyuyordu ama sayıklıyordu. İsmimi sayıklamasına mı şaşırayım yoksa tam ben giderken bunu yapmasına mı şaşırayım? Hemen geri döndüm ve tekrar aynı yerde diz çöktüm.

“Deniz Kızı...”

“Mirza.”

Bana cevap veriyor gibiydi. “Buradayım Deniz Kızı.” Hareketlendiğinde uyanıp beni karşısında görmesinden korktum. Uyanmadı. Sadece sayıkladı. Kendimi daha fazla riske atmadan ayağı kalktım ve yavaş yavaş kapıya doğru geri geri yürüdüm. “Yine geleceğim Deniz Kızı. Söz.” Odadan çıktım ve kapıyı yine yavaşça kapattım.

Cebimdeki telefonun titrediğini fark ettim. Elime aldım ve ekrana baktım. Çiçekçiden gelmişti.

KAPIDA ÇİÇEK: Kara oğlan, sen neden yedi tane pembe gül istedin, anlamı nedir?

Gülümseyerek mesajına yanıt verdim.

BEN: İçten sevgiyi ve tamamlanmış bağlılığı temsil eder.

Telefonu kapatıp cebime attım ve son kez camdan Deniz Kızı’na baktım. “Geleceğim. Söz.” Hastaneden çıktıktan sonra bir daha gitmedim. Geri gelecektim ama şimdi değil.

Uzun bir zaman sonra tekrardan Deniz Kızı’na geri dönecektim ve bu sefer onu koruyacaktım. Zarar vermeden. Yaralanmasına neden olmadan. Onu gerçek anlamda koruyarak.