4. bölüm · HAYAL (DEĞİŞİM SERİSİ-1)
4.BÖLÜM: KORKU
Tik tak, tik tak.
Zaman hızla geçiyordu ve geçtikte içimdeki korku artıyordu. Her dakika çalmak üzere kurulmuş bir alarm gibi her dakika karnıma ağrı giriyordu. Geçen her zaman birimi aklıma daha kötü olasılıklar getiriyordu. Yetişemeyecek gibi hissediyordum. Böyle hissetmemem gerekiyordu ama kalbim buna izin vermiyordu. Korkuyu içimden söküp atamıyordum.
Hayatınızda değer verdiğiniz tek kişi tehlikede olduğunda korkarsınız ama ben biraz fazla mı korkuyorum? Aslında kardeşime bir şey olmasından değil, annemin bir şey yapmasından korkuyordum. Yıllarca kendimi ve kardeşimi korumak için elimden gelen her şeyi yaptım ve hala yapıyorum ama bir gün gücümün bitmesinden korkuyorum. Kendimi koruyamamaktan, kardeşimi koruyamamaktan.
Ayaklarım ileri doğru giderken sanki diken üstünde yürüyormuşum gibi canımı acıtıyordu.
Her adım bin dikene eşitti.
Önden hızlı hızlı yürürken ayaklarımın gerçek anlamda acıdığını fark ettim. Ayakkabılarımı giymeyi unutmuştum. Bir adım daha attığımda sağ ayağıma bir şey battığını hissettim ve acıyla inledim. Ayağımı kaldırıp baktığımda cam parçası gördüm. Camı elimle çıkarsam bile ayağım altı acıyor ve kanıyordu. Akan kanı umursamadım ve ilerlemeye devam ettim.
Mirza’nın arkamdan geldiğini bilmiyordum çünkü adım seslerini duyamıyordum. “Mirza çabuk olalım. Of, Yeliz ablamı da bıraktım karakolda. Geç kalmadan,” Cümlemi bitirmeme fırsat bulamadan ayaklarım yerden kesildi. Bacaklarımın altında ve sırtımın altında bir sıcaklık hissettim. Ne olduğunu anlamadığım için hemen kafamı kaldırdım ve gayet ciddi duran Mirza’yı gördüm.
Kollarından kurtulmaya çalışırken o hızlı adımlarla ilerliyordu. “Ne yapıyorsun sen? Kendim yürüyebilirim bırak beni.” Yüzüme bakmadan gayet ciddi bir sesle “Ayağın kesildi bu halde yürüyemezsin.” dedi. İnadım tuttuğunda aynı ciddiyetle “İyiyim ben bırak beni.” dedim. “Yeni tanışan iki kişiye göre fazla samimiyiz.” Kaşlarını çatarak bana baktı. “Fazla mı?” Hayretler içinde hem ona hem de kollarının arasındaki bedenime baktım. “Baya fazla.”
Düşünür gibi yaptıktan sonra beni yere indirmedi ve daha hızlı yürümeye başladı. “Samimi olalım ne olacak? Canının acımasını istemiyorum.” Sinirle omuzuna vurdum ama bana mısın demedi. Beni indirmemek konusunda kararlıydı. “Mirza indir beni.” Yerinde durup elalarını bana çevirdi. Aramızda bir karışlık mesafe vardı ve onun sıcak nefesini hissedebiliyordum.
Bu kadar yakın olması kalbimin küt küt atmasına sebep olurken o gayet kararlı gibi görünüyordu. “Eğer biraz daha inat edersen seni burada bırakır ve o adamların tek tek icabına bakarım Deniz Kızı.” Yutkundum. “İcabına bakmaktan kastın öldürmek mi?” diye sordum korkuyla. Bakışları bunu anlatıyordu. Başını sallayıp sinsice gülümsedi. “Zekana hayran oldum Deniz Kızı. O yüzden şimdi inat etmiyorsun ve kalan birkaç metrelik yolda bu şekilde ilerliyoruz.”
Pes ettim ve inat etmeyi bıraktım. Mirza aynı hızlı adımlarla yürümeye devam ederken “Biraz daha hızlı gidemez misin?” diye sordum. Bana baktıktan sonra bedenimi tutan elleri sıkılaştı. “Sıkı tutun Deniz Kızı.” Ne yapacağımı bilemedim ve en son mecburen kollarımı onun boynuna doladım. Sıkıca tutunduğumu anlamış olmalı ki son hızıyla koşmaya başladı. Saçlarım onun hızıyla geriye doğru havalanıyordu.
Mirza’nın hızı sayesinde on dakika içinde eve varmıştık. Ayağımdaki acı hala devam ederken Mirza’nın sıkı tutuşlarının sıcaklığı bedenimde yayılıyordu. Kapı açıktı ve içeriden ses gelmiyordu. Korku içime hızlıca işlenirken hemen Mirza’nın kucağından indim ve evin merdivenlerinde doğru hızlıca ilerledim. Mirza’nın arkamdan geldiğini ayak seslerinden anlamıştım. Benim önüme geçti ve benden önce sessizce eve girdi. Bir anda yerinde durup arkasına döndü ve etrafına bakındı. Sanırım aradığı adamlarını arıyordu. Merdivenlerden sessiz ama hızlı bir şekilde çıktıktan sonra karşısında durdum ve kısık sesle “Sanırım adamların senin sözünü fazla dinlemiyor.” dedim. Sessizce içeri girdim. Ses yoktu. Mutfağa gittim ve ekmek bıçağı alıp Doruk’un odasına doğru ilerledim. Ayağımın üstüne tam basamadığım için topallıyordum ama yine de durmayacaktım.
Sırtımı duvara verdim ve göz ucuyla koridora baktım. Kimse yoktu ama Doruk’un odasının kapısı açıktı. İlerleyecekken biri kolumu tuttu ve beni çevirdi. Karşımdaki Mirza’ydı. “Sen burada bekliyorsun, ben gideceğim.” Başımı hemen iki yana sallayıp “Saçmalama ben gideceğim.” dedim. Kolumu onsan kurtardım ve önüme dönüp ilerlemeye devam ettim.
Doruk’un kapısına yaklaşmışken karşıdaki odadan bir el çıktı ve belimden tutup beni kendine çekti. Bağıracakken ağzımı kapattı. Elimdeki bıçağı düşürdükten sonra kollarımı arkamda bağladı. Elini ağzımdan çektiğinde yardım edin diye bağıracakken ensemde sert bir acı hissettim ve yere düştüm. Gözlerim kapandığında bütün sesler gitmişti. Tuzağa düşmüştüm. Evde kimse yoktu, sadece eve gelmem için bir numaraydı.
Bilincim kapandığı anda dışarıda olup biten hiçbir şeyi duymadım. Yerde yatan bedenime ne yaptıklarını da bilmiyordum. Bildiğim tek şey zor bir süreç olacağıydı.
Mirza Bozova
Hatırladığım tek şey: Deniz Kızı’nın yanına gidecekken başıma sert bir darbe alıp yere yığıldığımdı. Sonrası tam bir karanlıktı. Hayattan koparılmış gibiydim. Deniz Kızı’ndan ayrıldığımda zaten hayattan kopmuştum. O yanımda yokken ben nasıl yaşayabilirdim ki? Ona ne olduğunu, ona ne yaptıklarını bilmiyordum ve bu çok rahatsız ediciydi. Şu anda nerede olduğumu bilmiyordum ama bildiğim tek şey Deniz Kızı’nı bulacaktım.
Mayıs Demirel
Kulağımda yoğun bir çınlamayla gözlerimi yavaşça açtım. Başıma ağrılar girerken etrafıma bakındım. Karanlıktı. Ne ışık vardı ne de biri. Kafamı ne tarafa çevirirsem çevireyim hiç ışık yoktu. O an kendimi bile düşünmeden başka biri geldi aklıma: Mirza. Ona ne olmuştu? Şu anda neredeydi? Beni koruyacağını söylemişti ama şu anda neredeydi? Beni neden karanlığa terk etmişti? Ben neden şu anda bu karanlıktan korkuyordum?
Nefesim kesik kesik gelmeye başladı kulağıma. Ayağı kalkacakken ayaklarımın ve ellerimin bir sandalyeye bağlı olduğunu fark ettim. Bileklerimi yine çekiştirdiğimde ipin sertliği canımı acıttığında vazgeçtim. Kafamda dolup taşan bütün soruları kendim cevaplamaya çalıştım.
Birincisi, şu anda nerede ve saatin kaç olduğunu bilmiyordum. İkincisi, beni buraya kimin getirdiğine dair bir fikrim yoktu ama annemin gönderdiği adamlar olabilirdi. Üçüncüsü, Doruk ve Mirza’nın nerede olduğunu bilmiyordum ve bu beni daha çok tedirgin ediyordu; korkuyor muydum? Kesinlikle evet. Kurtulmaya çalışıyor muydum? Hayır.
Sorular kafamda dönüp dururken gözlerim birilerini aradı ama bu karanlık odada bırakın birilerini kendi bedenimi bile göremiyordum.
Arkamdan tıkırtı sesleri geldiğinde sadece yutkundum. Kendimi topladım ve korkunun sesime vurmasına izin vermedim. “Klasik korku filmlerindeki senaryolara meydan okuyacak bir an yaşatırsanız iyi olur. Yüzünüzde anormal duran maskelerle beni tehdit edecekseniz eğer hiç uğraşmayın. Doğduğum günden beri büyük bir tehditle baş ediyorum zaten. Bunu da yapmayacaksanız o zaman,” Sözümü bitiremeden karşımda bir mum yandı. Ardından sağ tarafında bir mum daha yandı. Sonra bir tane daha ve bir tane daha.
Sandalyenin etrafı yanan mumlarla çevriliyken gözüm bir an yanık izime gitti. Göğsümün üstündeydi, kapanmıştı ama içinde hala kanıyordu. Ardından başımı dik tutarak aydınlanan etrafa baktım. Mumların ışıkları odaya korkunç bir hava katıyordu. Birazdan biri gelip bütün acılarımı anlatacak sonra kalbime bıçak saplayacak gibi.
Derinlerden gelen boğuk ses korkunç bir kahkaha yaydı odanın içine. Gülme sesi kesilince bileklerimi hafifçe oynatmayı denedim. İpi gevşetebilirsem eğer işim daha kolay olacaktı. Adım sesleri bana doğru yükselirken odadaki her mum ışığı titreşiyordu ve onların titremesi beni daha çok korkutuyordu. Sadece ışıkları değil, mumların isimleri bile beni korkutuyordu.
İki adım önümde duran siyah postalların üstünde kan lekeleri vardı. Parlak olması kanın yeni bulaştığı anlamına geliyordu. Önce postallarına sonra da yüzüne bakmak istedim ama yüzünü saklıyordu. Boğuk ve korkunç sesi tekrardan duyuldu. “Sen kendini çok akıllı mı sanıyorsun?” Sırıttım ve ona karşı meydan okudum. “Sanmıyorum çünkü öyleyim. Davranışlarım her şeyi açıklarken neden senin laflarınla bildiğimi unutayım?” Sinirden dişlerini sıktığını ve hepsinin canını yaktığını bilmek keyfimi yerine getiriyordu.
Mum ışıkları tekrardan hareket ettiğinde yüzümdeki gülümseme bir anda yok oldu ve dürtüsel olarak mumların düşüp düşmediğini kontrol ettim. Bunu gören kişi aynı sinir bozucu kahkahasını attı. Sesinden erkek olduğunu anlamıştım. “Akıllı olabilirsin ama zaaflarını açığa çıkaracak kadar aptalsın.” dedi. “Kim olduğumu sormak için kendini yorma çünkü söylemeyecek ama yakında öğreneceksin.” Etrafımda dönmeye başladı ve akama geçtiğinde bir elini omuzuma koyup sertçe sıktı. “Ne tuhaf değil mi? Kardeşini kurtarmak uğruna çıktığın yolda bir anda en büyük korkunla yüzleştin.”
Doruk’tan bahsettiği an kaşlarım çatıldı ve omuzumu onun pis ellerinden kurtardım. “Doruk nerede? Ne yaptın ona söyle!” Elini yavaşça omuzumdan aşağı doğru gezdirdi, dokunuşları hafifti. Elini çekip ilerlediğinde “Cevap veremeyecek kadar aciz misin? Üstün emir vermeden sorulara cevap veremiyor musun?” diyerek onu konuşmaya zorladım. Bileğimdeki iplerin genişlediğini fark ettiğimde içim biraz olsun rahatladı. “Sadece oyunu kurallarına göre oynuyorum.” dedi.
Buradan kurtulursam asıl oyun nasıl oynanır göstereceğim sana.
“Sırasıyla ilerlersek daha eğlenceli olur.” Arkasını döndü. Başını kaldırdığında siyah bir maske taktığını gördüm. Maskenin üstünde beyaz desenlerin olması ilgimi çekmişti. Yüzünü iyice inceledim. Sarı renkte gözleri ve siyah renkte uzun saçları vardı.
Tek kaşımı kaldırıp sordum. “Ne yani? Benimle oyun oynayacak kişi bir zebra mı?” Kendi içimden yaptığım bu anlamsız ve saçma şakaya gülerken karşımdaki zebra kılıkla kişi ise bıkkınlıkla ve sinirle bana bakıyordu. Ben ise halimden gayet memnundum, bağlı olmam dışına şu anda her şeyden zevk alıyordum. Başını iki yana sallayıp “Senin gibi bir çatlakla uğraşmayı ben istemedim, zorunlu olarak görevlendirildim.”
Kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım. “Emir kulusun yani?” Başını yavaşça salladı. “Acınası.” dedim. Alay eder bir ses tonuyla “Ciddi misin?” diye sordu. Devamında söyledikleri ise kalbimi derinden parçaladı. “Kendi babasının ölüm sebebi olan biri kadar acınası olamam.”
Bakışlarım donuklaştı ve kafamın içindeki sesler tekrar konuşmaya başladı.
Senin yüzünden. Babanı sen öldürdün. Küçük yaşta katil olan birisin. Hayatını sen kararttın. Aileni sen dağıttın ve en sonunda yalnız kaldın. Kardeşin de sevmeyecek seni ve senden ayrılacak. Arkadaşların ve yanında olan herkes senden korkacak.
Başımı iki yana sallayıp düşüncelerimden kurtulmaya çalıştım. Bu gerçeği yıllar önce kabullenmiştim ama ne zaman biri benim suratıma vursa kalbime onlarca bıçak saplanıyor gibiydi. O gün geldi gözümün önüne. Annemle babamın kavgası, annemin babamı itmesi, babamın başını çarpması, benim yardım seslerim ve daha fazlası...
Amacı buydu. Zihnimin ücra köşelere attığım anıları ortaya çıkaracak ve beni öfkemle baş başa bırakacaktı. Belki daha fazla şey yapacaktı ve bu sadece başlangıçtı. İşe yarıyordu, şu anda geçmişim ve kendime olan nefretim yine kendini gösteriyordu.
Kendimi toparladım ve dik durmaya çalıştım. İpler biraz daha gevşemişti. “Bu söylediklerinle beni zayıflatmaya çalışıyorsan işe yaramıyor bilgin olsun.” Güldü. “Geçmiş her insanı zayıflatır. Ne kadar güçlü görünmeye çalışırsan çalış, içten içe acıdan öldüğünü biliyorum.” İnsanlar beni benden çok tanıyordu anlaşılan. “İnan bana daha da acı çekeceksin.”
Dayanamadım ve sinirle kaşlarımı çatıp sesimi yükselttim. “Babamı kaybettim lan ben! Bu hayatta beni seven ilk kişiyi kaybettim! Sen bana daha ne kadar acı çektirebilirsin? Canımı nasıl yakabilirsin?” Sesim duvarlara çarptığında yankılanan seste fark ettiğim özlemi ve pişmanlık yok sayılamazdı. Karşımdaki zebra kılıklı herif benim bu halimden zevk alıyordu. İplerin çözülmesine az kalmıştı.
Derin nefesler alıp sinirimi yatıştırmaya çalıştım. “Yani zebra kılıklı herif, şu anda bana söylediklerin canımı yakamaz. Beni daha fazla toprağa gömemezsin. Ben babamla birlikte kendi canımı da gömdüm o toprağın altına.” Sesim titrediğinde kendime öfkelendim çünkü babam konusunda hassas olduğumu öğrenirse bunu benim üzerimde kullanacaktı. Sırıttı. “Her acı zamanla geçer.”
“Geçmez. Hayatın boyunca sana değer veren tek kişiyi kaybetmeden anlamazsın.”
Yüzündeki gülümseme gitti. “Bilmeden konuşuyorsun.” Kaşlarımı sorgularcasına çattım. “Bende bana bu hayatta değer veren tek kişiyi öldürdüm.” Şaşkınlığımı gizledim. Birini öldürmesine değil, ona bu hayatta değer veren tek kişiyi öldürdüğüne şaşırmıştım. “Kimi?” diye sordum ama cevabından çok korkuyordum. Ağzından tek bir kelime döküldü:
“Ablamı...”
Derin sessizlik odayı doldururken ben, bir insanın nasıl ablasını öldürebileceğini düşünüyordum. Sonra kendimden hiç beklemeden onu acısıyla vurdum. “En azından ben ablasını kendi elleriyle öldüren biri kadar acınası olamam.” Konuşmadı. Sadece suratıma baktı. İpleri bileğimden çözerken ayak bileklerimi bir yandan aşağı yukarı oynatıp bağlı olan ipi gevşetiyordum.
Alay eder gibi güldüm. “Niye sustun? Eğleniyordun hani?” Öfkeyle dişlerini sıktı. “Kes sesini.” Büyük bir kahkaha attım. “Ne kadar eğlenceli değil mi? Hadi biraz daha acılarımız hakkında konuşalım.” Duymak istemiyormuş gibi geri adım attı. “Sus.”
Bir türlü çözülemeyen iplere olan sinirimi ondan çıkardım. “Benim babam hemen öldü, senin ablan çok acı çekti mi?” Bunları söylerken her kelimede kafa sıkma isteğim artıyordu ama onu oyalamanın tek yolu buydu. O beni acımla vuramazdı çünkü her insanın en derinden hissettiği bir acısı vardı ve o az önce bana söylemişti.
Ellerimin bağlı olduğu ip çözülünce rahatladım. Adam arkasını dönüp kulaklarını kapatıp “Kes sesini!” diye bağırdığında hemen ayak bileklerimdekini çözmeye başladım. Kesilen ayağımın altı hala acıyordu ama bunu şu anda dikkate alamazdım. Tek istediğim şey bu adamdan ve travmamın fazlasıyla bulunduğu odadan kurtulmaktı.
“Nasıl öldürdün peki?” diye sordum alay ederek. Buradan çıkınca yüksek ihtimalle suçluluk duygusu yüzünden depresyona girecek ve en sonunda üzüntüden ölecektim ama bu şu anda düşüneceğim en son şeydi. Ayağımdaki ipler çözülünce onun duymaması için yavaşça ayağa kalktım ve ona yaklaştım. “Kapa çeneni!” diye bağırarak arkasını döndüğünde sağ ayağımla yüzüne sert bir tekme attım. Geriye doğru sendelediğinde yine sağ ayağım ile onun ayaklarını yerden kestim.
Ne olduğunu bile anlayamadan yere düştüğünde beyaz eteğimi ve gömleğimi düzelttim. Gömleğimin üstünde siyahlık gördüğümde sinirden kızardım. “Senin yüzünden yeni aldığım gömleğim kirlendi.” Eliyle yüzünü tutarken bir yanda kalkmaya çalıştı. Yavaşça ona yaklaştığımda ayağımın acısını unuttum. “Şu anda canım acıyor olabilir ama bu senin gibi itlere haddini bildiremeyeceğim anlamına gelmez.” Onun yanından geçtim ve gür bir şekilde yanan mumlardan birini aldım. Sıcaklığını hissetmek o kadar garipti ki.
Adam acı içinde yerde kıvranırken elimdeki mumla onun önünde durdum. “Madem en büyük acımız aynı o zaman diğer acılarımız da aynı olsun.” dedim ve ona doğru eğilip mumu sol göğsüne bastırdım. Giydiği onca kıyafete rağmen acıyı hissederek yüksek sesle haykırdı ve bu duvarlar sadece benim değil onun da acılarını duymuştu.
Hırsımı alamadan mumu biraz daha bastırdım ve daha çok haykırmasını duydum. Yakasından tutup kendime doğru çektim. “Sana iki sorum var zebra kılıklı. Birincisi, Doruk ve Mirza nerede? İkincisi, onları nereye götürdün?” Göğsündeki acıya rağmen cevap vermedi. Buna karşılık olarak mumu daha çok bastırdım. “Ben bir kere sorarım piç herif. Cevap ver. Doruk ve Mirza nerede?” Son bir haykırıştan sonra kendini zemine bıraktı ve zar zor nefes alarak bana baktı.
“B-Bilmiyorum, sana yemin ederim.” Mumu daha da bastırdım. “Yalan söyleme bana!” Adamın ağzından ufak bir inilti çıktı. “Canımın daha çok yanacağını bildiğim halde sana neden yalan söyleyeyim?” Afalladım, haklıydı. Acıların üstüne gidilmeliydi o yüzden mumu biraz daha bastırıp canını daha çok yaktım. Mum söndüğünde üstündekiler yavaş yavaş yanmaya başladı. Ondan uzaklaştığımda hemen ayağı kalktı ve aceleyle üstündekileri çıkarttı.
O üstünü çıkarmaya uğraşırken ben arkamdan iki elime de yeni mumlar aldım ve onun arkasında durdum. “Milletin savunma aleti kılıç olur benimki mum. Böyle kader olmaz olsun.” diye söylendim. Adamın üstü çıplak kaldığında hemen gözlerimi ondan kaçırdım. “Manyak adam! Benim yanımda nasıl soyunursun? Terbiyesiz.” Adam acılar içinde inlerken ben bir çıkış kapısı arıyordum.
Önüme döndüğüm an yüzüme sert bir tokat yedim ve elimdeki mumlarla birlikte yere düştüm. Kafamı yerden kaldırmadan yoğun bir koku aldım. “Sesini kesecektin.” Ardından bir el silah sesi. Sonrası çok hızlı gerçekleşti. Etraf bir anda alev almaya başladı. Başlayan alevle birlikte yanan mumlar da erimeye başladı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken nefes alamamaya başladım. Yoğun duman kokusu burnuma geliyordu.
Önüme döndüğümde adam gitmişti. Beni alevlerin arasında tek bırakmıştı. Önüme gelen saçlarımı arkaya attım ve alevlerin büyüklüğüne baktım. Boyuma kadar gelen alevler gözümü korkutuyordu. Ayağa kalktım ve burnumla ağzımı kapattım. Adamın ne tarafa gittiğini görmediğim için çıkış yolunu da bulamıyordum.
Öksürüklerim artarken yapabileceğim tek şey zor olsa bile bağırmaktı. “Yardım edin! Sesimi duyan yok mu?” Boğazımın acısı artarken ardı ardına öksürmeye devam ettim. İlerleyecekken alevler önüme geldi ve beni durdurdu. “Mirza yardım et!” Fazla dumandan gözüm karardı ve düzlerimin üstüne düştüm. Elimi ağzımdan çekmek zorunda kaldığımda bütün sıcaklığı ve dumanı içime çektim. Tekrardan öksürmeye başladığımda nefes alamamaya başladım.
Bedenim yavaşça kendini yere bıraktı. Gözlerim kararmaya başlamıştı. Ayağa kalkmaya çalışmıştım ama bedenim çok zayıftı, hareket edemiyordum. Öksürdükten sonra gözlerimi açmaya çalıştım. Zordu. Gelen kimse yoksu. Boğazım çok acıyordu ama buna rağmen son kez “Sesimi duyan yok mu?” diye bağırmaya çalıştım ama sesim fısıltı kadar sessizdi.
Ardı ardına öksürdükten sonra gözlerim yavaşça kapandı. Bedenim alevlerin arasında kayboldu. İki kere ölmüştüm, beni iki kere öldüren de ateşti. Önce bedenimden bir parçayı yaktı. Sonra hepsini yakarak beni bu dünyadan sildi. Şimdi tek yapmam gereken beklemekti, yardımı değil, babamı beklemekti. Biliyordum kimse beni kurtaramayacaktı. Beni kurtaran tek şey ölüm olacaktı ve babam gelecekti. Yıllar sonra ilk defa yanıma gelecekti.
Zebra Kılıklı Herif
Bunu yapmam ne kadar doğruydu bilmiyordum ama çoktan yapmıştım. Mayıs Demirel alevlerin arasında yanarken onu yalnız bırakmıştım.
Bedenim yanarken bir yandan yeraltına doğru ilerliyordum. Yerin altında olduğu için Mayıs Demirel’i kimse duyamazdı. Yardım edemezdi. Ölümle baş başaydı. Koridorum sonundaki odaya doğru ilerlerken kapının önündeki adam elinde tuttuğu siyah gömleği ve deri ceketi bana uzattı. Hızlıca üstüme giydim ama sonlara doğru canım acıdığı için yavaşlamak zorunda kaldım. Kapıdaki adamın bıyık altından güldüğünü fark ettiğimde ters bakışlarımı ona çevirdim. “Seni de onun yanına atmamı istemiyorsan o sesini kes.”
Anında sustu çünkü alevlerin arasında kalmak istemediğini biliyordum. Deri ceketi üstüme geçirdikten hemen sonra odaya daldım. Karşımda, bilekleri duvara zincirlenen ve zincirlerin baskısı yüzünden bilekleri tekrar kanayan biri vardı: Mirza Bozova.
Üstündeki siyah gömlek kanlarla kaplıydı. Fazla dövülmüştü anlaşılan ama bu ona acımam için bir engel değildi. İçeri girer girmez kapıyı sertçe kapattım. Başını kaldırmadı.
Sırıttım. “Kabullenemiyor musun?” Sert ve ciddi sesi odada yankılandı. “Neyi?” Onun kadar ciddi oldum. “Kaybetmeyi.” Bu sefer kıkırdayan o oldu. “Olmayan bir şeyi nasıl kabullenmemi beklersin?” Başımı kaldırdım ve bizi yukarıdaki bir odadan izleyen adama işaret verdim. Saniyeler sonra Mirza Bozova’nın karşısında bir beyaz ekran verildi. Görüntü başladığında ise duyduğu sesle nefes alışı kesildi.
“Mirza yardım et!”
Mayıs Demirel’in sesini duymayı beklemiyordu. Ardından alevlerin çıkardığı yoğun sesi duyar duymaz başını kaldırdı ve hayatı boyunca görmek isteyeceği en son şeye baktı: Sevdiği kadının ölümüne.
Dişlerini sıkarak zincirli olan bileklerini çekişti. Birkaç adım atabildi sadece sonra dizlerinin üstüne düştü. “Bırak onu!” Bağırarak kararımdan vazgeçirebileceğini sanıyordu ama yanılıyordu. “İşe yaramaz.” Bileklerini tekrardan çekiştirdi ve bu sefer daha yüksek sesle bağırdı. “Bırak onu zebra kılıklı herif!” Dilimi damağıma vurup gözlerimi devirdim. “İkinizin de sevdiği hayvan zebra mı? Başka bir şey bulun.”
Kaşlarını öfkeyle çattı. “Hayvan olduğunu bilmen ne güzel.”
Bakışları tekrardan ekrana döndüğünde bende ekrana baktım. Mayıs Demirel artık dayanamamış ve yere düşmüştü. Yoğun bir şekilde duman yutuyordu. Ardı ardına öksürdükten sonra gözleri yavaşça kapandı. Mirza Bozova’nın hareketleri kesildi. Onun için zaman durmuş gibiydi. “Deniz Kızı...” diye fısıldadı.
“Su olmadan yaşayamadı, her anlamda.” dedim. O benim ne demek istediğimi anlamış olmalıydı ki pes etti ve kendini yere bıraktı. Başı düştü. “O ölemez.” Kaşlarımı çattım. “Neden?” Başını iki yana salladı, gördüklerine inanmakta zorluk çekiyordu. “Onun yaşamak için bir sebebi var.”
“Sen olmadığın kesin.”
“Ben değilim. Kardeşi... Onun varlığı, hayatta tutuyor. Deniz Kızı ölemez çünkü bu hayatta en çok değer verdiği kişiyi kaybedemez.”
Güldüm. “Kaybetti.” Bakışlarını hemen bana çevirdiğinde gözlerinin sinirden kızardığını gördüm. “Korkma, kardeşini öldürmedim. Anladığım kadarıyla en çok değer verdiği kişi babasıymış ama onu da kaybetmiş.” Bunu bilmediği hiçbir şey söylememesinden anlaşılıyordu. “Kendi babasının ölüm sebebi olduğu için içten içe ölmüş zaten. Bugün tamamen öldü.” Başını iki yana sallayıp bileklerini yine çekiştirdi. “Ölmedi o zebra kılıklı! Yalan söylüyorsun!”
“Şu anda yerde ölü bir şekilde yatıyor. Alevlerin arasında ve kimse ona yardım edemez. Kurtulma şansı yok. Anla artık Mirza Bozova, Deniz Kızı’n öldü.”
“Hayır!” Korkunun ve endişenin bedenini ele geçirmesi izlemek bana zevk veriyordu. Acı çığlıklarından her zaman beslenmişimdir ve bana en çok güç veren şey de budur: Acı ve korku.
Arkamı dönüp gitmeye yeltendiğimde “Ne istiyorsan yaparım.” diye seslendi. Yerimde durup devam etmesini bekledim. Nefes nefese tekrar etti. “Ne istersen.” Kafamdaki bütün olasılıkları düşündüm. Beni kandırabilirdi ya da sevdiği kadının hayatını tehlikeye atmamak için benim her istediğimi yapardı. Gerçi şu anda o kadın alevlerin arasında ama olsun, belki gerçekten yapar. Tek nefeste “Mayıs Demirel’den uzak durmaya yemin edersen eğer onu kurtarabilirsin.”
Karar vermek için çok az zamanı vardı ama o yine de sessizliği tercih ediyordu. Göz ucuyla ona baktığımda bakışlarını yere diktiğini fark ettim. Sessizliği devam edince omuz silktim. “Sen bilirsin. Acı seslerini duymak için sabırsızlanıyorum.” dedim ve arkamı dönüp kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açacakken yankılanan gür sesini duydum. “Yemin ederim ondan uzak duracağım ama onu kurtarmama izin ver!” Gülümsedim, istediğim cevabı vermişti. Kapıyı açıp öndeki iki adama işaret verdim. İçeri gidip Mirza Bozova’yı zincirlerden kurtarmaya çalıştılar. “Sen bilirsin.” Dedim ve kapıya doğru ilerledim.
“Onlar, seni götürecek.” dedim ve kapıyı sertçe kapatıp ilerledim. Kulağımdaki kulaklığa dokunarak “Mirza Bozova ve Mayıs Demirel çıktıktan sonra burayı yakın. Kamera kayıtlarını da ne olur ne olmaz silin.” Elimi çektiğimde derin bir nefes aldım. “Emredersiniz.” Adımlarımı hızlanırdım ve dışarı çıkmak için acele ettim.
Beklemediğim bir anda telefonum çaldı. Cebimden çıkardım ve bilinmeyen bir numara ile karşılaştım. Kim olduğunu bildiğim için hemen açtım ve ses tonumu sabit tutmaya çalıştım. “Efsun Hanım?” dedim alçak bir sesle. “Umarım Mayıs’a zarar gelmemiştir.” Sessiz kaldım. Telefonun arkasında derin bir nefes sesi geldi. “Gelmedi değil mi?” İçimdeki korkuyu umursamadan cevapladım. “Mirza Bozova şimdi onu kurtarmaya gidecek Efsun Hanım. Kızınıza bir şey olmayacak güvenin bana.”
Cevap hemen geldi. “Sana güvendiğim için kızımın canını sana emanet ettim.” Konuyu değiştirmek istediğim için aklımı kurcalayan başka bir soru sordum. “Madem kızınızı bu kadar önemsiyorsunuz neden onu öldürmeye çalıştınız?” Derin bir nefes daha geldi. Efsun Hanım’a soru sormak büyük cesaret isterdi. Cesaretim yüksek olduğu için değil, gerçekten merak ettiğim bu soruya cevap gelmedi.
“Efsun Hanım?” Telefon kapandı. Ekrana baktığımda aramayı kapattığını gördüm. “Uğraşamayacağım.” diye fısıldadım kendi kendime. Telefonu cebime attım ve yürümeye devam ettim. Mirza Bozova’nın odasından çığlık seslerini duyabiliyordum.
Keyifle gülümsedim. “Bu sese bayılıyorum.”
Sonrası ise tam bir muammaydı. Ben gittikten sonra yeraltında ne olup bittiğini bilmiyordum. Mirza Bozova, Mayıs Demirel’i kurtardı mı? Tutuldukları yeri yaktılar mı hiçbir fikrim yoktu. Kimin öldüğü, kimin hayatta kaldığını bilmiyordum.
Bildiğim tek bir şey vardı: Mirza Bozova, o kadını asla orada bırakmazdı.
Bunu bilmenin verdiği rahatlık bana istediğim her şeyi yaptırıyordu. Ters tepecek her şey bana zarar olarak geri dönecekti ama ben onu düşünemeyecek kadar rahattım. Saçlarımı, elimle geriye doğru taradım ve aniden gelen güneşle gözlerimi kıstım. Kulağıma gelen “Belirlenen yer imha edildi.” Haberi mutluluğumu arttırdı. “Kimse yoktu değil mi?” diye sordum tedbir amaçlı. “Efendim... Patlamadan dakikalar önce herkes oradan uzaklaştı. İçeride birinin olup olmadığını bilmiyoruz.”
Adımlarım durdu. Duyduklarımı gözümde canlandırırken kalp ritimlerim artık yoğun bir korkuyla atıyordu. Bu sefer adımlarımı geldiğim yöne doğru çevirdim ve koşmaya başladım. Eğer Mayıs Demirel’e bir şey olursa bu benim de sonum demekti.
Tarih kendini tekrar etmişti.
13 Ocak 2007
Evin içi alevlerle kaplıydı. Ateşler hızla yayılmaya devam ederken Efsun ve çocuklar kapalı kalmışlardır. Mayıs, göğsündeki acıyla ağlıyor, Doruk ise korkudan annesine yapışmış ağlıyordu. Efsun ise şu anda çaresizce ne yapacağını düşünüyordu. Kapıyı tekrar denedi ve bu sefer açıldığını fark etti. Tam kapıyı açıp çocuklarla birlikte çıkacakken aklında şeytani bir fikir geldi. Doruk’u sıkı sıkı tuttu ve dışarı çıktı. Mayıs’ı alevlerin içinde bıraktı...
Mayıs ne olduğunu anlayamadan hemen arkasına baktı ve annesini arkasında göremeyince içindeki korku arttı. Kapıyı açmaya çalıştı ama Efsun çoktan kapıyı kilitlemişti. Mayıs ve Tarık içeride kalmıştı. Mayıs kapıya yumruklarını geçirirken dumanlar yüzünden öksürmeye başladı. Bir eliyle kapıya vururken bir eliyle burnunu kapatıyordu. Kapıyı fazla yumruklamasına rağmen açan olmamıştı.
Mayıs en sonunda arkasını döndü. Göğsündeki yaraya baktı ve kanadığını gördü. Boştaki eliyle kanayan yarasını tuttu ve babasının yerdeki bedenine doğru ilerledi. Alevlere değmemeye çalışıyordu. Babasının yanına gitti ve burnunu tuttuğu eliyle uyanması için onu sarstı. “Uyan babacığım.” Öksürünce derin nefes almaya çalıştı ama boğazı acıdı için yapamadı.
“Baba uya-” Tekrar öksürdü. “Uyan, kurtar bizi.” Tarık uyanmadı çünkü çoktan kızını terk etmişti.
Mayıs tekrardan sarstı. “Nefes alamıyorum baba lütfen. Çıkar beni buradan.” Boğazı acımaya devam edince öksürmeye devam etti. Yoğun dumandan ve ateşten önünü göremedi ve cılız dizleri daha fazla dayanamadı. Mayıs bütün gücünü kaybetti ve babasının yanında dizlerinin üstüne çöktü. Bedeni, havaya yayılan dumana dayanamadı ve güçsüzlükle yere düştü. Mayıs ve Tarık yan yanalardı. Biri ölmüştü, biri ise ölmek üzereydi...
Mayıs’ın gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladığında babasının yanına daha çok sokuldu. Başını babasının omuzuna koydu ve yavaşça yanağına doğru uzandı. Babasını öptükten sonra başını tekrardan sıcacık ve güvenli göğsüne koydu. Eğer her şey normal olsaydı yine bu şekilde sokulacaktı babasının sıcaklığına.
Ama değişen çok şey vardı. Babası ölmüştü ve her zamanki gibi kızının saçlarını okşamıyordu. Her zaman dediği gibi “Güneşim.” demiyordu. Sessizlik vardı. Alevlerden çıkan cızırtı sesleri ise duyulamazdı çünkü burada duyulan tek şey ölümün, acının ve çaresizliği korkutucu sessizliğiydi...
Mayıs gözlerini kapatmamak için direniyordu ama çok zorlanıyordu. Gözlerindeki yorgunluk giderek artıyordu ama yine de pes etmiyordu. Karşısında beyaz kıyafetler içinde kendisine doğru gelen bir adam gördü. Adam ona bakıp gülümsüyordu. Mayıs kendi üstüne baktığına beyaz bir elbise giydiğini fark etmişti. Mavi elbisesinin nereye gittiğini merak etse bile üstündeki kıyafetleri sevmişti.
Mayıs tekrardan karşısındaki adama baktı ve gelen kişinin babası olduğunu fark etti. Yüzüne büyük bir gülümseme geldi ve hemen babasının yanına koştu. Tarık kollarını iki yana kocaman açtı ve Mayıs’a sıkıca sarılıp onu kucağına aldı. Mayıs’ın neşeli sesi yankılandı. “Baba!” Tekrardan Tarık’ın boynuna sarıldı. Tarık dudaklarını kızının yumuşak saçlarına bastırdı ve onun kokusunu içine çekti.
“Güneşim. Canım benim.” Mayıs hemen babasının kucağında doğruldu ve ellerini babasının omuzlarına koydu. “Sen uyanmayınca çok korktum babacığım. Beni bıraktığını sandım.” Tarık çaresizce gülümseyerek başını iki yana salladı. “Senin geri dönmen lazım kızım, burada olmamalısın.” Mayıs hemen başını iki yana sallayıp kaşlarını çattı. “Ben gitmek istemiyorum hem annem de yok. Yolumu bulamam.””
“Bulursun.” dedi hemen Tarık. Gözünden bir damla yaş düştü. “Sen benim kızımsın. Her zaman yolunu bulursun.” Mayıs masum bakışlarıyla babasının dolan gözlerine baktı. “Sende benimle gelecek misin baba?”
Tarık birkaç dakika duraksadı sonrasında gülümseyip başını salladı. “Ben her zaman senin yanında olacağım Güneşim.” Elini, Mayıs’ın kanayan yarasına koydu. Yarası kalbinin üstünde görünüyordu. “Ben hep burada olacağım Güneşim. Seninle olacağım.” Tarık onay almak için başını hafifçe eğerek “Tamam mı?” diye sordu.
Mayıs önce babasının, yarasına koyduğu eline sonra tekrardan gözlerine baktı. Başını salladı ve tekrardan sıkıca sarılıp gözlerini kapattı. Mayıs’ın gözünden yaşlar düşmeye başlayınca hıçkırıklarını tutamadı. Tarık ağlamamak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Kızını daha fazla üzmemek için nefesini tuttu ve ağlamamaya çalıştı.
Mayıs ise bu hayatta en çok güvendiği kişinin kollarının arasında, son kez aynı sıcaklığı hissederek ağlıyordu. Tarık yaşananların ve sonrasında yaşanacakların farkındaydı. Kendisi artık çocuklarının yanında olamayacaktı. Onları koruyamayacaktı. Kızını korumak için bir zamanlar sevdiği kadının karşısına geçmişti ve o kadın, bir zamanlar sevdiği adamı öldürmüştü.
Hayatta değer verdiği ilk kişi onu bu dünyadan silmişti: Efsun. Ona kavuşmak için dünyayı karşısına alan adam, sevdiği kadın tarafından hayattan koparılmıştı ve iki çocuğunu yetim bırakmıştı. Bugünden sonra ne olacağını bilen kimse yoktu. Sır gibi saklan bir gerçek gibiydi. Gerçekler ise şimdilik dört duvar ve üç kişi arasında kalmıştı: Efsun, Doruk ve Mayıs...
