5. bölüm · HAYAL (DEĞİŞİM SERİSİ-1)
5.BÖLÜM: ZAMAN
13 Ocak 2007
Evin içi alevlerle kaplıydı. Ateşler hızla yayılmaya devam ederken Efsun ve çocuklar kapalı kalmışlardır. Mayıs, göğsündeki acıyla ağlıyor, Doruk ise korkudan annesine yapışmış ağlıyordu. Efsun ise şu anda çaresizce ne yapacağını düşünüyordu. Kapıyı tekrar denedi ve bu sefer açıldığını fark etti. Tam kapıyı açıp çocuklarla birlikte çıkacakken aklında şeytani bir fikir geldi. Doruk’u sıkı sıkı tuttu ve dışarı çıktı. Mayıs’ı alevlerin içinde bıraktı...
Mayıs ne olduğunu anlayamadan hemen arkasına baktı ve annesini arkasında göremeyince içindeki korku arttı. Kapıyı açmaya çalıştı ama Efsun çoktan kapıyı kilitlemişti. Mayıs ve Tarık içeride kalmıştı. Mayıs kapıya yumruklarını geçirirken dumanlar yüzünden öksürmeye başladı. Bir eliyle kapıya vururken bir eliyle burnunu kapatıyordu. Kapıyı fazla yumruklamasına rağmen açan olmamıştı.
Mayıs en sonunda arkasını döndü. Göğsündeki yaraya baktı ve kanadığını gördü. Boştaki eliyle kanayan yarasını tuttu ve babasının yerdeki bedenine doğru ilerledi. Alevlere değmemeye çalışıyordu. Babasının yanına gitti ve burnunu tuttuğu eliyle uyanması için onu sarstı. “Uyan babacığım.” Öksürünce derin nefes almaya çalıştı ama boğazı acıdı için yapamadı.
“Baba uya-” Tekrar öksürdü. “Uyan, kurtar bizi.” Tarık uyanmadı çünkü çoktan kızını terk etmişti.
Mayıs tekrardan sarstı. “Nefes alamıyorum baba lütfen. Çıkar beni buradan.” Boğazı acımaya devam edince öksürmeye devam etti. Yoğun dumandan ve ateşten önünü göremedi ve cılız dizleri daha fazla dayanamadı. Mayıs bütün gücünü kaybetti ve babasının yanında dizlerinin üstüne çöktü. Bedeni, havaya yayılan dumana dayanamadı ve güçsüzlükle yere düştü. Mayıs ve Tarık yan yanalardı. Biri ölmüştü, biri ise ölmek üzereydi...
Mayıs’ın gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladığında babasının yanına daha çok sokuldu. Başını babasının omuzuna koydu ve yavaşça yanağına doğru uzandı. Babasını öptükten sonra başını tekrardan sıcacık ve güvenli göğsüne koydu. Eğer her şey normal olsaydı yine bu şekilde sokulacaktı babasının sıcaklığına.
Ama değişen çok şey vardı. Babası ölmüştü ve her zamanki gibi kızının saçlarını okşamıyordu. Her zaman dediği gibi “Güneşim.” demiyordu. Sessizlik vardı. Alevlerden çıkan cızırtı sesleri ise duyulamazdı çünkü burada duyulan tek şey ölümün, acının ve çaresizliği korkutucu sessizliğiydi...
Mayıs gözlerini kapatmamak için direniyordu ama çok zorlanıyordu. Gözlerindeki yorgunluk giderek artıyordu ama yine de pes etmiyordu. Karşısında beyaz kıyafetler içinde kendisine doğru gelen bir adam gördü. Adam ona bakıp gülümsüyordu. Mayıs kendi üstüne baktığına beyaz bir elbise giydiğini fark etmişti. Mavi elbisesinin nereye gittiğini merak etse bile üstündeki kıyafetleri sevmişti.
Mayıs tekrardan karşısındaki adama baktı ve gelen kişinin babası olduğunu fark etti. Yüzüne büyük bir gülümseme geldi ve hemen babasının yanına koştu. Tarık kollarını iki yana kocaman açtı ve Mayıs’a sıkıca sarılıp onu kucağına aldı. Mayıs’ın neşeli sesi yankılandı. “Baba!” Tekrardan Tarık’ın boynuna sarıldı. Tarık dudaklarını kızının yumuşak saçlarına bastırdı ve onun kokusunu içine çekti.
“Güneşim. Canım benim.” Mayıs hemen babasının kucağında doğruldu ve ellerini babasının omuzlarına koydu. “Sen uyanmayınca çok korktum babacığım. Beni bıraktığını sandım.” Tarık çaresizce gülümseyerek başını iki yana salladı. “Senin geri dönmen lazım kızım, burada olmamalısın.” Mayıs hemen başını iki yana sallayıp kaşlarını çattı. “Ben gitmek istemiyorum hem annem de yok. Yolumu bulamam.””
“Bulursun.” dedi hemen Tarık. Gözünden bir damla yaş düştü. “Sen benim kızımsın. Her zaman yolunu bulursun.” Mayıs masum bakışlarıyla babasının dolan gözlerine baktı. “Sende benimle gelecek misin baba?”
Tarık birkaç dakika duraksadı sonrasında gülümseyip başını salladı. “Ben her zaman senin yanında olacağım Güneşim.” Elini, Mayıs’ın kanayan yarasına koydu. Yarası kalbinin üstünde görünüyordu. “Ben hep burada olacağım Güneşim. Seninle olacağım.” Tarık onay almak için başını hafifçe eğerek “Tamam mı?” diye sordu.
Mayıs önce babasının, yarasına koyduğu eline sonra tekrardan gözlerine baktı. Başını salladı ve tekrardan sıkıca sarılıp gözlerini kapattı. Mayıs’ın gözünden yaşlar düşmeye başlayınca hıçkırıklarını tutamadı. Tarık ağlamamak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Kızını daha fazla üzmemek için nefesini tuttu ve ağlamamaya çalıştı.
Mayıs ise bu hayatta en çok güvendiği kişinin kollarının arasında, son kez aynı sıcaklığı hissederek ağlıyordu. Tarık yaşananların ve sonrasında yaşanacakların farkındaydı. Kendisi artık çocuklarının yanında olamayacaktı. Onları koruyamayacaktı. Kızını korumak için bir zamanlar sevdiği kadının karşısına geçmişti ve o kadın, bir zamanlar sevdiği adamı öldürmüştü.
Hayatta değer verdiği ilk kişi onu bu dünyadan silmişti: Efsun. Ona kavuşmak için dünyayı karşısına alan adam, sevdiği kadın tarafından hayattan koparılmıştı ve iki çocuğunu yetim bırakmıştı. Bugünden sonra ne olacağını bilen kimse yoktu. Sır gibi saklan bir gerçek gibiydi. Gerçekler ise şimdilik dört duvar ve üç kişi arasında kalmıştı: Efsun, Doruk ve Mayıs...
GÜNÜMÜZ
Mirza Bozova
Tik tak, tik tak. Zaman daralıyordu. Rahatsız edici iplerden ve boğucu odadan kurtulur kurtulmaz kendimi dışarı atmıştım. Arkamdaki adamların hareket etmesini beklersem eğer onu asla kurtaramazdım. Kanayan bileklerimi umursamadan koşmaya başladım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Sadece geç kalmaktan korkuyordum. İçimden bütün duaları ederken son gücümle koşuyordum.
Koridoru bitirdikten sonra sol tarafımdaki merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Karşılaştığım onlarca kapıyı tek tek açmak yerine sesleri dinledim. Her odadan farklı farklı sesler geliyordu, tek bir kapı hariç. Koridorun sonundaki kapıdan hışırtı sesleri geliyordu ve kapının altından dumanlar çıkıyordu. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitli olduğunu fark edince omuzumla kapıyı kırmaya çalıştım.
Üç kere vurduktan sonra kapı açıldı. İçeri doğru sendeledim ama yine de düşmedim. Alevler oluşan bir duvar ve duvarın ardında yerde yatan sarı saçlı bir kadın vardı, Deniz Kızı.
Ne olur geç kalmış olmayayım.
Alevlerin arasından geçmeye çalıştım ama ani hareketim yüzünden ateşin içinden geçmek zorunda kaldım ve sağ kolumun yarısı ateş altında kaldı. Yara olan yerimden başlayarak dirseğime kadar olan kısım yandı. Kanayan bileğim daha çok kanasa da umursamadım ve sadece onu kurtarmaya odaklandım. Ona doğru ilerlerken belki sesimi duyup uyanır diye seslendim. “Deniz Kızı! Uyan!” Uyanmadı. “Mayıs lütfen.” diye seslendim.
Yanına gittim ve hemen yanında diz çöktüm. Buz mavisi gözleri kapanmış, sarı saçları kirlenmiş ve burnu kararmıştı. Parmaklarımı boynuna yerleştirdim ve nabzını kontrol ettim. Hissedilemeyecek kadar azdı. Başını hafifçe kaldırdım ve kendime doğru çevirdim. “Mayıs?” Hareket etmedi ya da tepki vermedi. Bedenini yavaşça kendime doğru çektim ve sabah yaptığım gibi onu kucağıma aldım. Yavaşça ayağa kalktım ve kapıya doğru ilerlemeye çalıştım. Alevler etrafımızı sarmıştı ve çıkışı kapat üzerelerdi. “Dayan Deniz Kızı. Kurtaracağım seni bu cehennemden.”
Onu sıkıca tuttum ve alevlerin üstünden atlayarak kapıya doğru ilerledim. Yaklaştığımız anda kapı üstümüze doğru düşmek üzereydi. Son anda geri gitmeseydim eğer ikimizde ezilecektik. Kapı önümüze düşünce fazla oyalanmadan odadan çıktık. Temiz havayı içime çektikten sonra hemen Mayıs’a baktım. Melek gibi uyuyordu ama artık uyanması lazımdı. Bütün gücümle bağırdım. “Sizin yapacağınız işe sıçayım lan it herifler!”
Karşımdaki kapı açıldığında tek bir kişiyi gördüm: Zebra maskesi takan adam.
“Beni takip et.” diye seslendiğinde Mayıs’ı kendime doğru çektim. “Siktir git lan! Niye güveniyim sana?” Daha yüksek ve ciddi bir ses tonuyla bağırdı. “Bana mı güvenirsin yoksa Mayıs’ın ölümüne göz mü yumarsın?” Kaşlarım öfkeyle çatıldı. Söyledikleri canımı daha çok acıtıyordu. Mayıs’ı kaybetme ihtimali kalbimi delik deşik ederken şu anda ne yapacağıma karar veremiyordum. “Gerçekten bu kadar kararsız olamazsın.” diye bağırdı.
Bu sefer ciddi bir sesle konuşan bendim. “Ona bir şey olursa seni yaşatma zebra kılıklı herif.” Başını geçiştirir gibi sallayarak “Tamam hadi gidelim ama gözünü seveyim başka isim bul.”
Gözlerimi devirdim ve hemen onun yanına doğru koştum. “Yaşıyor mu?
Başımı salladım. “Nabzı atıyor ama çok yavaş. Hemen gitmemiz lazım.” dedim ve dışarı çıktık. Zebra kılıklı herifi takip ederken o kulağına dokunarak bir şeyler fısıldıyordu. “Çıkar çıkmaz arabaya binip hastaneye gideceğiz. Bu olaylarla ilgili ise.” deyip bana döndü. “Sen beni hiç görmedin, tanımadın ve bilmiyorsun anladın mı?”
“Senden emir alacak değilim piç herif.” dedim ve onun önüne geçtim. “Senin ağzına küfür fazla yapışmış Mirza Bozova. Alınıyorum.” Önüme bakarak Mayıs’ı daha sıkı tuttum. “Alınman için söyledim zaten.”
Dilini damağına vurdu. Gözlerim Mayıs’a kaydığında beyazlaşan tenini fark ettim. Yüzünü, yüzüme doğru yaklaştırdım ve nefesini dinledim. Yerimde durdum. “Ne oldu?” Biraz daha dinlemeye çalıştım. “Nefes almıyor.”
“Acele et.” dedi ve koşmaya başladı. “Dayan Deniz Kızı lütfen.” dedim ve hemen arkasından koşmaya başladım. Şu anda tek dileğim onu yaşatmaktı.
1 saat sonra
Hastanenin önüne gelir gelmez arabadan ilk önce indim ve hemen arka tarafın kapısını açarak Mayıs’ı kucağıma aldım. “Yardım edin!” Doktorlar ve hemşirelerle birlikte sedye geldi ve Mayıs’ı yavaşça sedyeye yatırdım. “Durum nedir?” diye soran doktora benden önce cevap verdi zebra kılıklı herif. “Mayıs Demirel, 24 yaşında kadın. Yaklaşık bir buçuk ya da iki saat duman soludu. Nefes almıyor.”
Şaşkın bakışlarımı ona çevirirken bir yandan sedyenin kenarlarını sıkıca tutuyordum. “Sen doktor musun?” diye sordum hayretle. Başını iki yana salladı. “Annem doktordu.” Şaşkınlıkla ona bakmaya devam ederken asıl doktor hemşirelere “Solunum yollarına bakalım. Kötü bir durumdaysa entübe edelim.” dedi. Hemşireler başını salladı ve hemen bir tane hava maskesi takıldı.
Acilin önüne geldiğimizde hemşireler ve Mayıs içeri girdi. Doktor girmeden hemen kolundan tuttum ve kendime doğru çevirdim. “Doğruyu söyle doktor.” dedim kısık bir sesle. “Ölecek mi?” Doktor başını iki yana salladı. “Size net bir bilgi vermem mümkün değil beyefendi. Solunum yolları eğer fazla hasar gördüyse işimiz zor. Her şeye hazırlıklı olun.” dedi ve içeri girdi. Ölebilir ve eğer o ölürse ben yaşayamam.
“Mayıs’ın ailesine haber vermeliyiz.” dedi arkamdaki kimliği belirsiz kişi. Şiddetle arkamı döndüm ve onun gözlerini tam içine baktım. Bakışlarımda üzüntüden çok öfke ve intikam alma duygusu vardı. “Senin yüzünden.” diye fısıldadım. “Ne?” Ona doğru döndüm ve hızlı onun yanına gidip yakasından tuttum ve onu duvara yapıştırdım. “Senin yüzünden lan hayvan herif! Eğer ona bir şey olursa seni bu dünyada yaşatmam anladın mı beni?” diye bağırdım. Kanayan bileklerimi tutarak beni geriye doğru ittiğinde acıyla dişlerimi sıktım.
“Senden önce canımı alacak biri var zaten merak etme.” dedi ve arkasını dönüp hızlı gitti. Elimi sinirle saçlarımın arasından geçirdim ve ortalıkta dönmeye başladım. İçeriden bir tane hemşire çıktığında acele eder gibi bir hali vardı. “Hemşire Hanım?”
Derin bir nefes alarak konuşmaya başladı. “Beklemediğimiz bir şey oldu ve kontrol sırasında hastanın beyin kanaması geçirdiğini tespit ettik. Ameliyata alacağız. Ailesine haber verdiniz mi?” Ailesi mi? Onun tek ailesi kardeşi ve onun da şu anda nerede olduğu belli değil. Başımı yavaşça iki yana salladım. “Haber verseniz iyi olacak.” dedi ve koşarak yanımdan ayrıldı.
Etrafıma bakındım ve sağ çaprazımda sekreterin olduğunu gördüm. Hemen yanına gittim ve ellerimi sertçe masaya koydum. “Arama yapmam gerekiyor.” Sekreter kadın bana şaşkınlıkla bakakaldı. “Hanımefendi durum ciddi telefonu kullanmam lazım.” dedim siyah telefonu göstererek.
Kadın bir bana bir de telefona baktı. “Üzgünüm beyefendi ama maalesef,”
Elimi masaya vurdum ve bağırdım. “Siz laftan anlamıyor musunuz? Ya bana telefonu verirsiniz ya da sizi işinizden ederim.” Kadının şaşkın bakışları korkuya dönüştü ve başını sallayarak telefonu gösterdi. Hemen telefonu aldım ve Efkan’ın numarasını tuşladım. Dört kere çaldıktan sonra telefon açıldı ve ben daha alo diyemeden Efkan’ın gür ve öfkeli sesi duyuldu. “Mirza ve Mayıs nerede lan piç herifler!” Telefonu kulağımdan çektim.
Sonra tekrardan yaklaştırdım ve sertçe “Bağırma lan kulağımın dibinde.” dedim. Ses gelmedi. “Kuzen?” dedi sorgular bir şekilde. “Açıklayacak zaman yok. Sadece Mercan ve kavga ettiği kadını alıp sana söyleyeceğim hastaneye gel.” dedim ve hastanenin adını söyleyip kapattım. Sekreter kadına bakmadan acil kapısının önüne gittim. Kapı açıldı ve doktorlarla birlikte Mayıs geldi. Hemen yanlarına koştum ve direkt Mayıs’a odaklandım.
“Mayıs?” Hemşireler beni geri çekmeye çalıştı, ben direnmeye başladım. “Beyefendi zorluk çıkarmayın zamana karşı yarışıyoruz.” dedi doktor ve ameliyathanenin yolunu tuttular. Arkalarından gittim ve ameliyathanenin önüne geldiğimde içeri girmeme izin vermediler. Kapı kapandığı an içinden saniyeleri saymaya başladım. 1, 2, 3, 4, 5... Dakikalara dönüştü. 1 dakika, 2 dakika, 5 dakika, 20 dakika...
İlahi bakış açısı
Mayıs yarım saattir ameliyattaydı ve doktorlar tek kelime etmiyordu. Doktorlar çıkıp bir şey demiyordu. Mirza başını duvara yaslamış saniyeleri saymaya devam ediyordu. Koridorun başından gelen “Mayıs!” haykırışıyla arkasını döndü ve karşısında Yeliz’i gördü. Yeliz hızla Mirza’nın yanına doğru ilerledi ve yüzündeki öfkeyi gizleme gereği duymadı. Mirza’nın yanına gider gitmez “Senin yüzünden oldu orospu çocuğu!” dedi ve yüzüne sert bir tokat yapıştırdı.
Mirza geriye doğru sendeledi ve gözlerini sıkıca kapattı. Efkan ve Mercan hemen ardından geldi. Mercan abisinin yanına geçerken Efkan, Yeliz ve Mirza’nın arasına girdi. “Yeliz Hanım sakin o,” Yeliz hızla Efkan’a döndü. “Ne sakin olmasından bahsediyorsun sen?” diye bağırdı. “Onun yüzünden oldu bunlar!” diye bağırarak tekrardan Mirza’ya döndü. Yeliz’in öfkeden kızarmış olan gözleri yaşlarla dolmaya başladı. Yeliz hemen gözlerini sildi ve parmağıyla Mirza’yı göstererek “Senin yüzünden oldu bunlar’”
Efkan tekrardan araya girmeye çalıştı ama bu sefer konuşan Mercan oldu. “Yeliz Hanım yapmayın böyle. Abim neden bilerek Mayıs Hanım’a zarar versin?” Yeliz’in odağı Mercan oldu. “Hayatı boyunca hiç görmediği bir kadına iki günde neden yardım etmek istesin Mercan?” Sesi titremeye başladığında Yeliz derin nefes aldı. Elini alnına koyup dolaşmaya başladı. Mirza duru8şunu düzeltti ama zemine doğru baktı. Mercan abisinin kolunu sıkı sıkı tutarken diğer kolundaki yanık izine baktı.
Telaşla gözlerini açtı ve Mirza’nın diğer tarafına geçerek “Abi koluna ne oldu?” diye sordu. Mirza umursamazca başını sallayıp kolunu geriye çekti. Efkan hemen fark etti ve Mirza’nın yanına gitti. Koluna dikkatlice baktı ve göz ucuyla Mirza’nın tepki vermesini bekledi ama beklediği gibi olmadı. Mercan’a dönerek “Abini acile götür. Koluna baksınlar.” dedi. Mirza hemen başını iki yana salladı.
Kendini geriye çekti ve “Mayıs uyanmadan gitmem.” dedi. Yeliz büyük bir öfkeyle tekrardan Mirza’ya doğru yöneldi ama Efkan engel oldu. “Mayıs uyanmadan buradan gideceksin. Anladın mı?”
Araya giren yine Mercan oldu.” Yeter ama! Görmüyor musun hepimiz kötü durumdayız.” Yeliz güldü. Ciddi ciddi güldü. “Siz niye kötü durumdasınız? Mayıs sizin hiçbir şeyiniz değil ama benim kuzenim! Benim canım. Yıllarca çektikleri yetmezmiş gibi bir de siz ona acı çektiriyorsunuz!” Hepsi şaşkınlıkla Yeliz’e baktı. Mayıs’ı tanımıyorlardı ve geçmişte ne yaşadığını bilmiyorlardı. Eğer bilseler böyle davranmazlardı.
Yeliz kendini daha fazla tutmadı ve Mirza’nın yanına gidip gözlerinin tam içine baktı. Mirza ona baktığında gözlerindeki yalvarışı fark ettiğinde canı daha çok yandı. “Lütfen rahat bırak onu.” dedi Yeliz titrek bir sesle.
Mirza’nın ağzından tek bir kelime çıkmadı. Efkan tekrardan araya girecekken koridorun başından bir ses geldi. “Avukat Hanım şu anda göremezsiniz lütfen bize zorluk çıkarmayın.” Başka bir kadın sesi duyuldu, bu seferki daha ciddi ve gürdü. “Bir daha bana dokunmaya çalışırsan seni süründürmekten beter ederim Hemşire Hanım.” Herkes bakışlarını sesin geldiği yöne doğru çevirdi.
Koridorda yankılanan tek ses sert bir biçimde yere vurulan topuk sesiydi. Mercan abisinin kolunu bırakmadan gözlerini kısarak gelen sese baktı. Ağzını açacakken Efkan ondan önce konuştu. “Bu süper biçimde karşısındakini susturabilen ve topuklu ayakkabıyı böylesine efsane kullanan bu kadın kim?” Herkes bütün şaşkın bakışlarını Efkan’a çevirdi. Topuk sesleri yakınlaşırken hemşirenin uyarı sesleri duyulmaya devam ediyordu.
Bütün bakışlar tekrardan koridora dönünce bu sefer derin bir sessizlik oluştu. Koridorun başında bir kadın görüldü. Beline kadar gelen dalgalı kahverengi saçları, masmavi gözleri ve çekici yüz hatlarıyla harika görünüyordu. Siyah renkteki uzun kalem elbisesini tamamlayan siyah topukluları ve kırmızı ruju ayrı bir hava katıyordu. Elbisesinin kalın askılı kolları vardı. Omuzundaki siyah çantasının içinden gelen anahtar sesi onu daha çok belli ediyordu.
Gelen bu kadını sadece Yeliz tanıyordu. Onun içi rahatlarken diğerleri, kadının yüzündeki sert ifadeden korkmuş gibi duruyorlardı. Efkan sertçe yutkundu. Gelen kişi, Mayıs’ın can yoldaşıydı. Avukatlığı en iyi taşıyan kadınlar arasındaydı ve herkesten farklı olduğu tek bir nokta vardı: Haksızlığa karşı asla susmazdı.
Ekim Aytaç.
Bakışlarındaki öfke kendini belli ediyordu. Dışarıdaki bir kafede kahvesini yudumlarken Mayıs’ın haberini alıp geldiği çok belliydi. Ekim’i arayan kişi Yeliz’di. Mayıs uyanınca Ekim ona iyi gelecek tek kişiydi. Ekim hızla yanlarına gelirken “Aramayı kapatır kapatmaz yola çıktım. Durumu ne?” diye sordu büyük bir dayanıklılıkla. Yeliz başını iki yana salladı. “Bilmiyoruz doktorlar daha çıkmadı.”
Ekim başını onaylayarak salladı. Rahatlatıcı bir şekilde gülümseyerek elini, Yeliz’in omuzuna koydu. “Merak etme. Bırakmayacak kendini.”
Ardından bakışları Bozova ekibine döndü. Hepsinin şaşkın bakışlarına rağmen Ekim gayet rahattı. Kaşlarını sorgularcasına çattı. “Bu şoka girmiş ve birbirine çok benzeyen elemanlar kim?” diye sorup Mirza ve Efkan’a döndü. Yeliz’in nefret dolu bakışları tekrardan onlara döndü. Tam cevap verecekken Ekim büyük bir hayranlıkla Mercan’a baktı. “Ve mavi gözleri ben ve Mayıs’ın dışında bu kadar güzel taşıyan hanımefendi kim?” Mercan bu iltifata karşı utangaç bir şekilde güldü. “Estağfurullah. O kadar da güzel olduğumu sanmıyorum.” Ekim hemen elini kaldırıp Mercan’ı susturdu. “Asla kabul etmiyorum. Biz kadınların güzelliği doğuştan gelir bebeğim. İstesen de çirkin olamazsın.” Mercan’ın bu iltifatları sık duymadığı dilini yutmuş gibi tek kelime etmemesinden belliydi.
Ekim hayretle Mercan’a baktı. “Sana bunları daha önce söyleyen hiç olmadı mı?” Mercan bir abisine bir de Ekim’e bakıp başını iki yana salladı. Ekim elini göğsüne getirerek derin bir nefes aldı. Ardından Mercan’ı baştan aşağı süzerek “Resmen skandal.” dedi ve ardından Mirza ve Efkan’a bakarak kaşlarını çattı.
“Abisi misiniz?” diye sordu ikisini işaret ederek. Efkan ve Mirza ne olduğunu anlamadıkları için sadece boş boş birbirlerine baktılar. Mercan hemen lafa atladı. Mirza’yı gösterdi. “Abim Mirza Bozova, yanındaki adam kuzenim Efkan Bozova.” Ekim, Mirza’ya dikkatlice baktı ve onu da baştan aşağı süzdü. Yüzüne doğru yaklaştı ve tam sıratının ortasına tükürdü. Yeliz normal karşılarken Mercan ve Efkan fal taşı gibi açılmış gözleriyle Mirza’ya bakıyorlardı.
Mirza yüzündeki ıslaklığı silerken Ekim dilini damağına vurarak küçümseyici bir şekilde kaşlarını çattı. “Sen nasıl abisin kardeşim? İnsan hiç kardeşine iltifat etmeden durur mu? Ben senin yerinde olsam onu iltifata boğardım.” Mirza başını sallayarak tiksinmiş bir şekilde Ekim’e baktı. “Belli.” diye fısıldadı.
Tam Efkan’a dönecekken ameliyathanenin kapısından doktorun çıktığını gördüler. Efkan hayal kırıklığı yaşasa da bunu gizledi ve doktora döndü. Yeliz hemen doktorun yanına gidip sordu. “Mayıs nasıl? Ameliyat nasıl geçti? Hayati tehlikesi var mı?” Ekim hemen Yeliz’in yanına geçip koluna girdi. Yeliz biraz daha sakinleştiğinde doktor konuşmaya başladı.
“Ameliyat zor geçti. Beyinde oluşan kanamayla ilgilenirken iki kere kalbi durdu.” Ekim gözlerini sıkıca kapatıp derin bir nefes aldı ve doktoru dinlemeye devam etti. “Ama çok şükür kanamayı durdurduk. Durumu şu anda gayet iyi. Hastanın adı neydi acaba?”
Ekim hemen konuştu. “Mayıs.” Doktor şaşkın bir şekilde kaşlarını havaya kaldırdı. “Daha önce hiç duymadığım ama güzel bir isim. Mayıs Hanım sandığımızdan daha güçlü çıktı. Beyin kanaması geçiren hastaların bilinçlerinin kapanması uzun sürer ama Mayıs Hanım dayanmayı başarmış.” Diğerleri derin bir iç çekerken Mirza gözünü bile kırpmadan doktoru dinliyordu ama içinden dualar etmeye devam ediyordu.
Deniz Kızı ölmedi... diye geçirdi içinden. Bırakmadı beni...
Doktor büyük bir rahatlıkla devam etti. “Ameliyattan kalbi çalıştırmayı başardık ama uzun süre duman yuttu için solunum yolları zarar görmüş. Hayati tehlikesi devam ediyor. Geçmiş olsun.” Doktor başını eğip yanlarından uzaklaştı. Yeliz doktorun arkasından bakakaldı.
“Hayati tehlikesi devam ediyor?” diye konuştu kendi kendine.
Sesler çoğalmaya başlamıştı ama o ortamda konuşmayan tek bir kişi vardı: Mirza. Bakışları yere sabitlenmişti ve doktorun dediklerini zihninde tekrar ediyordu.
Hayati tehlikesi devam ediyor. Solunum yolları zarar görmüş. Mayıs Hanım dayanmayı başarmış. Mayıs Hanım sandığımızdan daha güçlü bir kadın. Kalbi iki kere durdu...
Ona zarar verdin, dedi Mirza’nın iç sesi. Başını iki yana sallayarak kafasındaki rahatsız edici sesi susturmaya çalıştı. Sesler arttı ve kafasının içini tamamen doldurdu. Senin yüzünden ölecek. Hepsi senin suçun. Onu koruyamadın. Zamanında yetişebilseydin şu anda buz mavisi gözleriyle sana bakıyor ve mimoza kokusuyla yanında olacaktı
Mirza bütün bu düşüncelerinden kurtulmaya çalışırken omuzunda bir el hissetti. Başını kaldırıp omuzunun üstünden baktığında Yeliz’i gördü. Yüzünde kızgın olmayan aksine gayet anlayışlı, acılı, hüzünlü ve pişman bir ifade vardı. Yeliz iki defa hafifçe omuzuna vurdu. “Uyanacak. Merak etme.” Mirza ona doğru döndü ve utançla gözlerini kaçırdı. Tek kelime etmedi.
Rahatsız edici sessizliği bozam Yeliz oldu. “Daha demin söylediklerim için... Özür dilerim Mirza.” Mirza ona bakmadan başını iki yana salladı. “Sorun değil. Hak veriyorum size.”
“Sizli bizli konuşmayalım artık. Bugün yaşananlardan sonra çok görüşeceğimiz belli.” Mirza hemen başını kaldırdı ve zebra kılıklı herife verdiği söz geldi aklına. Mayıs’tan uzak duracaktı. Tam alışıldı diyecekken böyle olur mu?
Mirza her şeyi söylemeyi düşündü ama bunu yapamazdı yoksa Mayıs’ın başına daha kötü şeyler gelebilirdi. Ne yapacağını düşünürken ameliyathanenin kapısı açıldı ve içeriden doktorlarla birlikte Mayıs çıktı. Başta Yeliz olmak üzere Mayıs’ın yanına gitmek isteyenleri hemşireler engelledi. Mayıs’ın başındaki sargı, bedenindeki kablolar ve takılan hava maskesi... Mayıs sedyede giderken Mirza sadece onu izledi. Normalde hep arkasından giderdi ama bu sefer ayakları onun peşinden gidemedi.
Gözleri hemen Efkan’la kesişti. Yeliz ve Ekim, Mayıs’ın peşinden giderken Mercan’da onlara katıldığı için şu anda yalnızlardı ve istedikleri kadar konuşabilirlerdi. Tamamen uzaklaştıklarında Efkan hemen Mirza’nın yanına gitti. “Anlat artık.” dedi kısık bir sesle. Mirza bütün öfkesini bakışlarına yansıtarak Efkan’a baktı.
Efkan’ın kulağına doğru fısıldadı. “Sadece beni takip et ve dediklerimi yap.” Efkan hiçbir şey söylemeden sadece Mirza’yı takip etti ve ikisi de kimseye haber vermeden hastaneden çıktı.
İki saat sonra
İki saat geçmişti ama Mayıs hala uyanmamıştı. Ekim kollarını bağlamış camın arkasından Mayıs’a bakarken Yeliz başını cama yaslamış duruyordu. Yoğun bakımın önünde sadece ikisi vardı. Mirza ve Efkan’dan haber yoktu. İki saat boyunca yoklukları fark edilmemişti bile. Mayıs o kadar huzurlu uyuyordu ki, yıllar boyunca bu kadar huzurlu bir uykuya ihtiyacı var gibiydi.
Mercan elinde üç tane sütlü kahveyle geldiğinde olabildiğinde normal davranmaya çalışıyordu. Ekim ve Yeliz’in acılarını tahmin edebildiği için şu anda komiklik yapmanın sırası değildi. Konuşmamaya çalışacaktı çünkü ağzından her şey çıkabilirdi. Söylememesi, anlatmak istemediği şeyleri boşluğuna gelirse eğer anlatabilirdi.
Elindeki tepsiyi bordo renkli koltuğun yanındaki krem renkli sehpaya koydu ve iki tane kahve alıp Yeliz ve Ekim’in yanına gitti. “Nasıl içtiğinizi bilmediğim için normal sütlü kahve aldım. Kendinize gelmeniz lazım.” dedi ve kahveleri uzattı. Ekim başını iki yana sallayarak “İçim almıyor bebeğim. Teşekkür ederim yine de.” dedi ve ona bakarak gülümsedi. Mercan daha fazla uzatmadan başını salladı ve Yeliz’e döndü.
Kahveyi ona doğru uzattı. Yeliz hem kahveye hem de Mercan’ın sıcak ve içten gülümsemesine baktı. Elindeki kahveyi tebessüm ederek aldı. “Teşekkür ederim Mercan.” Mercan başını sallamakla yetindi ve elindeki kahveden bir yudum aldı. Camın gerisinde duruyordu. Fazla yaklaşmak istemiyordu. Ölüm sessizliği sarmıştı etrafı. Kimsenin konuşacak gücü yoktu. Daha fazla dayanamayarak Mercan korkuyla konuştu. “Sizin isminiz nedir?”
Ekim ilk başta soruyu duymamış gibi cevap vermedi. Sonrasında tek nefeste cevap verdi. “Ekim. Ekim Aytaç.” Mercan büyük bir şaşkınlıkla ona döndü. “Ekim Aytaç mı? Hani karısına tecavüz ettiği için yakalatan ve elindeki deliller sayesinde o puşt herifin müebbet yemesini sağlayan. Kadınların Kurtarıcısı mahlasını kazanan Ekim Aytaç mı?”
Ekim bu kadar bilgiye şaşırsa da sadece başını salladı. Mercan abartılı tepki verdiğini düşünerek hemen sakinleşti ve üstünü düzelterek dik durdu. “Kusura bakmayın. Sizin adınızı çok duymuştum ver yaptığınız işlere hayran kalmıştım.” Sonra derin bir nefes alıp devam etti. “Yanlış anlamayın lütfen. Sadece şu zamanda ülkede kadın haklarını savunan insanlar azalmaya başladı ve sizin başarılarınız gerçekten işe yarıyor.”
“Başarı değil. Adaleti sağlamak.” dedi bir anda Ekim. Mercan kaşlarını çatarak “Anlamadım?” dedi. Ekim yine tek nefeste cevap verdi. “Benim yaptığım şey başarı elde etmek için değil. İnsanlara bu ülkeye adalet getirilmesini hatırlatmak. Sadece kadınlara özel değil. Her insan için yapıyorum bunu fakat çoğunlukla aldığım davalar kadınlar hakkında.”
Mercan’a döndü. “Avukat olmama rağmen bu dünyada bir değişiklik var mı?” Mercan biraz düşünüp başını iki yana salladı. “Aynen öyle. Bir bok değişmedi. Dünya aynı. Böyle gelişti ve bundan sonra da böyle olacak. Söylemesi acı verici ama bu dünyada değişmeyen tek şey zihniyettir.” Sonra kaşlarını kaldırarak konuşmaya başladı. “Ha benim gibi işini düzgün yapan insanlar yetişirse o zaman dünya nasıl bir yer olur bilemem ama eğer yetişmezse televizyonlardaki cinayet vakalarının devam edeceği kesin.” dedi ve tekrardan Mayıs’a döndü.
Mercan tek kelime konuşmadı. Ekim’in haklı olduğunu biliyordu. “Aldığım ödüller ise.” diye başladı Ekim ama devamını getirmekte zorlandı. Bu sefer Yeliz’de ona döndü. Ekim durdu ve uzun uzun Mayıs’a baktı. En sonunda yutkunarak konuştu. “Sizin gözünüzde parlak bir cisim gibi görünüyor. Değerli bir eşya gibi ama benim için bütün o ödüller altına kaplanmış bir tenekeden başka bir şey değil.” Tekrardan Mercan’a döndü.
“Biz kadınlar bu yüzden ayakta durmalıyız. Kazanmak için.” Ortamdaki sessizlik yerini gerginliğe bıraktı. Ekim’in yaptığı konuşma Yeliz ve Mercan’ın düşünmesine yol açtı. Bu boğucu atmosferi bozan da yine Ekim oldu. Derin bir nefes alıp yüzüne sahte bir gülümseme koydu ve kahvesinden bir yudum aldı. Gözlerini kocaman açarak Mercan’ı kolundan tutup sarstı. “Bu kahve harika. Abartmıyorum. Daha önce çok sütlü kahve içtim ama bu daha lezzetli.” diye şakıdı. Yeliz ve Mercan birbirlerine baktıktan sonra gülmeye başladılar. Ekim’de onlarla güldü. Gülüşmelerin arasında gözü Mayıs’a kaydı ve bakışları donuklaştı. Gülümsemesi suratında kaldı. Mayıs’ın gülümsediğini görmeyi beklemiyordu. Gözleri kapalıydı ama yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Ekim doktorları çağırmayı düşündü ama sadece bir refleks olduğunu, uyanmadığını biliyordu. Gerçek kalbine ok gibi saplansa da sadece Mayıs’ı uzun zaman sonra gülerken gördüğü için mutluydu.
Yeliz ve Mercan konuşmaya dalmışken Ekim elini yavaşça cama koydu ve artık akmaya hazır olan gözyaşları doldu. Yüzüne acı bir gülümseme yapıştırdı. “Ne yaptılar sana canım?” Bir yaş aktı gözünden. “Herkesi koruyabilmişken seni neden koruyamadım ben?” Ayak seslerini duyduğu an gözünden akan bir damla yaşı silip derin bir nefes aldı ve arkasını döndü. Mayıs’la ilgilenen hemşireyi görünce hemen kolundan tuttu ve kendine doğru çevirdi.
“Onun yanına girebilir miyim?” Hemşire tereddütle baktı. Mayıs’tan bakışlarını ayırdıktan sonra Ekim’e bakarak başını salladı. “Ben son kontrollerini yaptıktan sonra sizi hazırlarız ve girersiniz. Çok uzun sürmezse iyi olur.” Ekim’in beklediği cevap buydu. Gülümseyerek hemşirenin elini tutup nazikçe sıktı. “Teşekkür ederim.”
Hemşire son kontrolleri yaptıktan sonra Ekim’le beraber gittiler ve gerekli kıyafetleri giydir. Mavi bir önlük, maske, bone ve eldiven giydiğinde az önceki elit kişiliği yok olmuştu. Kapı açıldıktan sonra Ekim yavaş adımlarla içeri girdi. Yeliz ve Mercan camın arkasında beklerken Ekim’in bakışları cama döndü. İkisi de onları izliyordu. Hemen gitti ve gülümseyerek perdeyi kapattı. Ardından titrek bir nefes aldı ve maskesini yavaşça çıkarıp Mayıs’a döndü.
Artık kendini gizlemedi ve saklanan yaşların akmasına izin verdi. Gözünden çıkan yaşlar yavaş yavaş akarken “Mayıs...” dedi titrek bir sesle. Hemen yatağının başına gitti ve Mayıs’ın boynuna sarıldı. Hıçkırıklarını tutmadan ağladı Ekim. Bir hafta kulağa kısa bir süre gibi geliyor olabilir ama onlar için yıllar geçmiş gibiydi. Ekim dizlerinin üstüne çöktü ama başını Mayıs’ın omuzundan kaldırmadı. Hıçkırıkları devam ederken bir yandan da kimsenin gelmemesi için dua ediyordu. Kendisini ağlarken görmelerini istemiyordu. “Canım...” dedi titrek bir sesle. “Uyan lütfen. Uyan. Bana tekrardan Boncuk Gözlüm de lütfen.” Mayıs’ın elini tuttu. Başını kaldırmadı.
“Ablam gibi beni bırakma lütfen.” Her mutlu kişinin gülümsemesinin ardında acılardan kurtulmayı başarmış bir çocuk vardı. Mayıs bu yollardan geçmiş bir kadındı ama Ekim o acıları hala yaşıyordu ve sadece Mayıs’a sırtını yaslayabiliyor, onun yanında gözyaşı dökebiliyordu. Üniversite yıllarından başlayarak bu zamana kadar gelen dostlukları onlara çok şey kazandırmıştı.
Ekim gözyaşlarını sildi ve başını kaldırdı ama Mayıs’ın elini asla bırakmadı. “Mayıs.” dedi sakin bir sesle. “Sana anlatacağım o kadar çok şey varken sen uyuyamazsın tamam mı? Bizim kurallarımıza aykırı. Senin anlatman gereken bir şey olduğunda ben uyuyor muyum?” Değişen bir şey olmadı. Mayıs uyanmadı. Monitördeki ses değişmedi. Bir uyanma belirtisi göstermedi.
Burnunu çekerek konuşmaya devam etti Ekim. “Hatırlıyor musun? Evden kaçtığım gün bileklerimi kesmiştim ve sen beni bulup hastaneye getirmiştin.” Bunları söylemek onun boğazını yakıyordu ama yine de hatırlatmak istiyor gibiydi. “Kan kaybettiğim için bana kan vermiştin ve bütün bunlar yaşanırken biz sadece on sekiz yaşındaydık.” Tekrardan ağlamaya başladı ve bu sefer boğazı acıyacak kadar yüksek sesle konuştu. “Yirmi dört yaşımıza gelmişken seni hala koruyamadığım için çok özür dilerim.” Alnını Mayıs’ın koluna yaslayıp hıçkırarak ağladı.
Ekim’in hıçkırıkları Mayıs’ın hareketsiz bedenini sarstı.
Ekim başını kaldırıp sert ve yüksek bir sesle. “Başlarım ben böyle avukatlığa Mayıs. Gerçekten başlarım.” Gözyaşlarını sildi ve anlatmaya başladı. “Sana anlatmadım ama Beren adındaki bir müvekkilim kocasının hapse girmesini sağladım diye bana kızdı. Kocası niye hapse girdi biliyor musun? Adam çocuklarına ve kadına şiddet uyguluyordu. Her anlamda. Kadın korkusundan gelmiş bana kızıyor.” Dilini damağına vurup gözlerini sıkıca kapattı ve yaşlarını sildi. “Avukatlığa başlamadan önce iki defa düşün canım. Yoksa Beren gibi akıl hastalarıyla uğraşırsın.” Camdan dışarı baktı. Yeliz ve Mercan’ın hala camın önünde olduğunu görünce sesini biraz alçalttı ve sakinleşti. “Kadına ve çocuklara ne olduğunu soracaksan eğer merak etme. Şu anda polis tarafından tutulan ve korunan bir evdeler. Bazen gidip ziyaret ediyorum ama çoğunlukla terlik yiyorum. Karşılında bende onlara ayakkabıyla saldırıyorum.”
Monitördeki ses bir saniyeliğine değişti. Ekim korkuyla monitöre baktı ama sorun olmadığını anlayınca rahat bir iç çekti. “Hoşuna mı gitti?” dedi ve güldü Mayıs’ın elini daha sıkı tutarak. “Sen bir uyan ben sana daha neler anlatacağım. Yeter ki uyan.”
Ekim kendi halinde gülerken bir anda durdu ve Mayıs’ın beyaz tenine baktı. “Canım. Bu...” Pot kırmadan sorması gereken bir soru vardı. “Bozova birliğindeki kişileri nereden tanıyorsun ve bana neden hiç anlatmadın.” Kaşlarını sorgularcasına çattı. “Yeliz ablanın Mirza Bozova adındaki adamı teselli ederken duydum. Kim bu Mirza Bozova?”
Monitörden ya da Mayıs’tan bir cevap gelmedi. Sonra Ekim aklına bir şey gelmiş gibi tekrardan cama baktı ve bu sefer gözlerini kısarak daha dikkatli baktı. Mercan ve Yeliz’den başka kimse yoktu. Tekrar Mayıs’a dönerek dışarıyı gösterdi. “Bu arada bilgin olsun Mirza denen adam yanındaki bir doksan üstü boya sahip, yakışıklı ve aşırı karizmatik kuzeni ortalarda yok.”
Tekrardan durduğunda aklına bir şey daha geldi ve bu sefer kısık sesle konuştu. “Bir bilgi daha sevgili kardeşin Doruk’ta ortada yok.”
Kayıp olan üç kişi:
Mirza, Efkan ve Doruk.
Bu üçlü ortada yoksa hem Bozova hem de Demirel ailesinin bir belaya bulaşacağı anlamına gelirdi. Peki bugünden sonra ne olacaktı? Zaman bize her şeyi tek tek gösterecek miydi? Yoksa biri gelip buna engel mi olacaktı? Şu anda istenen tek şey Mayıs’ın uyanmasıydı ama eğer Mirza ve Efkan’ın nereye gittiğini bilselerdi bu kadar sakin olamazlardı.
