19. bölüm · HAYAL (DEĞİŞİM SERİSİ-1)

19.BÖLÜM: KIŞIN LANETİ

Zehranur _Torlak

7 Ay Sonra...

Mirza’dan ayrılmamın üstünden tam yedi ay geçmişti. O günden beri bana her gün sonbahar gibi geldi. Çiçeklerim bir daha hiç açmamak üzere soldu, güneş bir daha doğmamak üzere battı. Deniz Kızı o günden beri suya geri dönmedi. Mimoza Çiçeği, o günden beri bir daha güzel kokusunu yaymadı.

Kışın tam ortasındaydık, benim için anlamı acı olan bir güne gelmiştik: 13 Ocak.

Babamın öldüğü gün ve benim doğum günüm. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Yatağıma yatıp gün bitene kadar uyumak istiyordum. Bedenim hareket ettikçe yanıyor gibiydim. Sanki her yerimden ateş çıkıyor, bu kış gününde etrafı ısıtıyordum.

Yirmi beş yaşına girmek aslında sanıldığı kadar kötü değil. Ben hala genç ve güzeldim. Sadece buna bile sevinemeyecek kadar mutsuzdum. Hayat enerjim sömürülmüş, ruhum bedenimden ayrılmış gibiydi.

Evimize yerleşebilmiştik sonunda. Ekim’in evinden ayrılalı tam iki hafta oluyordu ve bu beni mutlu etmişti. Eski düzenimize geri dönmek, yıllar öncesine dönmek gibi hissettirmişti. Doruk’la aram düzelmişti, hatta o günden sonra bana daha da bağlanmıştı. Ben ise her şey normalmiş gibi davranıyordum. Değişen tek şey bendim oysaki.

Yedi ay boyunca kendi hal ve hareketlerimi gözden geçirdim. Eskisi kadar mutlu olmayan, hayattan kopmak için can atan ve kalbi yerine aklını kullanan bir kadın vardı şu anda. Annemi bile düşünemez olmuştum. Aktan Bozova şu anda umurumda bile değildi.

Mirel, Mercan, Efkan... Onları çoktan unutmuştum bile. Sadece... Mirza. Onu unutamamıştım.

Mutfakta kendi halimde patatesli omlet yaparken sevgili kardeş bir öpücük kondurdu. “Günaydın doğum günü...” Ona ters bir bakış attığımda hemen sustu ve sadece “Günaydın ablacığım.” dedi. Doğum günüm olduğunu bilerek unutmaya çalışıyordum ama o bana hatırlatma derdindeydi.

“Günaydın.” dedim somurtarak. Tavayı aldım ve masanın üstüne koydum. Doruk’un oturacağı sandalyeyi işaret ederek “Yemeğinin soğumasını bekle.” dedim ve hemen odama doğru ilerledim. Arkamdan seslendi. “Dur! Sen yemeyecek misin?”

“Babamın yanına gideceğim.” dedim ve sertçe kapatıp kapıyı kilitledim. Doruk gerçekten nankör olabilirdi. Babamın mezarına en son ne zaman gittiğini hatırlamıyorum bile. Altı ay önce? Sekiz ay önce? Bir yıl önce? Yok, hatırlamıyorum.

Üstüme kalın bir şeyler giydim ve hemen dışarı çıktım. Atkımı sıkıca sardım ve şapkamı aşağı çektim. Mezarlığa gidene kadar kar yağmaya başlamıştı. Toprağın altında olsa bile babam üşürdü. Mezarlığa geldiğimde güvenlikçi abi bana bakarak gülümsedi. “Günaydın Mayıs Hanım!”

Baş selamı vererek hafifçe gülümsedim. “Günaydın Mehmet amca.” Hemen içeri girdim ve babamın yanına gittim. Tahmin ettiğim gibi, toprağın üstü kar kaplamıştı. Yağan kar hızlanırken ben hemen boynumdaki atkıyı çıkardım ve babamın toprağına serdim. Babamın elleri kışın çok soğuk olurdu. Şimdi burada yatarken bedeni daha da soğuk olurdu.

“Baba.” dedim kısık bir sesle. Bir elimle toprağını severken bir elimle çürümüş otları attım. “Bugün ne hissettiğimi bilmiyorum. Sadece mutlu değilim, onu biliyorum.” dedim. İnsan böyle bir günde nasıl mutlu olabilirdi ki? Babasının öldüğü günde insan nasıl gülebilirdi?

“Seni çok özledim baba.” dedim. İlk defa ağlamamıştım, gözüm dolmamış, sesim titrememişti. Alışmıştım belki de bu duruma, babamın yokluğuna.

Üşüdüğüm için derin bir nefes alıp ellerime üfledim. “Sen beni unuttun artık.” dedim. “Yoksa değiştiğim için mi gelmiyorsun? Eski Güneşini bulamadığın için mi gelmiyorsun rüyalarıma?” Sessizlik sardı etrafı. Kuş sesi bile yoktu. Kar yavaşlamıştı, saç uçlarımı bembeyaz yapmıştı. Yüzümün kızardığına eminim, ellerimi birbirine sürterek ısıtmaya çalıştım.

Etrafıma bakındım ve buraya gelen kimseyi görmedim. “Ailemizdeki kişiler cidden bu kadar mı umursamaz?” dedim isminin yazılı olduğu yere bakarak. “Nasıl olur da senin yanına gelmezler?” Yine sessizlik.

Arkamdan adım sesleri gelmeye başladı. Umutla doldu bir anda içim çünkü arkamdan ses vermeden gelebilecek tek bir kişi vardı. Hemen arkamı dönüp gülümsedim. “Mirza.” O değildi, Doruk’u. Üstüne kalın şeyler giymişti ve elleri cebindeydi. Kahverengi saçları şapkasının altından çıkıyordu. Mavi gözleri beyazların arasında daha belli oluyordu.

Hemen önüme döndüm. “Bak baba.” dedim kafamla Doruk’u göstererek. “Biri hayırlı evlat olmaya karar vermiş.” dediğimde Doruk derin bir nefes aldı. Ardından hemen karşıma geçti ve benim yaptığım gibi kendi atkısını benimkinin üstüne serdi. Sanırım gerçekten hayırlı evlat olmaya karar vermişti.

“Neden geldin?” diye sordum çürümüş otları ayıklamaya devam ederken. “Buralara pek uğramazdın.” dedim ona bakmadan.

Kafasını mermere yasladı. Ardından gülümsediğini fark ettim. “Burası gerçekten sıcakmış.” dedi. “Babamız burada çünkü.” dedim sert bir sesle. Başını salladı ve karları atılmış olan toprağı sevdi. “Babamız var diye.”

Ardından ona baktım, o ise mermere yatmaya devam etti. “Üşüteceksin.” dedim. “Babam ısıtıyor beni.” dedi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Doruk ve babam sadece dört yıl beraber olmuşlardı. Bu kadar kısa süre boyunca Doruk o kadar çok bağlanmıştı ki babama, sonrasında onu unutmasına şaşırmıştım.

Şimdi görüyorum ki aslında o, babamı hep içinde barındırmış. Kalbinde hatırlamış onu, kalbinde yaşatmış. Belki dayanamayacağını düşündüğü için buraya hiç gelmiyordu?

Yavaşça onun gibi mermere yattım. Elimi, onun elinin üstüne götürdüm ve hemen elimi tuttu. Bende onunkini tuttum. Bu sessizliği bölen, üçümüzün sevgisiydi. Sanırım şu anda doğum günümü sevmeye başlamıştım. Ailecek beraber olduğumuz için. Dakikalarca mezarlıkta durduk fakat sonra gerçekten üşüdüğümüz için eve dönmek orunda kaldık ama atkılarımızı babamın yanında bıraktık.

Mirza Bozova

“Tam yedi ay.” dedim annemin toprağını severken. “Tam yedi ay oldu onu görmeyeli anne.” Gözyaşlarım annemin karlı toprağını ıslatırken ben, ceketimi annemin toprağına serdim. Boğazlı kazağımla kaldım sadece. “Onu çok özledim.” Bir hıçkırık koptu ağzımdan. O günden beri Mayıs her aklıma geldiğinde ağlıyordum. Ondan asla haber alamamıştım.

“Ona bir türlü ulaşamadım. Ona bir türlü gidemedim.” Elime gelen bir tane solmuş çiçeği alıp attım. “Canım çok yanıyor anne. Senden sonra onu kaybetmek çok ağır geliyor.”

Derin bir nefes aldım. “Sevgisi sahteymiş anne. Bütün duyguları sahteymiş.” İnsan doğum gününde neden bu kadar mutsuz olurdu? “Bu seferki doğum günüm onunla olur sanmıştım ama olmadı...”

Annem her doğum günümde bana çikolatalı pasta yapardı. On iki yaşımdan sonra ise hiç yapamadı. Ondan sonra bütün doğum günlerim mutsuzdu, sevincim eksikti.

Kafamı kaldırdım ve onun isminin yazılı olduğu taşa bakıp sevdim. Gülümsememe engel olamadım. “Seni daha çok özledim anne. Bana karşı olan o sıcak gülümsemeni ve yaz kış olsa bile asla üşümeyen o sıcacık ellerini özledim.” Gözümden yaşlar akmaya devam etti.

“Sen gittikten sonra hayatım daha da zorlaştı biliyor musun? Her şey o kadar çok canımı yaktı ki.” Sessizlik sardı etrafımızı.

Tam bu sırada hemen karşımızdan geçen birilerini gördüm. Sarı saçlarından hemen tanıdım kim olduğunu. Kısa bir an bu tarafa dönse bile beni görmedi. Bu kişi Deniz Kızı’ydı. Hiç değişmemişti. Hala aynıydı.

Bana değiştiğini söylemişti ama aslında özünde hala aynıydı. Onu görünce gülümsedim. Annemin mezarına döndüm. “Gördün mü anne?” Ardından arkasından baktığım o mükemmel kadını gösterdim. “Bak orada! O da gelmiş buraya.” Beni görmeden gitmesi üzmüştü ama buna alışsam iyi olacaktı.

İyi tarafından bakacak olursam tam yedi ay sonra onu tekrardan görmüştüm.

Bu sefer içtenlikle gülümsedim. “Biliyordum anne. Onu tekrardan göreceğimi biliyordum.”

Ardından tekrardan mezar taşına döndüm. “İmkânsız olsak bile bizim için hala umut var.” Ardından tekrardan Mayıs’ın arkasından baktım. “Belki gerçekten başka bir evrende hayallerim gerçek olur? Mayıs’la birlikte mutlu bir hayatım olur?”

Yine sessizlik ama bu sefer fırtına öncesi sessizlik gibiydi.

Mayıs Demirel

Eve gelir gelmez yemek yapmaya başladım. Tavuklu patates, tavuk çorbası ve çoban salata yaptım. Salatayı dolaba attım ve yemekleri ocağın üstünde bıraktım. Saat daha öğlene geldiği için canım sıkılmasın diye hemen bilgisayarımı aldım ve savcılık sınavına girmek için ne yapmam gerektiğine baktım.

Avukatlı annemin davasına ve kardeşimin davasına bakmak istiyordum. Alize Savcı’dan bir haber yoktu çünkü.

Kapı çaldığında oflayarak bilgisayarı kapattım ve hemen kapıyı açmaya gittim. “Kim o?” dedim ama ses gelmedi. Ardından Doruk olduğunu fark ettim ve kapıyı açtım. Mezarlıktan sonra hemen eve gelmek yerine biraz dolaşmak istediğini söyledi.

Eve girdi ve botlarını çıkarıp yerine koydu. “Abla!” diye seslendiğinde ona döndüm. Hapisteki konuşmadan sonra ona karşı soğuktum ama o bana karşı sıcakkanlı olmuştu. Elinde küçük bir kutu gördüm. Bana doğru geldi ve önce boynuma atladı. “İyi ki doğdun, iyi ki benim ablam oldun. Seni çok seviyorum.”

Gülümsedim ama ona belli etmedim. Kollarımı hafifçe ona sardıktan sonra o, kendini hemen geri çekti. Elindeki kutuyu bana uzattı. “Sana hediye aldım. Sever misin bilmiyorum ama.” dedi çekingen bir sesle. Yavaşça kutu aldım ve açtım. İçinde sarı renkli bir kolye vardı. Çiçek kolye. Mimoza çiçeğiydi bu. Kaşlarımı hafifçe çatarak Doruk’a döndüm. Bunun bana Mirza’yı hatırlatacağını hiç düşünmedi mi?

“Ekim abla, mimoza çiçeklerini sevdiğini söyleyince... Bir tane kolye yaptırdım. Beğendin mi?” diye sordu. Bir kolyeye bir de ona baktım. Gözlerim en son kolyeye takılı kaldığında mutluluğumu gizleyemeyeceğim diye ödüm kopuyordu. Bir yandan da içim burkulmuştu.

Bu kolye bana her seferinde Mirza’yı hatırlatacaktı. Kutuyu kenara koyup gülümsedim. Kolyeyi Doruk’a uzattım. “Takar mısın?” Büyük bir hevesle başını salladı ve hemen kolyeyi taktı. Boynumda hissettiğimde aylar önce hissettiğim o sıcaklığı tekrardan hissederek gibi oldum.

Doruk’a döndüm ve onu kendime doğru çektim. Sıkıca sarılarak “Teşekkür ederim.” dedim. Bunu söylerken gözlerimin dolduğunu bilmiyordu.

DEVAM EDECEK