1. bölüm · HAYAL (DEĞİŞİM SERİSİ-1)

1.BÖLÜM: YANIK

Zehranur _Torlak

13 Ocak 2007

Şehrin, kara teslim olduğu bir zamandı. Şehrin dört bir yanında kar yağmaya devam ediyordu. Yollar ve evlerin çatıları karla kaplanmıştı. Bu güzel havada çocuklar kendilerini dışarı atmıştı. Kimi çocuk kar topu oynuyor kimisi ise kardan adam yapıyordu. Aileler evlerinde sıcak saleplerini içerken bir yandan da huzurla çocuklarını izliyorlardı. Genç çiftler ise sıkıca giyinmiş, kol kola girmiş yürüyorlardı.

Bir haftadır yağan karın tadını çıkarıyorlardı. Her zaman kar yağmazdı yağsa bile her zaman bu şekilde tutmazdı. Her sokakta en az beş tane kardan adam vardı. Bugünün keyfini çıkaramayan tek bir kişi vardı: Mayıs Demirel.

Bugün onun doğum günüydü ama dışarı çıkıp doğum gününü neşeyle kutlayamıyor, oyun oynayamıyordu. Odasının camına kafasını koymuş, dışarıda oynayan çocukları izliyordu. Sarı, dalgalı saçlarını yarım toplamıştı. Üstüne en sevdiği mavi, tüllü elbisesini giymiş ve ayağında beyaz botlarıyla dışarıyı izliyordu. Buz mavisi gözleri dışarıdaki çocukların oyun oynadığını görüyor, ara sıra yaşlarla doluyordu. Mayıs’ta her çocuk gibi dışarıda oynamak, doğum gününü güzel bir şekilde geçirmek istiyordu.

Dışarı çıkmamasının tek sebebi ise annesiydi. Annesi Efsun katı bir kadındı ve Mayıs’ı her şeyden kısıtlardı. Eğlenceden, mutluluktan, sevgiden...

Mayıs, anne sevgisi görmeden büyüyen bir kız çocuğuydu. Ona sahip çıkan tek kişi ise babasıydı. Babasıyla annesi iki hafta önce boşanmıştı. Babası Tarık, neredeyse iki sokak aşağılarında oturuyordu. Mahkeme kararıyla Mayıs ve kardeşi Doruk annelerine verilmişti. Doruk ise daha iki yaşındaydı.

Yaşananları anlayamayacak kadar küçüktü. Mayıs ise bugün altı yaşına girmişti ve olan biten her şeyin farkındaydı. Annesinin ona yaptıklarını hala hatırlıyordu.

Bir yaşındayken ona tokat attığını, üç yaşındayken onun en sevdiği elbisesini yırtıp çöpe attığını, babasıyla olan bütün kavgalarını hatırlıyordu. Şiddetle büyütülmüş bir kız nasıl dayanabilirse Mayıs’ta öyle dayanıyordu. Ağlayamamıştı. Yıllardır ağlayamıyordu. Annesi yüzünden ağlayamamıştı çünkü ağladığı zaman annesinin sert tokadıyla karşılaşıyordu. Küçük bir kız gibi ağlama, diyordu annesi. Her ağladığında bunu diyordu ama Mayıs daha küçüktü. Bir yaşındaki kıza sırf ağladı diye tokat atacak kadar acımasız bir anneydi Efsun. Oğluna yumuşak davranırdı ama kızını hor görürdü. Mayıs ise asla bu davranışına kızmazdı, kızamazdı çünkü o annesiydi.

Babasıyla birlikte kalmak istiyordu ama annesi yüzünden yine kalamıyordu. Bunun üstüne annesi ve babası bu olay yüzünden yine kavga etmişlerdi. Mayıs en sonunda ağlamak için odasındaki giysi dolabının içine girmişti. Oturdu ve eliyle ağzını kapatarak ağladı. Sesi duyulmamalıydı.

Doğum gününde bile dışarı çıkamıyordu. Dört duvara sıkışmıştı. En mutlu olması gereken zamanda mutsuzluğa mahkûmdu. Odasının dışından gelen ayak seslerini duyduğunda hemen camın kenarından çekildi ve kapının önünde durdu. Kollarını arkasında birleştirdi ve bakışlarını beyaz botlarına çevirdi. Mayıs’ın içindeki korku artarken ayak sesleri gelmeye devam ediyordu.

Tırnaklarıyla oynarken bir anda kapısı açıldı. Kapıyı açan kişiye bakamadı, bakmaya korktu. En sonunda ise onun içini ısıtan tek sesi duydu.

“Güneşim?”

Bakışlarını hemen kapıya çevirdi ve gelen kişiye bakıp gülümsedi. Babasını görür görmez hemen koşup ona sarılan Mayıs bacaklarını, babasının bacaklarına dolamıştı.

Tarık hemen kendisine sarılan küçük kızını kucağına aldı ve saçlarını sevmeye başladı. Mayıs başını Tarık’ın omuzuna koydu ve kollarını onun boynuna doladı.

Tarık kızının saçlarını severken bir yandan da kızının kokusunu içine çekiyordu.

Babasını neredeyse bir haftadır görmüyordu ve Mayıs bu bir hafta boyunca babasını çok özlemişti. Mayıs’ı bugün sevindiren tek şey ise babasının gelmesiydi.

“Doğum gününde nasılmış bakalım benim Güneşim?” Mayıs hemen başını kaldırıp babasına baktı ve gülümsedi. Babası ise onun saçlarını sevmeye devam ederken kızından bir cevap bekliyordu.

“Sen gelene kadar mutsuzdum ama şimdi bu kadar mutluyum.” dedi kollarını iki yana açarak. Tarık kaşlarını hafifçe çattı ama gülümsemesini bozmadı. “Neden mutsuzdun Güneşim? Bugün senin doğum günün, mutlu olman gerekmez mi?” Mayıs biraz düşündü sonrasında ise başını salladı. Mayıs bakışlarını dışarıya çevirdiğinde derin bir nefes aldı. Tarık bir kızına bir de dışarıya baktı ve Mayıs’ın neden mutsuz olduğunu anladı. Burnundan sinirli bir nefes verdiğinde kızını yavaşça yere bıraktı ve Mayıs’ın yüzünü avuçları içine aldı.

“Sen burada bekle, ben birazdan geliyorum. Tamam mı?” Mayıs hemen başını salladı. Tarık yavaşça ayağı kalktı ve odadan çıkıp kapıyı sertçe kapattı. Mayıs korkudan yerinde bir kez sıçradı. Ardından kapı tekrar açıldı ve Tarık başını uzatarak “Özür dilerim Güneşim.” dedi ve bu sefer kapıyı yavaşça kapatarak çıktı. Mayıs ise babasının dediği gibi onu bekledi. Yatağına çıkıp ayaklarını aşağı doğru uzattı ve ileri geri salladı. Parmaklarıyla oynamaya başladığında kapının ardından bağırış sesleri geldiğini duydu. Bakışlarını kapıya çevirdiğinde babasının gelmesini bekledi ama gelmedi.

Cam kırılma sesi geldiğinde yerinde bir kez zıplayıp kulaklarını kapattı. Yüksek sesleri sevmezdi bu yüzden annesi ve babası her kavga ettiğinde kulaklarını kapatırdı.

Kulaklarını kapatsa bile bir kere daha cam kırılma sesi duydu. Kulaklarını açıp kapıya doğru ilerlediğinde Doruk’un ağlama sesini duydu. Hemen yanındaki odaya gitti. Annesinin odasının kapısını yavaşça açtı ve hemen yatağın yanındaki yatakta ağlayan Doruk’u gördü. Kapıyı yavaşça kapattı ve hemen kardeşinin yanına gitti.

Hıçkırıklarla ağlayan kardeşini görünce Mayıs’ın küçük kalbi sızlamıştı.

Hemen kardeşini yavaşça kucağına aldı ve yavaşça sallamaya başladı. Doruk ise ağlamaya devam ediyordu. Mayıs kardeşini sallamaya devam ederken aşağıdan bağırış seslerinin yükseldiğini fark etti. Kardeşini kucağında sımsıkı sarıldı ve hemen annesinin yatağının yanına saklandı.

“Sessiz ol Doruk, bir şey yok. Ağlama.” Doruk ablasını dinlemiyor ağlamaya devam ediyordu. Mayıs en sonunda Doruk’un duyunca sustuğu tek şarkıyı söylemeye başladı:

“Karanlıktan gelecekler,

Önünde dikilecekler.

Sarı sarı dişleri olacak,

Sivri pençeleri olacak.

Yakalayacak sanacaksın

Ama hep sen kazanacaksın.

Ben sana koşmayı öğreteceğim,

İçinden gülmeyi öğreteceğim.”

Sesler gelmeye devam ediyordu ama Doruk’un ağlaması kesilmeye başlamıştı. Mayıs hemen şarkıya devam etti.

“Yalanlar söyleyecekler,

Sözlerinden dönecekler.

Buzdan kalpleri olacak,

Acı sözleri olacak.

Yaralayacak sanacaksın

Ama hep sen kazanacaksın.

Üstlerine gitmeyi öğreteceğim.

Düşünce kalkmayı öğreteceğim.”

Doruk’un ağlaması kesilince Mayıs hemen kardeşinin başını okşadı. Doruk ise ablasına sımsıkı sarıldı ve onu bırakmadı. Doruk başını ablasının omuzuna yerleştirdi ve kollarını boynuna doladı. Bağırış seslerini o da duymaya başladığında daha çok sarıldı ablasına.

“Bu sesler ne abla?”

Mayıs sıkıca gözlerini kapattı önce, sonrasında ise derin bir nefes aldı ve her zaman söylediği yalanı söyledi. “Bize gösteri yapacaklar, o yüzden yüksek sesle konuşuyorlar.” Doruk başını salladı. Küçük olduğu için hemen inanıyordu. Evde gerçekleri bilen sadece üç kişi vardı: Tarık, Efsun ve sadece altı yaşında olan Mayıs.

Altı yaşındaki bir çocuğun bu kadar yükü tek başına kaldırması zordu ama Mayıs buna rağmen dayanabiliyor, ayakta kalabiliyordu. Kavga anında bile kardeşine bakıyor, onu susturmaya çalışıyor ve yaşananları anlamamasını sağlıyordu.

Sesler yavaş yavaş kesilince Mayıs hemen ayağı kalkıp kardeşini yatağına geri koydu ve kapıya doğru koştu. “Nereye abla?” diye seslendi Doruk. Mayıs hemen arkasını dönüp gülümsedi. “Geleceğim ben, tamam mı? Korkma.” Doruk hemen başını salladı ve uslu uslu oturdu yatağında. Mayıs ise odadan çıkana kadar gülümsemeye devam etti ve dışarı çıkıp kapıyı yavaşça kapattı. Yavaş ve sessiz adımlarla merdivenlere doğru ilerledi. Alt kata geldiği zaman birkaç basamak yukarıda durdu. Merdivenin yanında duvar olduğu için oraya saklanabildi.

Konuşulanları dinledi.

“Sen nasıl bir annesin? İnsan doğum gününde kızını eve hapseder mi?” Tarık’ın sesi salonda yankılandı. Buna karşılık Efsun daha yüksek sesle karşılık verdi. “Sen bana bağıramazsın!” Efsun’un sesini duyduğu an Mayıs başını öne doğru eğdi ve annesiyle babasını gördü. Bakışlarını yere doğru çevirdi ve yerdeki cam kırıklarını gördü. Mayıs’ın bahçeden topladığı papatya çiçeklerini koyduğu vazo ve babasının ona aldığı güllerin olduğu vazo kırılmıştı. Çiçeklerini yerde görünce gözleri dolan Mayıs, bulunduğu yerden ayrılmadı ve annesiyle babasını izleyemeye devam etti.

Efsun başka bir vazoyu alıp yere fırlatacakken Tarık, Efsun’un bileğini sıkıca tuttu ve vazoyu atmasına engel oldu. Efsun’un elinde tuttuğu vazoda Tarık’ın en son doğum gününde Mayıs’a aldığı çiçek vardı.

“Yeter artık! Kızımın çiçeklerine daha fazla zarar vermene izin vermeyeceğim. Şimdi kızımı alacağım ve onu dışarı çıkarıp karla oynamasını izleyeceğim.” Tarık işaret parmağını Efsun’un suratına doğrulttu. “Sende sesini çıkarmadan burada durup oğlunla ilgileneceksin. Her zaman yaptığın şey zaten.” Mayıs babasının bunu kötü bir niyetle söylemediğini sadece annesine ders vermek amacıyla söylediğini biliyordu. Efsun, oğluna gösterdiği sevgiyi asla kızına göstermezdi.

Efsun sert bir şekilde bileğini geri çekti ve elindeki vazoyu yavaşça arkasındaki masaya bıraktı ve tekrardan Tarık’a döndü. Deniz mavisi gözlerinden ateşler çıkıyordu ve Mayıs bunu uzaktan görebiliyordu. Efsun’un sarı, uzun saçları dağılmıştı ve yüzü sinirden kızarmıştı. Mayıs aynı annesine benziyordu ama sadece fiziksel olarak, kendi içinde ondan çok farklıydı. Onu annesinden farklı kılan en önemli şey ise merhamet ve sevgiydi. Efsun asla sevmezken Mayıs severdi ve onun sevgisi insanları mutlu ederdi.

“Ben oğlumu da Mayıs’ı da eşit seviyorum.” diye karşı çıktı Efsun. Tarık pişmanlık dolu bir bakış attı. “Kızım bile diyemiyorsun Efsun. Doruk’a oğlum derken düşünmüyorsun ama Mayıs’a kızım demiyorsun. Sence gerçekten onları eşit mi seviyorsun?” Efsun afalladı. Tarık’ın haklı olmasını asla kabullenememişti. Bu söylediğinde de haklıydı. Tarık her zaman haklıydı anlayamayan sadece Efsun’du.

“Benim anneliğimi de çocuklarıma olan sevgimi de sorgulayacak en son kişi sensin Tarık.” Efsun sırtını dikleştirdi ve Tarık’ın tam gözlerinin içine baktı. “Dışarı falan çıkmıyorsun. Mayıs evde kalacak, konu kapanmıştır.” Tarık tiksinircesine Efsun’u baştan aşağı süzdü. Eskiden Efsun’a aşkla bakan gözleri şimdi öfkeyle ve tiksintiyle bakıyordu. Geçmişte âşık olduğu, uğuruna dünyalar yakacağı kadın gitmişti. Onun yerine acımasız bir kadın gelmişti. Artık onu tanıyamıyordu. Bildiği kadın artık yoktu.

“Sen benim sevdiğim kadın değilsin. Benim sevdiğim kadın küçüklerin asla canını yakmazdı. Sana ne oldu Efsun? Yıllar seni neden değiştirdi?”

Efsun hayretler içerisinde sadece Tarık’ı dinliyordu. Sözleri kafasının içinde dönüp durdu. Efsun önceden çok daha nazik ve sevecen bir kadınken Mayıs doğduktan sonra kalpsiz ve acımasız bir kadına dönüşmüştü. Gerçekten yıllar onu acımasız bir kadına dönüştürmüştü. Değişmeyi kendisi seçmişti. Kötü bir kadın olmayı ve kendi kızından nefret etmeyi kendi seçmişti.

Efsun ve Tarık bakışmaya devam ederken duvarın arkasında onları izleyen Mayıs ise ağlamaya başlamıştı, sessizce. Kimsenin duymaması için yine eliyle ağzını kapatarak ağlıyordu. Gözyaşları yanaklarını ıslatıyor sonrasında mavi elbisesine damlıyordu.

Mayıs’ın ağzından bir hıçkırık çıktığında Efsun ve Tarık aynı anda merdivene döndüler ve ağlamakta gözleri kızarmış olan Mayıs’ı gördüler.

İkisi de şaşkınlıkla Mayıs’a bakıyordu. Mayıs ise duvara daha çok sinmişti, korkuyordu. Kavgalarından ya da yüksek seslerden değil, Efsun’un yapacaklarından korkuyordu. Annesine karşı hep korkuyla büyümüş bir kız çocuğuydu ve bu yüzden Efsun’a fazla görünmemeye çalışırdı.

“Güneşim?” Mayıs babasının yumuşak sesini duyduğu an yavaşça merdivenlerden kalktı ve ona doğru yürümeye başladı. Fakat Efsun’un gür sesi Mayıs’ın adımlarının durmasını sağladı. “Sen bizi mi dinliyorsun gizlice? Çabuk çık odana!” Tarık öfkeli bakışların tekrardan Efsun’a çevirdi. Yumruklarını o kadar çok sıkmıştı ki elleri acımaya başlamıştı. Mayıs’ın orada olduğunu unutarak “Efsun yeter artık!” diye bağırdı. Mayıs hemen tekrardan kulaklarını kapattı ve ağlamaya başladı.

Efsun bir Tarık’a bir de Mayıs’a baktı ve en sonunda Tarık’ı omuzlarından ittirdi. “Yeter artık!” Sonra gerçekleşenler hiç beklenildiği gibi olmadı.

Tarık dengesini kaybetti arkasında duran mutfak tezgâhına kafasını çarpıp yere düştü. Çarpmanın etkisiyle bilinci kapanırken başının arkasından kan gelmeye başlamıştı. Mayıs bunu görür görmez hemen babasının yanına gitti. Efsun ise yaptığı şeye inanamıyormuş gibi bir ellerine bir de yerde baygın yatan Tarık’a baktı. Mayıs, ağlayarak babasının omuzlarını sarsıyor onu uyandırmaya çalışıyordu ama Tarık asla uyanmıyordu. Efsun elini başına atarak kendi içinde “Ben ne yaptım?” demeye başladı. En sonunda kendine gelerek hızlı adımlarla Tarık’ın yanına gitti. Mayıs’ı sertçe geri ittiğinde Mayıs sertçe yere düştü ve daha çok ağlamaya başladı. Efsun bir yandan Tarık’ı uyandırmaya çalışırken diğer yandan da başından gelen kana bakıyordu.

“Tarık uyan! Ne olursun aç gözlerini, hadi!” Ama Tarık asla tepki vermiyordu, gözlerini bile oynatmadan sadece yerde kanlar içinde yatıyordu. Efsun işaret ve orta parmağını birleştirerek Tarık’ın şah damarına götürdü ve nabzının atıp atmadığını kontrol etti. Gözleri yavaş yavaş şaşkınlıkla açıldı. Tarık’ın nabzı atmıyordu. Aklından en kötüsünü geçirdi. Hemen ayağı kalktı ve etrafa bakınmaya başladı.

En sonunda tek yaptığı şey hızlıca yukarı çıkmak oldu. Mayıs ise annesinin gidişini fırsat bilip hemen tekrardan babasının yanına gitti. Ağlamaya devam ederken yine babasının omuzlarını sarsıyor onu uyandırmaya çalışıyordu.

“Baba, uyan hadi. Söz veriyorum dışarı çıkmak istemeyeceğim. Evde beraber oynarız, kalk hadi.” Hareket ya da mimik yoktu. Mayıs her şeyi biliyordu ama ölümün nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu. Ölümün nasıl bir şey olacağını ilk kez babası sayesinde öğrenecekti. Bu hayatta babasından öğrendiği ilk şey sevgiyken öğreneceği son şey ölüm olmuştu.

Mayıs babasının yanından ayrılmazken Efsun yukarıdan hızlıca iniyordu. Mayıs merdivenlere baktığında annesini ve kucağında ona sarılmış, gözlerini sımsıkı kapatmış olan Doruk’u görmüştü. Hemen ayağı kalkıp annesinin bacaklarına sarıldı.

“Babamı hastaneye mi götüreceğiz anne?” Efsun bir Tarık’a bir de Mayıs’a baktı.

Cevap veremeden Doruk başka bir soru sordu:

“Babama ne oldu anne?” Doruk’un sorusuyla Efsun ona döndü. Mayıs yine soru sordu. “Ne yapacağız anne?” Doruk üstüne sordu. “Babama ne oldu anne?”

Çocuklar üst üste soru sormaya başlayınca Efsun bir Mayıs bir de Doruk’a baktı.

Başı dönünce ve artık daha da çok sinirleri bozulunca “Yeter!” diye bağırdı ve Mayıs’ın sıkıca sarıldığı bacağını ileri doğru salladı. Mayıs annesinin bacağından koparak merdivenin karşısında duran sehpaya çarptı ve yere düştü.

Mayıs’ın en çok canını yakan şey sehpaya çarpması değildi. Çarptığı an sehpanın üzerinde duran mum Mayıs’ın sol köprücük kemiğinin üstüne düşmüştü. Tenine değen ateş yüzünden büyük bir çığlık attı Mayıs yattığı yerde. Efsun hemen mumu alıp tekrardan sehpanın üstüne koydu ve Mayıs’ı kolundan tutup kaldırdı. Mayıs ağlamaya devam ederken Doruk’ta yaşananları gördü ve ağlamaya başladı. İkisi de ağlarken. Efsun ne yapacağını bilemedi ve o an aklına gelen tek şeyi yaptı. Mumun yanındaki çakmağı aldı ve yaktı. Bir Mayıs’a bir de yerde hala baygın yatan Tarık’a baktı. En sonunda eli titrerken çakmağı yere attı. Çakmaktan çıkan ateş halının ateş almasını sağladı. Ateş daha fazla büyümeden Mayıs’ı kolundan tuttu ve kapıya doğru ilerledi.

Kapının kolunu aşağı doğru indirdiğinde kapı açılmadı. Üst üste denedi ama yine açılmayınca endişeyle halıya baktı. Halıdaki ateş yavaş yavaş büyüyordu ve Efsun, yanında iki çocukla evde kalmıştı.

Bir çocuklara bir de çoğalmaya başlayan alevlere baktı Efsun. Kapı açılmıyor, çocuklar ağlıyor, Tarık yerde kanlar içinde yatıyor, ev alev alıyordu ama o ne yapacağını bilmiyordu. İstediği evi yakıp Tarık’ı içeride bırakıp kaçmaktı ama kendi tuzağına kendi düşmüştü. Ev dakikalar sonra alev alacaktı. Duman etrafı sarmaya başlamıştı ve Doruk duman yüzünden öksürüyordu. Doruk’un ağzını ve burnunu kendi tişörtüyle kapadı Efsun ama yangın çoğalmaya devam ediyordu.

Yangın bütün halıyı ele geçirmişti ve şimdi sıra salon perdesindeydi. Perdenin uçları tutuştuğunda Efsun yine kapıyı açmayı denedi ama olması. Kapı açılmadı. Bulunduğu ortama dikkatle bakındı. Tarık ölmüştü ve yerde yatıyordu, Doruk dumandan dolayı öksürüyordu, Mayıs dinmeyen acısı yüzünden ağlıyordu. Saniyeler sonra yaşananlar ise saliseler gibi hızlıca gelişmişti ve her şey daha da karmaşık olmuştu.

🐚

Günümüz

Kolumdaki sargıyı çıkarırken acıyan tenimi umursamadım ve sertçe sargıyı çektim.

Elimden çıkan kanlı sargıyı koltuğun kenarına attım ve yara olan yeri tamponladım.

Dişlerimi acıdan o kadar çok sıkmıştım ki en sonunda bütün dişlerim kırılacaktı. İki gün önce dolaptan tabak alırken bütün tabaklar bir anda yere düşmüştü ve bir parça bileğimde büyük bir kesik oluşturmuştu ve iki gündür onunla uğraşıyordum.

Saçlarımı ikili balık sırtı örmüştüm ama fazla sıkı örmüş olmalıyım ki saç diplerim acıyordu. Üstümdeki gri kapüşonluya birkaç damla kan sıçramıştı. Altımdaki gri eşofmana ise hiçbir şey damlamamıştı. Tamponu koluma biraz daha bastırdıktan sonra hemen yenisini aldım. Koluma koydum ve sargı beziyle sarıp bantladım. Sağ kolumun üstündeki yara izi yüzünden kolumu iyi kullanamıyordum.

Yanımda duran telefonumun çalma sesiyle kolumdaki acıyı unuttum ve sadece telefon ekranındaki kişiye odaklandım: Ekim. Üniversitenin başından beri sınıf arkadaşlığı yaptığım ve okul hayatı bitince bile görüşmeye devam ettiğim arkadaşımdı. Aramayı açtım ve hoparlöre aldım. “Efendim?” dedim sakin bir tonla.

Benim sakinliğime karşılık “Günaydın!” dedi neşeli bir sesle. Kıkırdadım. “Günaydın. Nasılsın görüşmeyeli?” Neredeyse iki haftadır Ekim yurtdışında olduğu için buluşamamıştık. İkimizde hukuk bölümünden mezun olmuştuk ama ben hemen işe başlamak istemediğim için şu anda evde oturuyordum. Ekim ise benim aksime iş hayatına atılmıştı ve yurt dışında gerçekleşecek olan bir dava için Amerika’ya gitmişti. Avukat Ekim Aytaç olarak ilk yurtdışına iş için gidiyordu. Ben ise Mayıs Demirel olarak evde depresif kız modunda oturuyordum.

“İyiyim. Son duruşma tahmin ettiğimden bile daha iyi geçti. En kısa zamanda Antep’e geleceğim merak etme.” Okul bittikten sonra ikimiz de Antep’e taşınmıştık. Karşılıklı tek katlı evlere taşınmıştık. Ekim yalnız yaşıyordu çünkü ailesi uzaklardaydı. En azından bana öyle söyledi. Ben ise reşit olduktan sonra kardeşim Doruk’u aldım ve ayrı eve yerleştim.

Altıncı yaş doğum günümden sonra hayatım alt üst olmuştu ama Ekim ve Doruk’un varlığı beni hayatta tutuyordu.

“Bir an önce gel, seni bekliyorum.” dedim özlem dolu bir sesle. Onu gerçekten çok özlemiştim. Ekim’in kıkırdadığını duydum. Bende sadece gülümsedim. Arkadan korna sesi gelince ise görmediğini bildiğim halde kaşlarımı sorgularcasına çattım.

“Neredesin sen?” diye sorduğumda yüksek bir ses geldi:

“Patlama ilerliyorum!” Ekim sanırım yine trafikteydi ve yine araba sahipleriyle kavga edecekti. Ben sabırla onu beklerken o laf yetiştirme derdindeydi.

“Kardeşim, insanlar yoldan geçerken ben nasıl ilerleyeyim?” Arkadan bir erkek sesi duydum ama ne dediğini anlamadım. Ekim’in ise sesi yükselmişti. “Sen insene arabadan yüz yüze konuşalım seninle!” Sesi yüksek çıktığına göre bu kavga yakın demekti. “Mayıs, ben kapatıyorum laftan anlamayan birine laf anlatmaya çalışacağım sonra konuşuruz.” Israr etmeden sadece onayladığımı belli eden bir mırıltı çıkarıp aramayı bitirdim.

Ekim aslında masum bir kızdı ama damarına basıldı mı avukatlığını ve dişiliğini konuştururdu. Eğer bir yerde haksızlık varsa Avukat Ekim Aytaç hemen oraya gider haklı olanı savunurdu. Sadece insanların hakkını savunmakla kalmaz kendini de her zaman korur ve hakkını asla yedirmezdi. Masumlara zarar gelmesine izin vermez adaletin önünde suçlu olanı ortaya çıkarırdı. Belli bir saygınlığı vardı. Ödülleri evinde, yatak odasındaki bir rafta duruyordu. Çok fazla ödülü yoktu ama zaman içinde o da olacaktı. Eğer mesleğimi yapmaya karar verirsem bende en az onun kadar başarılı olacağıma inanıyordum.

Masanın üstündeki kanlı tamponları ve mendilleri alıp banyoya gittim. Çöpüm içine iyice sıkıştırdıktan sonra salona geri döndüm. Kullanmadığım sağlık malzemelerini acil durum dolabına koydum. Banyodan çıktıktan sonra tekrar mutfağa gittim ve bir tane ağrı kesici alıp içtim. Her sargımı yenilediğimde kolumda ağrı olduğu için her değiştirdiğimde bir tane ağrı kesici içiyordum.

Tam koltuğa oturup rahat bir nefes alacaktım ki kapı çaldı. Kendi içimde söylenerek ilerledim ve kapının önünde durdum. Tedirginlikle kapı deliğinden dışarı baktım.

Doruk’un geldiğini görünce hemen kapıyı açtım. Babamınki gibi düz kahverengi saçları iki yanına dağılmıştı ama çok karizmatik görünüyordu. Annem olacak olan kadınınki gibi mavi gözleri tarifsiz bir öfkeyle bakıyordu. Dik duruşunun altında bir öfke yattığı belliydi. Spora gittiği için gelişen kol kasları ise kasılıyordu. Âdem elması hareket ettiğinde sinirlendiğini anladım.

Onu baştan aşağı süzdüm. Dışarıya belli etmesem de anneme olan bu nefreti içten içe hoşuma gidiyordu. İnsan annesinden nefret edilmesine sevinmezdi ama ben seviniyordum. Onun bize yaşattıklarından sonra bizim ve insanların ona karşı olan nefretini misliyle hak ediyordu. Arkamı dönüp salona doğru ilerlerken “Gördün mü sevgili anneciğini?” diye imalı bir ses tonuyla soru sordum. Derin bir nefes verdi ve içeri girip kapıyı sertçe kapattı.

Arkamı dönüp ona biraz sesimi ciddileştirerek “Bak o kapı yine kırılırsa amcamın sana gönderdiği harçlıklarla yeni kapı yaptırırsın bilmiş ol.” dedim ve yürümeye devam ettim. Doruk’un arkamdan taklidimi yaptığına emin bir şekilde koltuğa doğru yürüdüm ve kendimi koltuğa attım. Ayaklarımı ileri doğru uzatırken ellerimi de başımın altına koydum ve derin bir nefes aldım.

“Abla, şunu deyip durmasana. Gerçekten sinirlerime dokunuyor.” Kahkaha attım.

Ciddi ciddi kahkaha attım. “Ben aynı anneyi senden önce de çektim. Aramızdaki dört yıl boyunca neler yaşadığımı ya da o kadının bana neler yaşattığını yüzüncü kere anlatmama gerek yok her halde değil mi?” Yanımdaki tekli koltuğa oturup üstündeki siyah hırkayı çıkartıp masanın üstüne attı. Kısa kollu tişörtünün içinde kasları daha da belli oluyordu.

“Gerek yok. Bunca zaman zaten anlata anlata beni de mahvettin.” dedi huzursuz bir sesle.

Masanın üstüne attığı hırkaya baktığımda burnumdan hızlı hızlı nefesler almaya başlamıştım. Ona her geldiğinde hırkalarını ya da montlarını bir tarafa atmak yerine askıya asmasını söylemiştim ama beni dinlemiyordu. “O hırkayı yerine asmak için on beş saniyen var.” dedim masanın üstündeki hırkayı göstererek.

Oflayarak hırkayı eline aldı ve hızlıca kapının yanındaki askıya asıp tekrar salondaki yerine oturdu. Bacağını salladığını fark ettiğimde uzandığım yerden doğruldum ve dirseklerimi dizlerime koyarak oturdum. Bakışlarımı Doruk’a çevirdiğimde tırnağını yediğini ve bir yere odaklandığını gördüm.

“Sende başka bir şey var. Ne oldu anlat bakayım.” dedim merakımı gizlemeye çalışarak. Tırnağını yemeyi bırakıp parmaklarıyla oynamaya başladı. Bakışlarını oynadığı parmaklarına çevirdi ve hiçbir şey demedi.

“Doruk, bak bir daha sormayacağım.” dedim ciddi bir tonla. “Başka bir şey olduysa söyleyebilirsin bana, biliyorsun değil mi?” Başını salladı. Susmasının sebebi annem olacak kadın mıydı yoksa ben miydim bilmiyorum. Annem gibi tepki vereceğimden korkuyor olabilirdi. Bazen bu sebepten dolayı bana hiçbir şey anlatmazdı.

Doruk konuşmamaya devam edince onu konuşturmanın tek yolu olan şarkıyı söyledim: “Yaralayacak sanacaksın ama hep sen kazanacaksın. Üstlerine gitmeyi öğreteceğim. Düşünce kalkmayı öğreteceğim.” Doruk şarkıyı duyduğu an kafasını geriye atıp güldü. Bende ona karşılık kendimi tutamadan güldüm. Dört yaşımdan beri hep aynı şarkıyı söylediğim için bıkmış olmalıydı ama onu iyi hissettiren tek şey buydu.

“Abla, bu şarkı için büyümedim mi sence?” Başımı hemen iki yana salladım. “Hayır, benim için hala küçüksün.” Gülmeye devam ederken masanın üstünde duran sürahiyi ve yanındaki bardağı alıp kendime bir bardak su koydum ve onu tek dikişte bitirdim.

“Bir daha söyleme o şarkıyı.”

“Sende söyletme o zaman. Anlat ne olduysa.” dedim ve dik bir şekilde oturdum.

Bardağı masaya öyle sert vurdum ki bardak kırılacak sandım. “Dinliyorum.”

Tedirginlikle parmaklarıyla oynamaya devam etti. “Cezaevine gittiğimde, bir tane görevli annem hakkında konuştu.” Adam öldürme ve çocuğa şiddet suçundan müebbet hapis cezası alan annemizi her hafta ziyarete gidiyordu. Bana ve ilk başta babama yaptığı cezasız kalamazdı. Ne kadar inkâr etse de en sonunda gerçeği söylemek zorunda kaldı.

“Ne dedi?” Başını iki yana salladı.

“Annemin gün geçtikte psikolojisini daha da çok kaybettiğini söyledi.” Şaşırmadım.

Kocasını kendi elleriyle öldüren ve çocuğunu yıllarca şiddetle büyüten bir kadının psikolojisi normal olamazdı. İki gün önce bu konuyla ilgili Doruk’a akıl hastanesine yatırsak nasıl olur, diye sormuştum ama bana saçmalama demişti. Bende onun üstüne daha bir şey söylemedim.

“Ama beni endişelendiren görevlinin değil, annemin söyledikleri.” Kaşlarımı sorgularcasına çattım. Bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Benimle ilgili bir şey söylediğini anladım. Doruk her ziyaretine gittiğinde ona benim hakkımda şeyler söylüyormuş. En son ziyaretine gittiğinde benim için hayırsız evlat demişti. Bu yüzden bugün dediği şey çok da umurumda değildi.

“Senden ayrılmamı ve teyzemlerle birlikte yaşamamam gerektiğini yoksa seni bitireceğini söyledi.” Bunu duyduğum an ciddi ciddi kahkaha atarak güldüm. Doruk bana deli görmüş gibi bakarken ben gülmeye devam ettim. Ben gülmeye devam ederken Doruk’un gülmediği ve gerçekten bundan korktuğunu anladım. Gülmem yavaş yavaş dururken gözlerindeki korkuyu ve endişeyi gördüm.

Annemiz gerçekten dediğini yapabilecek olan birisiydi ve bu dediğini de yapmasından korkuyordu. Babam ölünce ven annemiz cezaevine girince ben on sekiz yaşına gelene kadar amcamlarda kalmıştık ama Doruk sadece benim yanımda durmuştu. Amcamların evinde ikimize ait odalar vardı ama biz her gece benim odamda uyurduk. Doruk ilk başta evdeki kimseye güvenmedi ama sonradan alışmaya başlamıştı. Ayrı eve çıkınca ise kendini daha iyi hissetmişti.

“Sen gerçekten,” dedim hayret eder gibi. “Bunu yapacağından mı korkuyorsun?”

Bakışlarını tekrar parmaklarına çevirerek başını salladı. Onun korkusunu anlayabiliyordum çünkü bende onu kaybetmekten korkuyordum. Bazen bana cezaevinden mektuplar gönderirdi ve her mektubunda eğer Doruk’u bırakmazsam ona zarar vereceğini söylerdi ama ben asla inanmazdım. Doruk ise inanıyor gibiydi.

“Gel.” dedim yanımı göstererek. Bir bana bir de gösterdiğim yere baktı ve yavaşça ayağa kalktı. Yavaş adımlarla gösterdiğim yere oturdu ve ben bir şey demeden başını omuzuma koydu. Başını omuzumda hissettiğim an dağınık kahverengi saçlarını okşamaya başladım. Bunu yapmak hem beni hem de onu rahatlatıyordu. Yumuşak saçlarının arasında parmaklarım dolanırken genzimin istemsizce yandığını hissettim.

“Bu kadar korkak olma.” dedim yumuşak bir sesle. “Benim adım Mayıs ve ben izin vermediğim sürece kimse bana zarar veremez.” Sesimdeki titremeyi fark etmediğini umuyordum. Bunları onu teselli etmek için değil de kendimi teselli etmek içi söylüyordum aslında. Söylediklerime inanmaya ihtiyacım ama ben bile söylediklerime zor inanırken Doruk’un nasıl inanmasını bekleyebilirdim?

“Söz ver.” dedi bir anda. Nedenini sormadan sadece “Söz.” dedim. “Sözünü tutmazsan bozuşuruz.” dediğinde kafasına hafifçe vurdum. “Ablaların ne zaman sözünü tutmadığını gördün?” Gülerek başını iki yana salladı. “Görmedim çünkü sen her zaman verdiğin sözleri tuttun.”

Başımı salladım. Verdiğim bütün sözleri tutmayı başarmıştım ve bu sefer de verdiğim sözü tutacaktım. Hayatımın sonuna kadar onunla yanında olacaktım ve onu asla bırakmayacaktım. En azından kendime olan güvenim bana bunu söylüyordu.

“Teyzem konusuna gelirsek,” dedim ve doğruldum. Benimle birlikte Doruk’ta duruşunu dikleştirdi. “Teyzemler bizi kabul etmediği için amcamlara gittik zaten.

Merak etme, o kadının yanına asla gitmeyeceğiz.” Elimi omuzuna koydum. “Sen benim yanımda kalacaksın ve bende asla bu evden gitmeyeceğim.” Başını sallayıp gülümsedi. Bende aynı şekilde karşılık verince yanımdan kalktı ve odasına doğru gitti.

Arkasından bakarken içimde bir huzursuzluk hissettim. Rahatlık hissinin yerini büyük bir endişe sarmıştı. Sanırım sandığım kadar korkusuz ve cesur değilmişim.

Annemin dedikleri gerçekten benim de içimi kemiriyordu çünkü dediğini yapabilme ihtimali vardı. Teyzeme güvenerek bunları söylüyor olabilirdi çünkü teyzemle ikisi bir araya geldiğinde gerçekten tehlikeli oluyorlardı. Bundan sonra olacakları gösterecek olan tek şey sadece zamandı. Zaten her şeyi ortaya çıkaran da gizleyen de zaman değil miydi? Elbet bir gün olacaklar tokat gibi yüzüme çarpacaktı. Ben, o günü bekliyordum çünkü zamanın bana daha ne gibi sürprizleri olduğunu merak ediyordum.