2. bölüm · HATIRLAMANIN YORGUNLUĞU
Suskunluğun Gürültüsü
Bazı sessizlikler huzur değildir.
Sadece geç kalmış bir iç çöküştür.
İnsan bunu ilk anda anlayamaz.
Konuşmaların azaldığını sanır.
Telefonun daha az çaldığını…
Mesajların daha kısa geldiğini…
Cümlelerin eskisi kadar uzun sürmediğini fark eder.
Oysa değişen dünya değildir.
İçindeki yankıdır.
Çünkü sessizlik, çoğu zaman sesin yokluğu değildir.
Söylenemeyenlerin çoğalmasıdır.
Bir süre sonra susmak, bilinçli bir seçim gibi görünür.
Oysa insan çoğu zaman konuşmamaya karar vermez.
Sadece anlaşılmayacağına inanmaya başlar.
İşte gerçek sessizlik tam orada doğar.
Anlatmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini düşündüğünde…
Kelimeler yavaşça içeri çekilir.
Her cümle kurulmadan önce yorulur.
Her açıklama, daha başlamadan vazgeçer.
Ve insan, kendi içinde koca bir konuşmayı tek bir "iyiyim" kelimesine sığdırmayı öğrenir.
Belki de en ağır yük, söylenenler değildir.
Söylenemeyenlerdir.
Çünkü bazı cümleler ağızdan çıkmadıkları hâlde yıllarca insanın içinde yaşamaya devam eder.
Gönderilmeyen bir mesaj…
Aranmayan bir telefon…
Yarım bırakılmış bir özür…
Cesaret edilememiş bir teşekkür…
Hepsi zamanın içinde donup kalır.
İnsan onları unuttuğunu zanneder.
Ama unutulan şey kelimeler değildir.
Onları söylemeye cesaret eden insandır.
Dışarıdan bakıldığında her şey sakindir.
Hayat devam ediyordur.
Kahveler içilir.
İşler yapılır.
Günler birbirini takip eder.
Kimse içeride süren konuşmaları bilmez.
Çünkü insanın en kalabalık yeri, çoğu zaman zihnidir.
Orada herkes konuşur.
Geçmiş konuşur.
Vicdan konuşur.
Pişmanlık konuşur.
Korkular konuşur.
Sadece insanın kendisi susar.
Ve garip olan şudur:
İnsan bazen başkalarına değil…
Kendine cevap vermeyi bırakır.
İşte o an sessizlik, yalnızlık olmaktan çıkar.
Kimliğe dönüşür.
Bir süre sonra susmak yormaz.
Tam tersine…
Konuşmak yorucu gelmeye başlar.
Çünkü her kelime, insanın içinde yeniden açılması gereken bir kapıdır.
Bazı kapılar ise yıllarca kapalı kaldıktan sonra kolay kolay açılmaz.
İnsan alışır.
Sessizliğe…
Anlaşılmamaya…
İçinde yaşadığı o görünmez kalabalığa…
Ve alışkanlık, zamanla karakter gibi görünmeye başlar.
Oysa insan değişmemiştir.
Sadece kendini daha az göstermeye başlamıştır.
Belki de büyümek denilen şey biraz da budur.
Her hissettiğini anlatamamak…
Ama anlatamadığın her şeyi taşımayı öğrenmek.
Yine de insanın içinde hiç susmayan küçük bir yer vardır.
Bir gün…
Doğru insanın…
Doğru cümlenin…
Doğru bakışın geleceğine inanan küçük bir yer.
Belki bu yüzden tamamen susamayız.
Çünkü umut, sesini en son kaybeden duygudur.
Asıl sessizlik, kelimelerin bitmesi değildir.
İnsanın, kendi sesini yabancı biri gibi duymaya başlamasıdır.
Ve belki de en büyük yalnızlık…
Kimsenin seni duymaması değil,
Artık senin de kendini duymamandır.
----------
Peki insan en çok ne zaman susar?
Cevap bulduğunda mı…
Yoksa kendine soru sormaktan vazgeçtiğinde mi?
