5. bölüm / 6
Hata5. Bölüm
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm
- 1 1. Bölüm800 kelime
- 2 2. Bölüm995 kelime
- 3 3. Bölüm1.132 kelime
- 4 4. Bölüm1.137 kelime
- 5 5. Bölüm1.182 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm831 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Odadaki o iğneci abi bana son bir ters bakış atıp dışarı çıktıktan sonra yatakta biraz daha uzandım. Kafamdaki o lanet uyuşukluk geçene kadar bekledim. On yedi yıllık hayatımda çok şey görmüştüm ama böyle bir aşiret simülasyonunun içine düşeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Üstümü başımı hiç değiştirmedim; o yırtık siyah hırkam ve botlarımla odadan çıkıp taş merdivenlerden aşağıya indim.
Konağın devasa avlusunda koca bir yemek masası kurulmuştu. Masanın başında iki yaşlı insan oturuyordu.
Yanımdaki sandalyede oturan Kılıç, ben masaya yaklaşırken hafifçe boğazını temizledi. "Otur Kartal," dedi sakin ama emir veren bir ses tonuyla. Ben hiç istifimi bozmadım. Masanın en ucundaki boş sandalyeyi gürültüyle geriye doğru çekip oturdum. Bacak bacak üstüne atıp hırkamın cebinden sigara paketimi çıkardım. Bu konaktakiler benim hakkımda sadece sigara içtiğimi, ağzımın bozuk olduğunu biliyorlardı. On üç yaşımdan beri ciğerlerime çektiğim o diğer pislikleri, o uyuşturucu mevzularını bilmiyorlardı daha.
Ben paketten bir dal sigara çıkarıp dudaklarımın arasına sıkıştırırken, masanın başındaki o yaşlı kadın çatalını tabağına sertçe vurdu. Çın diye bir ses yankılandı avluda.
"Kılıç," dedi yaşlı kadın, sesinden resmen kibir ve tiksinti akıyordu. "Konağımıza getirdiğin çocuk bu mu? Masaya oturduğu gibi tütün çıkarıyor, üstü başı serseri gibi. Şahsuvar soyadına bu mu layık görüldü?"
Kılıç derin bir nefes alıp masadaki o yaşlı kadına döndü. "Ana," dedi. "Kartal daha yeni geldi, buranın usulünü bilmez. Zamanla öğrenecek." Sonra gözlerini bana dikti. "Kartal, düzgün otur ve dinle. Aileni tanıyacaksın."
Gözlerimi kısarak Kılıç’a baktım, dudaklarımın kenarını hafifçe kıvırdım. "Tanıt bakalım ihtiyar," dedim, sesim her zamanki gibi pürüzlü ve rahattı. "Neymiş benim bu yeryüzündeki hatam, görelim."
Kılıç masanın en başındaki o ak sakallı, yüzü mermer gibi sert bakan heybetli yaşlı adamı işaret etti. "Büyükbaban," dedi. "Aziz Şahsuvar. Bu konağın da bu aşiretin de sözü onun ağzından çıkar." Aziz Şahsuvar bana öyle bir baktı ki, sanki gözleriyle beni oracıkta yok etmek istiyordu.
Gözlerimi gözlerine dikip meydan okur gibi baktım yüzüne.
Kılıç hemen yanındaki yaşlı kadına döndü. "Büyükannen, Gülizar. Sözlerine dikkat edeceksiniz." Gülizar hanım burnunu kıvırarak kafasını yana çevirdi.
Kılıç daha sonra masanın yan taraflarına dizilmiş, yaşları yirmili yaşlardan başlayan o abiler ordusuna döndü. "Şimdi abilerini bil," dedi. "En büyüğünüz, bir numara, şu an masada değil, İstanbul’daki işlerin başında. Ondan sonrakiler burada."
Sol tarafta oturan, esmer ve yüzü öfkeyle kasılmış herifi işaret etti. "İki numara, abin Azad." Azad yirmi altı yaşlarındaydı. Bana dik dik bakıp, "Sokaktan gelenin buraya adapte olması zor olur baba," diye mırıldandı aşağılar gibi.
Kılıç devam etti, Azad’ın yanındaki daha soğuk, gözleriyle adeta beni tartan herifi gösterdi. "Üç numara, abin Nasır." Nasır yirmi iki yaşlarındaydı, hiçbir şey söylemedi, sadece çatalını tabağına sürterek beni izlemeye devam etti.
Onun yanındaki, daha yirmili yaşlarının başında duran, dudak bükerek bana bakan çocuğu işaret etti Kılıç. "Drt numara, abin Mirza." Mirza yirmi yaşındaydı. Hafifçe güldü, "Sigara içtiğini duymuştuk ama bu kadar da edepsiz olduğunu söylememişlerdi," dedi alaycı bir sesle.
Kılıç Mirza’nın lafını keserek masanın en ucunda oturan iki küçük çocuğu gösterdi. "Bunlar da kardeşlerin, ikizler. Timur ve Tugay." On dört yaşlarındaki bu iki velet de abilerinden gördükleri o önyargıyla bana ters ters bakıyorlardı.
Son olarak Kılıç’ın hemen yanında oturan, yirmili yaşlarının sonlarında duran o şık kadına geldi sıra. Kılıç kadının elini tuttu. "Bu da eşim, Duygu. Annenden yıllar önce boşandım, Duygu buranın hanımıdır."
Kılıç sözlerini bitirdikten sonra elini masanın üzerine koydu, gözlerini doğrudan bana dikti. "Şimdi," dedi sesi buz gibi bir ciddiyetle. "Herkesi tanıdın. Sıra sende. Kartal Şahsuvar kimdir, sen kendini tanıt bakalım bu masaya."
Gözlerimi masadaki o kibirli suratların üzerinde tek tek gezdirdim. Dudaklarımın kenarını hafifçe kıvırıp sırıttım. Cebimden çakmağı çıkarıp tık diye çaktım, dudaklarımın arasındaki sigarayı yaktım. Dumanı tam masanın ortasına, o pahalı yemeklerin üzerine doğru üflerken o rahatlığımdan milim ödün vermedim.
"Ben kim miyim amına koyayım?" dedim, sesim her zamanki gibi pürüzlü, yavaş ve umursamazdı. "Ben senin oğlunun arkamdan sinsice iğne vurup bayıltarak buraya getirdiği adamım. On yedi yaşındayım, adımı zaten biliyorsunuz, Kartal."
Masadaki o abiler ordusu şaşkınlıkla bana bakarken, sigaramdan derin bir nefes daha çektim. İkizlerden biri konuşmaya çalıştı.
"Ama senin ismi-"
Sözünü bitirmesine izin bile vermedim. Dudaklarımın arasındaki sigarayı parmaklarımın ucuna alıp dumanı sertçe o veledin olduğu tarafa doğru üfledim. Gözlerimi kısıp sinir hastası bakışlarımı doğrudan yüzüne diktim.
"İstanbul’da bir sığınağım var benim. Orada beni bekleyen, bu hayatta canımı feda edeceğim üç tane aslan gibi kardeşim var. Benim ailem onlardır, siz değilsiniz. Bana burada anne baba ayakları yapmayın, o Şahsuvar adınızla da beni germeyin. Ben buraya bayılarak gelmedim. Şimdi sen söyle bakayım. Annemden neden boşandın?"
Aslında biliyordum. Bildiyim bir sorunun cevabını bir de onlardan duymak istiyordum. Bakalım ne kadar dürüstlerdi, ya da ne kadar yüzsüz.
Ben "anne" dediğimde masada ani, ölümcül bir sessizlik oldu. Kimse nefes bile almaya cesaret edemedi o saniyede. Ama en çok dikkatimi çeken, demin lafını kestiğim ikizlerden diğeri, yani Tugay oldu. Anne kelimesi ağzımdan çıktığı an Tugay’ın gözleri bir anda uzağa, masadaki boş bir noktaya dalmıştı. Yüzündeki o çocuksu sertlik kaybolmuş, yerine derin, çok eski bir yara gelip oturmuştu. Belli ki bu konakta tek canı yanan ben değildim; o veledin de içinde bir yerlerde anne özlemi çürüyor gibiydi.
Kılıç’ın yüzü sorduğum soruyla adeta kömür karasına döndü. Yanında oturan o genç karısı Duygu’nun eli havada kaldı, ne yapacağını bilemeyerek Kılıç’ın kolunu bıraktı. Kılıç masanın üzerindeki bardağı öyle bir sıktı ki, parmak boğumları beyazladı.
"Kartal," dedi Kılıç, sesi adeta yerin altından geliyormuş gibi hırıltılı ve öfkeliydi. "Geçmişin defterlerini bu masada açma. Haddini aşma."
"Ne oldu ihtiyar?" diye sırıttım, sigaramı tabağın tam ortasında ezerek ayağa kalktım. "Zoruna mı gitti? Madem beni buraya yasal himaye ayağına kaçırdınız, yiyeceğiniz bokların hesabını da vereceksiniz. Benimde bilmeye hakkım var değil mi? Sonuçta hiçbir çocuk 40 günlük bile olmamışken yetimhaneye bırakılmaz demi?"
Azad bu sefer tamamen çıldırdı, önündeki çatalı fırlatarak sandalyesini devirircesine ayağa kalktı. "Düzgün konuş lan. Karşında baban var senin. Haddini fazla aşıyorsun sokak serserisi."
Bende hiddetle oturduğum yerden kalktığım gibi yakasına yapıştım. Sinirden ellerim titriyor, gözlerim doluyordu.
Sikeyim, bir bu eksikti zaten. Ağlamak bana göre değildi, zayıflık bana göre değildi ama o kırk günlük yaranın öfkesi gözlerime vurmuştu işte.
O bana vurmadı, şoka girdi lavuk, neye uğradığını şaşırdı. Ama ben ona kaç tane çaktım hatırlamıyorum. Yumruklarım Azad’ın o kibirli suratında üst üste patlarken masadan çığlıklar yükseldi. "Azad! Kartal! Bırakın lan!" diye bağıran sesler birbirine karıştı. Nasır’la Mirza beni tutmak için hamle yaptı ama o an gözüm öyle bir dönmüştü ki, yaklaşmaya cesaret edemediler. Azad’ın burnundan gelen kan takım elbisesine akarken ben sadece vuruyordum.
İçimdeki on yedi yıllık nefreti, üvey pederin dayaklarını, yetimhane köşelerini, o kırk günlük bebeğin intikamını Azad’dan çıkarıyordum.
Konağın avlusu birbirine girdi. Büyükanne Gülizar bağırıyor, korumalar içeriye doğru koşuyordu.
Tam o sırada arkamdan iki devasa kol belime dolandı. Beni Azad’ın üzerinden çekip aldı. Kurtulmak için çırpındım, ağzımdan okkalı küfürler savurdum.
Ama beni tutan o kollar beni bırakmadı. Aksine, beni daha sıkı kavradı, adeta kendine mühürledi. Aklımdaki son parça, o kır saçlı adamın, yani öz babam Kılıç’ın beni sertçe göğsüne bastırdığıydı.
O koca Şahsuvar aşiretinin lideri, beni sakinleştirmek ister gibi, korumalara "Uzak durun." diye kükreyerek beni göğsünde tutuyordu. Kokusu burnuma dolarken, içimdeki o sinir krizi yavaşça yerini ağır bir yorgunluğa bıraktı.
Kafam hâlâ dumanlıydı, kalbim göğüs kafesimi yırtıyordu. Kılıç’ın göğsünde soluklanırken gözlerim masanın ucundaki Tugay’a kaydı. Çocuk dehşet içinde, ama hâlâ o aynı dalgın ve yaralı gözlerle bana bakıyordu.
Bu konakta ilk kan dökülmüştü. Ve bu daha başlangıçtı.
Bölüm etkileşimi
