Hançerin Yemini kitap kapağı

5. bölüm / 8

Hançerin Yemini

3

Vaveyla Yazarı: Echo & Rimes

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 3

Saat sabahın körüydü ama bu sefer idman için uyanmamıştım.Eşyalarımı toparlamam gerekiyordu, yola çıkmamıza az kalmıştı. Odama göz attım. Düzenli birisi olmama rağmen odam darmadağınıktı. Halbuki çok fazla eşyam da yoktu. Askerliğin getirdiği bir alışkanlıkla az ve düzenli yaşıyordum. Kendime yeni şeyler alabilecek imkanım vardı. Kral bize yüklü hesaplar açmıştı ve asla tahmin edemeyeceğim miktarda paralar dönüyordu. Buna rağmen harcamalarıma dikkat ediyor, ihtiyaçlarımı karşılıyor ve gereksiz isteklerden hoşlanmıyordum.
Aynanın karşısında durmuş arkamdaki dağınıklığın yansımasına bakıyordum. Eşyalarımı topluyor oluşum bana gerçekliği sorgulatıyordu. İlk defa evim diyebileceğim bu saraydan bu kadar uzak bir yer için ayrılacaktım. Hissiyatını beğenmediğim düşüncelerden sıyrılmak için gözlerimi kapayıp başımı iki yana salladım. Gözlerimi açtığımda baktığım şey arkamdakiler değildi bu sefer kendi yansımama bakıyordum. Ne kadar da büyümüştüm. Bu saraya ilk defa adımını atan küçük kız değildim artık. Güçlenmiştim. Eskiden korku dolu yeşil gözlerimin artık daha cesur baktığını ben dahi hissedebiliyordum.
Hazır aynanın karşısındayken yolculuk için giyindiğim kıyafetlerimi düzelttim. Askeri üniformadan ya da idman tulumlarımızdan kurtulmuştum. Beyaz gömleğimin üstüne korunaklıdan çok şık denilebilecek bir korse geçirmiştim. Dışardan her ne kadar işlevsiz dursa da amacı bir noktaya kadar korumaktı. Siyah bir kumaş pantolon ve dışarı çıkarken üstüme alacağım bir paltoyla tamamlanıyordu kıyafetlerim. Uzun süre hareketsiz olacağımı bildiğimden bir de kafamı rahatsız etmesin diye bağladığım saçlarımı da açtım. Tokayı çıkarır çıkarmaz kahvenin çok koyu olmayan tonlarındaki saçlarım omuzlarımdan aşağıya doğru dalgalanmaya başladı. Tutamlarımın arasında hafif kızıllıklar saçımı açınca daha çok belli oluyordu. Bu kızıllıkları seviyordum. Bana hiç hatırlayamadığım belki de tanıyamadığım anne ve babamı hatırlatıyordu.
Aynanın karşısında bu düşüncelere dalmışken kapı delicesine tıklandı. Kapının arkasında her kim varsa durmak bilmiyordu. Bu enerji patlaması da tek bir kişiye ait olabilirdi.
“İçeri gel Adelia.” İsmini duyar duymaz içeriye daldı. Gece daha uyanmaktan şikayetçi olan bu kız, erken saatte nasıl bu kadar enerjik olabilirdi?
“Hazırlanmışsın galiba.” Yatağın boş bulduğu bir köşesine oturdu.
“Yeni bitirmiştim.” Valize yerleştirmediğim, hâlâ yatağın üstündeki dağınık çamaşırları katlamaya başlamıştım.
“Heyecanlı mısın peki? Sonuçta yeni bir kıta, ilk defa Astrea’dan çıkıyoruz.
“Heyecanlı olduğumu söyleyemem.” Gerçekten de heyecanlı hissedemiyordum. Özellikle görevi düşündükçe duygudan çok stratejik düşünmeye başlıyordum. Syn her aklıma geldiğinde tüylerim ürperiyordu.
“Ama sen heyecanlı gibisin.”
“Hem de nasıl! Üstelik Airmid’e gideceğim düşünülürse.” Airmid kıtaların en isyankarı. Kara büyünün merkezi olan, duyunca çoğu kişinin kanını donduran topraklar. Ancak renkli askerimizi korkutmaya yetmemişti. “Orayı o kadar çok merak ediyorum ki! Sadece söylentileri dinlemek çok sıkıcı ama kendi gözlerimle görmek bir başka olacaktır."
“Dikkat et de bu heyecanın görevini unutturmasın.”
“Asıl sen unutma Mel, karşında eğitimli bir asker var. Ayrıca biraz olsun eğlenmek de bizim hakkımız.” Sözlerine biraz ara verdi. Sanki daha söylemek istedikleri bitmemiş gibiydi. Odanın karışıklığına göz gezdirdikten sonra devam etti.
“Peki Morrigan’a prensle gitmek hakkında ne düşünüyorsun?”
“Aslında bir avantaj olarak görüyorum. Oradaki Lord, Prensle meşgul olurken ben hançeri arayabileceğim.”
“Sadece avantajlı olabileceğinden dolayı mı?” “Başka ne olabilirdi?”
“Bilerek sonuncu olduğunun farkındayım.” Bu cümlesi üzerine irkildim. Bir anlığına elimdeki gömleği katlamayı bıraktım. Adelia’ya dönerek; “Bilerek sonuncu olmadım. Oscar’ın oraya saklanacağını düşünmemiştim.” Diyerek ima ettiği şeyi reddetmeye çalıştım. Katlama işime devam ettim. Ama Adelia istediğini elde edememişti anlaşılan.
“Oscar’la gitmek istemedin yani?” Neyi amaçlıyordu bu kız? Düşüncemi yüzüme vurarak başımı iki yana salladım.
“Sadece yalnız kalmamasını istedim.” Dolabıma gidip Adelia’ya arkamı döndüm. “Hiçbirinizin onu, daha doğrusu Morrigan’ı tercih etmeyeceğini biliyordum. Hepiniz okyanusu aşıp başka kıtalar görmek istiyordunuz. O ise Morrigan’a gitmek zorundaydı. Arkadaşa ihtiyacı olabileceğini düşündüm.”
“Ama Oscar aynı görüşte değil.” Sorgulayan bakışlarım Adelia’nın üzerindeydi. “Senin hemen bilebileceğin bir yere saklandı ki en çok görmek istediğin yere gidebilesin. Seni ne kadar da düşünüyor.”
“Değer veriyor olması normal değil mi? Sonuçta birlikte büyüdük ve buradaki ilk arkadaşım oldu. Birbirimizi tanıyoruz. O benim nereye gitmek isteyebileceğimi, hayallerimi biliyor. Ama kendisinin yalnız kalabileceğini hiç düşünmüyor. Benim önümde kıtaları keşfetmek için çok seçenek olacaktır. Hem Morrigan’ı da hiç görmedim. Dünyayı tanımaya oradan başlayabilirim.” Sakince kendimi açıklamaya çalışsam da heyecanlı tavrımı dizginleyemiyordum.
“İlginç.” Adelia’nın yüzünde okuyamadığım muzipçe bir ifade vardı.
“İlginç olan ne?” Kafam karışmış bir vaziyette Adelia’ya bakıyordum.
“Hiç. Bak saat kaç olmuş, benim gitme zamanım geldi.” Oturduğu yerden kalkıp beni kucakladı. Geri çekilirken ellerimi tutarak hem samimi hem de ciddi bir sesle “Dikkatli ol Mel, hem kendin için hem prens için.” Dedi ve ardından odadan ayrıldı. Ne önceki gülüşüne ne de son sözlerine anlam ve karşılık verebildim.
Odama şöyle bir göz attıktan sonra hazır olduğuma karar verdim. Saat kararlaştırdığımız vakte gelirken Oscar’ın ne durumda olduğunu merak ediyordum. Hazırlandı mı diye odasına gitse miydim acaba? Hâlâ bana haber vermemişti belki o da beni bekliyordu. Eşyalarımı doldurduğum çantamla odadan çıktım. Kapıyı kapamadan önce odama son bir kez daha baktım. İçimde buraya uzun süre gelemeyecekmişim gibi bir his vardı.
Koridorlarda bir süre dolaştım. Bu saray çok büyüktü ve adeta her oda birbirine bağlanıyordu. Kısa bir yürüyüşün ardından Oscar’ın kapısının önüne geldim. Yavaşça kapıyı çaldım. İçeriden bir kaç tıkırtı geldi. Anlaşılan bir yerlere çarpmıştı.
“Mel!” Kapıyı açtığında biraz geriledi. Anlaşılan beni gördüğüne şaşırmıştı.
“Hazır mısın diye gelmiştim.” “Tam değil, biraz daha zamana ihtiyacım var.” Sonra bir koluma astığım çantamı görünce benim hazırlanmış olduğumu fark etmiş olacak ki “Girsene.” Dedi.
Bu sefer şaşıran taraf bendim. Her ne kadar saraydaki bir arkadaşım olsa da o bir prensti. Bense odasına daha önceden girmemiştim, çocukken bile. Şöyle bir koridora baktım. Tereddütümü o da anladı. “Sorun olmaz.” Diyerek kapının önünden geçebilmem için hafifçe çekildi. Ben içeriye girdikten sonra onun da koridoru kontrol etmesi gözümden kaçmadı..
“Dağınıklığın kusuruna bakma.” Mahcup bir şekilde eli ensesine gitti. Galiba odasına girmemin iyi bir fikir olmadığını şimdi düşünmeye başlamıştı. Ama girmiştim bir kere ve ben de çevremi incelemeye başladım.
Odanın büyüklüğüne karşılık ağzımın açılmaması işten bile değildi. Bazen arkadaşlığı sayesinde prens olduğunu unutuyordum ama odası tam bir kraliyet emsaliydi. Odanın genişliği ile sağlanan ferahlık altın rengi duvar işlemeleriyle asalet diye bağırıyordu. Perdesi olmayan camlar sarayın arkasındaki gölü gözler önüne seriyordu. Her gün bu gölün kıyısında tam da bu saatlerde idmanımızı yapardık. Önce gölün çevresinde koşar, sonrasında özel olarak hazırlanmış yerlerde antrenmanlarımızı gerçekleştirirdik. Biraz daha ileride ise bir orman ve hemen girişinde de bir arena bulunuyordu. Bu arenada ikili eşleşmelerle düellolar gerçekleştiriyorduk. Yeteneklerimizi keşfetmek ve yeni hamleler öğrenmek için birebir bir ortam.
Odaya bakmaya devam ettim. En kaliteli eşyalarla dekore edilmişti. Klasik ve sade olan mobilyalara altın işlemeler az da olsa süs katıyordu. Odanın bir tarafı çalışmak için diğer tarafıysa -boydan boya camların olduğu- yatağa ve kocaman bir kitaplığa ayrılmıştı. Oscar’ın okumayı sevdiğini bilirdim. Bana da kendi kitaplarından getirir, bazen birlikte okur ve üstüne sohbet ederdik. İkimiz de tüm askerler gibi bilim ve sanatla ilgili dersler de alıyorduk. Hem o derslerin kattıkları hem de okuduklarımız Oscar’la sohbeti daha güzel hale getiriyordu. Kendine göre görüşleri ve hayalleri vardı. Bir gün bu krallığın başına geçmeyi hak ediyordu.
“İstediğin varsa alabilirsin.” Toparlamaya çalıştığı masadan seslendi.
“Teşekkürler ama istediğimden değil. Bu kadar çok kitabının olduğunu tahmin etmemiştim sadece. Biraz şaşırdım.”
Kitaplıktan uzaklaşıp masaya doğru gittim. Masasında dağınık olan evraklarla uğraşıyordu. Başımı uzatıp biraz göz gezdirdim.
“Babamın ilgilenmemi istediği diplomasi belgeleri.” diye açıkladı. Her ne kadar asker olarak yetişse de tahtın varisiydi. Morrigan’a gitme amacı Astrea ile aralarındaki siyasi işbirlik olmalıydı. “Bazen ‘Keşke okumam gereken tek şey kitaplarım olsa’ diye düşünüyorum.”
İsyanına hafifçe gülümsemekle yetindim. Oscar, belgelerle uğraşırken bir süre onu izledim. Gri gözlerinin altında uykusuzluğunu belli edecek morluklar vardı. Gece tüm bu prens sorumluluklarını düşünmekten uyuyamadığının farkındaydım. Ayrıca doğup büyüdüğün yeri de böyle bırakmak kolay olmasa gerekti.Belgelerin sürekli yerini değiştiren elleri; arada zorlandığını belli edercesine alnına gidiyor, bir süre sonra işlerini yapmaya devam ediyorlardı. En son bunalarak ellerini camdan gelen ışıklarla gümüş gibi parlayan saçlarının arasına daldırdı. Arkaya doğru tararken arkasına yaslandı ve başını masadan kaldırdı. Böylece onu izleyen gözlerime denk geldi.
Belgeler artık pek ilgimi çekmiyordu, prensin işi de bitecek gibi değildi. Odadaki keşfime devam ettim. Manzaranın dikkatimi çekmesiyle tekrar göl manzarasına yöneldim. Güneşin parlaklığı durgun sulara vuruyordu. Yansıyan ışıklarla havanın ne kadar sıcak olduğu tahmin edilebilirdi.
Pencereye iyice yaklaşmışken yanındaki alçak, küçük masa dikkatimi çekti. Üzerinde pek bir şey yoktu: bir mum ve bir kolye. Mum daha önce yakıldığı belli olacak şekilde eriyen kısmı dibinde birikmişti. Kolye mumun hemen yanındaki ufak bir kutunun içinde tüm asaletiyle duruyordu. Yaydığı enerji o kadar etkileyiciydi ki gözlerimi üzerinden alamadım.
İlk baktığımda üç yapraklı yoncaya benzetmiştim ama oluştuğu yuvarlaklar daha farklıydı. Dikkatli bakınca bir kılıç kabzasına benzetilebilirdi. Ortasında ve en alt kısmına doğru birer taş vardı. Mor renkli bu taş Adelia’nın kolyesindeki ametiste benziyordu ancak aynısı olmadığını bir şekilde anlayabilmiştim. Sarının, yıllardan dolayı eskittiği renginin ortasında tüm parlaklığıyla ışıldıyordu taş parçası. Biraz daha bakınca kolyenin ne olduğunu anladım. Bir zambaktı.
“İstersen onu alabilirsin.” Yanıma sessizce sokulmuştu Oscar, başımı çevirip irkilmemek için zor durdum. Bu teklifi kitaplar için olandan farklıydı. Daha ciddi, daha anlamlı… Almamı istediğini her kelimede vurgularcasına hissettirmişti.
“Değerli bir şeye benziyor, elinden öylece alabileceğim bir şeye değil.” Oscar’a döndüm. Cevabını omuz silkerek verdi.
“Babamla bir esnaf ziyaretinde, tek başıma gezinirken bir mücevherciye yardım etmiştim. Bir şekilde borcunu ödemek istedi. Gerek olmadığını ifade etmeme rağmen bir şekilde borcunu ödemek istedi. Hediye olarak en azından bu kolyeyi almamı istedi. Ancak kabul edersem içinin rahat olacağını anladım. Ne için kullanabileceğimi bilmiyordum ama sana yakışacaktır. O yüzden lütfen al.”
Ben hâlâ kararsızlık içinde bir kolyeye bir ona bakarken ilk adım atan Oscar oldu. Kutunun kapağını kapatıp bana döndü. Yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle kutuyu uzatıyordu. Ama üzgün gözleri soluk ve sisli halleriyle arkasındaki sırrı açık ediyordu.
Gözleri her zaman asıl hissettiklerini belli ederdi. Çok kez prens maskesini takışına şahit olmuştum. Ama gri gözleri asla yalan söyleyemiyordu. Oscar, gerçekleri görebildiğimi hiç fark etmedi. Ben hariç kimse fark etmedi.
Gülümsemesine karşılık verdim ve kutuyu aldım. “Çok güzel günlerde takacağıma emin olabilirsin.” Sonunda gri gözlerine ufak da olsa bir memnuniyet gelmişti.
“O zaman güzel günlerimizin başlangıcı şerefine.” Sözlerinin ardından elimdeki kutunun kapağına uzandı. Dikkatle kapağı kaldırıp kolyeyi içerisinden çıkardı. İzin istercesine bakan gözlerinden heyecanı okunuyordu. Ona sırıtıp arkamı döndüm.
Arkamı dönmemle saçlarımı toplayıp bana uzattı. Saçlarımı bana teslim ederken elinin tersi hafifçe enseme değdi. Bu temas ürpermeme neden oldu ama Oscar’ın fark ettiğini düşünmüyordum. Kolyeyi önümden geçirerek uçlarını birleştirdi. Bu kısacık an çok uzun sürmüş gibiydi. Aramızdaki mesafenin azlığıyla sıcak nefesini ensemde hissettim. Önüme dönerek tekrar gelen ürpermeyi bastırdım. Oscar’ın gözleri yavaşça kolyeden ayrılarak benimkilerle buluştu. Yüzümdeki sıcaklığı hissettiğim anda “Odada bir şey unuttum, girişte buluşuruz.” Diyerek hızlıca kapıya yöneldim.
Kapıyı arkamdan kapattığımda ses çıkarmamaya özen göstererek yaslandım. Elim ister istemez kolyeye gitti. Kalp atışlarımın hızlılığı ve yanaklarımın sıcaklığına dayanamayarak koşarak odama gittim.
☆☆☆

At arabasının sarsıntıları arasında dışarıdaki sıklaşan çam ağaçlarının hareketlerini izliyordum. Hafif rüzgar eşliğinde sallanarak dans ediyorlardı. Morrigan’a yaklaştıkça havanın soğuduğunu hissediyordum. Bu titreten soğukluğa karşı omzuma başını koymuş bedenin sıcaklığı içimi ısıtıyordu. Saatlerce sohbet ettikten sonra beşik gibi sarsılan arabanın etkisiyle Oscar uyuyakalmıştı. Biraz zaman geçince de başı omzuma düşmüştü. Başını kaldırıp hareketin etkisiyle onu uyandırmak istemedim. Saatlerce aynı şekilde oturmak demek olsa bile.
Dışarıda sadece çam ağaçları vardı. Konuşacak tek kişi de uyuduğundan artık sıkılmaya başlamıştım. Bacaklarımın üstünde birleştirdiğim parmaklarım birbiri üzerinden gidip geliyordu. Sonra yüzüğüme takıldı parmaklarım. Yüzüğü parmağımın çevresinde döndürdüm, hafifçe çıkarıp geri taktım. Ama asla tam olarak çıkarmadım. Çıkaramazdım çünkü bu koyu kırmızı yüzük tehlikeye yol açabilecek olan güçlerimizi dizginliyordu. Her kıtanın çocuklarını lanetlediği güçler…
İçimizden kimler sahipti bilmiyorduk ama kontrol edebilmek için eğitimler aldık. Aramızdan tek Oscar yüzük takmıyordu. Kralın soyu güvenliydi yani bu lanete sahip değildi. Oscar’ın yüzüğe ihtiyacı yoktu.
Ağaçlar seyrelmeye başladığında yolculuğumuzun neredeyse sona erdiğini anladım. Her ne kadar uyandırmak istemesem de Oscar’a seslendim. Sesimi duymasıyla kanlanmış gözlerini hafifçe aralayarak başını omzumdan kaldırdı. Uyku sersemliğiyle bana baktı. Omuzumda uyumuş olmasının verdiği iz yanağını kızartmıştı. Gözlerindeki kırmızı ve grilik hiç beklemediğim bir uyum sergiliyordu.
“Çok uyudum mu?” Hafifçe onaylayarak başımı salladım. “Üzgünüm seni rahatsız etmiş olmalıyım.” Gözlerini kaçırmıştı, mahçupluğu yüzünden okunuyordu.
Gülerek “Sorun değil” dedim. Ve tekrar dışarıyı izlemeye başladım. Seyrelen ağaçlarla birlikte evler gözükmeye başlamıştı. Koyu ahşap evler, ağaçların gövdeleriyle uyum yaratıyordu. Arada bir şehir sakinleri evlerinin bahçelerinde ya da yolda yürürken görünüyordu.
Nihayet araba yavaşlayarak durdu. İnmek için onay almak adına Oscar’a baktığımda o çoktan bana bakıyordu. Başımı soru sorarcasına kapıya doğru eğdim. Onaylayarak o da kapısına yöneldi ve arabadan indik.
Ciğerlerime giren soğuk havayla birlikte irkildim. Arkamdaki taş duvarlara karşılık karşımda ahşaptan bir saray duruyordu. Koyu, karanlık ahşap içeri gireni yutacak bir daha da çıkmasına izin vermeyecek bir şekildeydi. Neredeyse şeytani kahkahasını duyabiliyordum. Zirvesi o kadar yüksekteydi ki başımı kaldırmam bile bulutların ötesine uzanan kuleleri görmemi yetmiyordu. Bir kulenin balkonunda olmanın ne kadar da üşüteceğini düşünürken kendimin kollarımla sarmaladım.
“Bizim yazımız sizinkine benzemez Leydim. Dolabınızı yenilemek isteyebilirsiniz.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.