4. bölüm · Gölgelerin Zehri

Kanlı Gölgeler

Asena'nın Kaleminden

Sis Elara’yı yuttu. Veloria’nın dar sokaklarında koşarken ayakları taşlara çarpıyordu, ama ses çıkmıyordu. Gölgeler onu taşıyor; ayaklarının altında kıvrılan siyah dumanlar, adımlarını sessiz ve hızlı kılıyordu. Kalbi kulaklarında zonkluyor. Kai’nin kokusu hâlâ tenindeydi. Dudaklarının tadı hâlâ ağzında.

“Aptal,” diye fısıldadı kendi kendine. “Niye bıraktın kendini?”

Ama biliyordu niye. Çünkü dört yıl boyunca her gece onu rüyasında görmüştü. Her sabah uyanınca yastığı ıslaktı. Çünkü Kai’nin dokunuşu hâlâ derisinin altında yanıyordu. Lanet onları birbirine bağlamıştı, ama bağ aynı zamanda zehirdi.

Dar bir sokağa saptı. Eski bir apartmanın arka kapısına ulaştı. Üçüncü kata çıktı. Kapıyı üç kez vurdu. Kısa, uzun, kısa.

Kapı açıldı.

Sera , karşısında duruyordu. Kızıl saçları dağınıktı, üzerinde bol bir tişört ve şort. Gözleri faltaşı gibi açıldı.

“Elara? Tanrım… sen misin?”

Elara içeri girdi, kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yasladı, nefes nefese.

Sera , Elara’ya sarıldı. Sertçe. “Öldüğünü sanıyordum. Hepimiz sanıyorduk.”

Elara’nın gözleri doldu. “Ben de… kendimi öldü sanıyordum.”

Sera geri çekildi, Elara’nın yüzünü avuçlarına aldı. “Gözlerin… mor. Gücün uyanmış.”

Elara başını salladı. “Ve Kai’nin de.”

Sera’nın yüzü asıldı. “Draven’la mı karşılaştın?”

“Karşılaşmak mı?” Elara acı bir gülümseme attı. “Beni yakaladı. Öptü. Sonra kaçtım.”

Sera’nın kaşları kalktı. “Öptü mü? Ve sen… kaçtın mı?”

Elara yere çöktü. Dizlerini göğsüne çekti. “Başka çarem yoktu. Lanet… bizi izliyor. Eğer birbirimize tamamen teslim olursak… biri ölecek.”

Sera yanına oturdu. Elini Elara’nın omzuna koydu. “Anlat. Baştan.”

Elara anlattı. Malikâneye girişini, Kai’yi pencerede görmesini, bahçedeki öpücüğü, odadaki yakınlaşmayı. Her detayı. Sera dinledi, ara sıra başını salladı, ara sıra küfretti.

“Biliyor musun,” dedi Sera sonunda, “Kai dört yıl boyunca seni aradı. Şehrin altını üstüne getirdi. Adamlarını öldürttü, düşmanlarını yok etti. Veloria’yı ele geçirdi. Ama seni bulamadı. Ve sonra… değişti. Daha soğuk. Daha acımasız.”

Elara’nın boğazı düğümlendi. “Beni korumak için bırakmıştı. Babasının adamları yüzünden.”

Sera iç çekti. “Biliyorum. Luka anlattı. Ama Kai… şimdi farklı. Gölgeler onu yutuyor. Kanında zehir var. Öfkesi kontrolsüz.”

Elara’nın elleri titredi. “Benim de. Gücüm büyüyor. Her kullandığımda… bir parça daha kaybediyorum.”

Sera’nın gözleri ciddileşti. “O zaman neden döndün? Neden Veloria’ya geldin?”

Elara yere baktı. “Çünkü laneti kırmanın tek yolu… birbirimizi tamamen sevmek. Ve birbirimizi tamamen yok etmek.”

Sera dondu. “Ne?”

“Lanet öyle diyor. Birimiz diğerini öldürmeden aşk tamamlanamaz.”

Oda sessizleşti. Sadece dışarıdaki rüzgârın uğultusu duyuluyordu.

Sonra Sera ayağa kalktı. “O zaman kaç. Şehirden çık. Unut onu.”

Elara başını kaldırdı. Gözleri parlıyordu. “Unutamam. O benim lanetim. Ve ben de onun.”

Tam o anda pencere camı titredi. Siyah dumanlar camın dışından sızmaya başladı.

Sera geriledi. “Bu ne?”

Elara ayağa fırladı. Gölgelerdi. Kai’nin gölgeleri.

“Geliyor,” diye fısıldadı.

Kapı yumruklandı. Sertçe.

“Elara!”

Kai’nin sesiydi. Öfkeli. Çaresiz. Sahiplenici.

Sera’nın eli titredi. “Kapıyı açmayacağım.”

Ama Elara kapıya yaklaştı. Eli kapı koluna gitti.

“Elara, dur!” diye bağırdı Sera.

Elara kapıyı açtı.

Kai karşısında duruyordu. Siyah palto, ıslak saçlar , yağmur başlamıştı. Gözleri tamamen kızıldı. Arkasında Luka ve birkaç adam.

Kai’nin bakışları Elara’ya kilitlendi. “Kaçmayı bırak.”

Elara’nın kalbi duracak gibiydi. “Beni zorla alamazsın.”

Kai bir adım attı. “Alırım. Ve alacağım.”

Sera öne çıktı. “Kai, bırak onu.”

Kai’nin gözleri Sera’ya kaydı. Soğuktu. “Karışma!.”

Luka araya girdi. “Patron… sakin ol.”

Ama Kai sakin değildi. Gölgeler etrafında yükseldi. Oda karardı.

Elara’nın ellerinden siyah dumanlar fışkırdı. Gölgeler çarpıştı. Oda titredi.

Kai’nin eli Elara’nın bileğini kavradı. Çekti. Elara dengesini kaybetti, göğsüne düştü.

“Seninim,” diye hırladı Kai. “Ve bir daha kaçmayacaksın.”

Elara’nın gözleri doldu. “Beni sevdiğin için mi? Yoksa lanet yüzünden mi?”

Kai’nin nefesi kesildi. “İkisi de.”

Sonra dudakları Elara’nın dudaklarına yapıştı. Sert. Aç. Öfke dolu.

Elara’nın elleri Kai’nin göğsüne dayandı, ama itmedi. Sarıldı.

Gölgeler onları sardı. Oda kayboldu.

Bir anda malikânenin bodrum katında, karanlık bir hücredeydiler.

Kai Elara’yı duvara yasladı. Elleri bileklerini başının üstünde tutuyordu. Nefesleri karışıyordu.

“Buradan çıkamayacaksın,” dedi Kai, sesi hırıltılı. “Ta ki laneti kırmaya karar verene kadar.”

Elara’nın gözleri parladı. “Ya seni öldürürsem?”

Kai’nin dudakları kıvrıldı. “O zaman öldür. Ama önce… beni hisset.”

Acı ve zevk karıştı.

Gölgeler dans etti.

Ama bu sefer… kaçmadı.
Bodrum hücresi soğuktu. Taş duvarlar nemli, hava ağır. Tek ışık kaynağı tavandaki küçük bir lamba , titrek, sarı bir ışık. Kai Elara’yı duvara yaslamış halde tutuyordu. Bileklerini başının üstünde tek eliyle kavramıştı. Sanki bırakırsa Elara buhar olup gidecekmiş gibi.

Elara’nın nefesi hızlandı. Göğsü inip kalkıyordu. Kai’nin gözlerindeki kızıl parıltı şimdi daha yumuşaktı, ama hâlâ tehlikeliydi.
Bir anda “Dur,” diye fısıldadı Elara, ama sesi titrekti. İnandırıcı değildi.

Kai başını kaldırdı. Yüzleri o kadar yakındı ki kirpikleri birbirine değecek gibiydi. “Durmamı mı istiyorsun?” diye sordu, sesi alçak ve hırıltılı. “Gerçekten mi?”

Elara yutkundu. Gözleri Kai’nin dudaklarına kaydı. “Beni burada tutuyorsun. Bu… bu yanlış.”

Kai’nin dudakları kıvrıldı. Acı bir gülümseme. “Yanlış mı? Dört yıl boyunca seni kaybettiğimi sanarak yaşadım. Her gece rüyalarımda seni öldürüyordum. Ve şimdi buradasın. Canlı. Sıcak. Benim.”

Eli Elara’nın belinden sırtına kaydı. Parmakları omurgasını takip etti, yavaşça. Elara’nın vücudu istemsizce kıvrıldı. Gölgeler ayaklarının dibinde kıpırdandı, siyah dumanlar bileklerinden yükseldi.

“Lanet… bizi izliyor,” diye fısıldadı Elara.

“Bırak izlesin,” dedi Kai. “Bırak görsün. Seni bırakmayacağım.”

Elara’nın gözleri doldu. “Ya seni öldürürsem? Lanet öyle diyor. Birimiz diğerini öldürmeden aşk tamamlanamaz.”

Kai’nin eli Elara’nın çenesine gitti. Başparmağı alt dudağını okşadı. “O zaman öldür beni,” dedi. “Ama önce… beni sevdiğini söyle.”

Elara’nın kalbi duracak gibiydi. “Seni seviyorum,” diye fısıldadı. “Ama seni sevdiğim için… seni kaybediyorum.”

Kai’nin gözleri kapandı. Bir an acı çekiyormuş gibiydi. Sonra açıldı. Kızıl parıltı daha da yoğunlaştı.

“Ben de seni seviyorum,” dedi. “Ve seni sevdiğim için… seni burada tutuyorum. Kaçmana izin vermeyeceğim.”

Dudakları Elara’nın dudaklarına yapıştı. Bu sefer yavaş. Derin. Acı dolu ama tutkulu. Elleri hâlâ başının üstündeydi, ama artık direnmiyordu. Parmakları gevşedi. Kai’nin eli bileklerini bıraktı, ama Elara indirmiyor, sarılıyordu.

Tatlı ve acı karışımı. Vücutları birbirine yapıştı. Elara’nın sırtı soğuk taşa değiyordu, ama Kai’nin teni yanıyordu.

Kai durdu. Başını kaldırdı. Gözlerinde savaş vardı. “İstiyor musun?” diye sordu. “Gerçekten istiyor musun?”

Elara’nın gözleri parladı. Mor ışık. “Seni istiyorum. Ama korkuyorum.”

Kai’nin alnı Elara’nın alnına yaslandı. “Ben de korkuyorum,” diye fısıldadı. “Ama seni bırakamam. Sensiz… ben yokum.”

Elara’nın elleri Kai’nin gömleğinin altına kaydı. Tenine dokundu. Sıcak, sert. Dövmeleri parmaklarının altında gezindi. Kai’nin gözleri kapandı.

“Elara…”

Elara’nın dudakları Kai’nin çenesine değdi. Öptü. Hafifçe ısırdı. Kai’nin eli Elara’nın sırtına indi, elbisesinin fermuarını tamamen indirdi. Kumaş yere kaydı. Elara’nın teni ortaya çıktı , siyah dantel iç çamaşırı, soluk ten, mor gözler.

Kai’nin nefesi hızlandı. Gözleri vücudunda gezindi. “Tanrım… hâlâ aynı güzelliktesin.”

Elara’nın yanakları kızardı. “Bakma öyle.”

Kai’nin eli Elara’nın beline dolandı. Çekti. Vücutları tamamen yapıştı. “Bakacağım,” dedi. “Ve dokunacağım. Ve seni bırakmayacağım.”

Gölgeler etraflarında dans etti, siyah dumanlar tavana yükseldi.

Ama tam o anda bir ses duyuldu. Derin, eski bir ses. Lanetin sesi.

“Birbirinizi sevdiğiniz anda… son başlar.”

Oda titredi. Duvarlar çatırdadı. Lamba söndü. Karanlık çöktü.

Kai Elara’yı kendine çekti. Korur gibi. “Hayır,” diye hırladı. “Daha değil.”

Elara’nın gözleri parladı. Mor ışık karanlığı yardı. “Lanet… uyanıyor.”

Kai’nin gözleri kızıldı. “O zaman savaşalım.”

Gölgeler onları sardı. Ama bu sefer… birlikteydiler.

Dışarıda yağmur hızlandı. Veloria uyanmıştı.

Ve gölgeler… fısıldıyordu.

Karanlık çöktüğünde oda tamamen sustu. Sadece kalp atışları duyuluyordu ,ikisinin de. Kai’nin eli hâlâ Elara’nın belindeydi, parmakları tenine gömülmüş, sanki bir daha bırakırsa her şey bitecekmiş gibi. Elara’nın nefesi kesik kesikti. Göğsü inip kalkıyordu, mor gözleri karanlıkta hafifçe parlıyordu.

“Lanet…” diye fısıldadı Elara, sesi titrek. “Bizi durdurmak istiyor.”

Kai’nin alnı Elara’nın alnına yaslandı. Nefesleri karıştı. “durduramaz,” dedi, sesi boğuk ve kararlı. “Sen buradasın. Ben buradayım. Gerisi… gerisi önemli değil.”

Elara’nın elleri tekrar Kai’nin göğsüne dayandı. Parmaklarını dövmelerin üstünde gezdiriyordu. “Önemli,” diye karşı çıktı. “Eğer birbirimize teslim olursak… biri ölecek.”

Kai’nin gözleri kapandı. Bir an acı çekiyormuş gibiydi. Sonra açıldı. Kızıl parıltı yumuşamıştı, ama hâlâ tehlikeliydi. “O zaman öleyim,” dedi. “Ama sensiz değil.”

Elara’nın boğazı düğümlendi. Gözyaşları yanaklarından süzüldü. “Böyle konuşma.”

Kai’nin eli Elara’nın yanağına gitti. Gözyaşlarını sildi. Parmakları nazikti, ama titriyordu. “Nasıl konuşmayayım? Dört yıl seni kaybettiğimi sanarak yaşadım. Her sabah uyanınca… ölmüş gibi hissediyordum. Şimdi buradasın. Canlı. Sıcak. Ve ben… seni bırakamam.”

Elara’nın elleri Kai’nin yüzüne gitti. Parmakları yanaklarında gezindi, çenesinde durdu. “Ben de seni bırakamam,” diye fısıldadı. “Ama korkuyorum. Seni seviyorum diye korkuyorum.”

Kai’nin dudakları kıvrıldı. Acı bir gülümseme. “Ben de korkuyorum. Ama korku… bizi durduramaz.”

Vücudu istemsizce Kai’ye yaslandı.

Gölgeler etraflarında kıpırdandı, ama bu sefer öfkeli değil, sanki onları korumak ister gibiydi.

“Kai…” diye inledi Elara.

Kai durdu. Başını kaldırdı. Gözleri Elara’nın gözlerine kilitlendi. “Söyle,” dedi. “Ne istiyorsun?”

Elara’nın gözleri doldu. “Seni istiyorum. Ama… lanet izin vermeyecek.”

Kai’nin eli Elara’nın kalbine gitti. Tam kalbinin üstüne. “Kalp atışlarını duyuyorum,” diye fısıldadı. “Benimkiyle aynı ritimde. Lanet ne derse desin… bu gerçek.”

Elara’nın elleri Kai’nin beline dolandı. Vücutları tamamen yapıştı. Gölgeler yükseldi. Ama bu sefer… onları sarmadı. Onları taşıdı. Oda kayboldu. Bir anda malikânenin üst katındaki geniş yatak odasına döndüler. Aynı yatak. Aynı bordo perdeler.

Kai ,Elara’yı yatağa yatırdı. Üstüne eğildi. Elleri yatağın iki yanına dayandı. Elara’nın saçları yastığa yayıldı. Mor gözleri parlıyordu.

“Kaçmayacaksın,” dedi Kai, sesi emredici ama kırık.

Elara’nın eli Kai’nin yanağına gitti. “Kaçmayacağım,” diye fısıldadı. “Ama… söz ver. Eğer lanet bizi ayırırsa… birbirimizi affedeceğiz.”

Kai’nin gözleri kapandı. “Söz veriyorum.”

Tam o anda oda titredi. Duvarlardan siyah dumanlar fışkırdı. Lanetin sesi yeniden duyuldu , daha yüksek, daha öfkeli.

“Son… yaklaşıyor.”

Kai dondu. Elara’nın üstünden kalktı. Gözleri kızıldı. “Hayır,” diye hırladı. “Daha değil.”

Elara ayağa kalktı. Gölgeler etrafında dans ediyordu. “Lanet… bizi test ediyor.”

Kai’nin eli Elara’nın elini kavradı. Parmakları kenetlendi. “O zaman geçelim testi.”

Ama tam o anda kapı açıldı.

Luka içeri girdi. Yüzü solgundu. “Patron… şehirde bir şey oluyor. Gölgeler… sokaklarda dolaşıyor. İnsanlar panikte.”

Kai’nin yüzü sertleşti. “Ne?”

Luka yutkundu. “Ve… babasının eski adamlarından biri… geri dönmüş. Senin öldüğünü sanıyorlar. İntikam istiyorlar.”

Elara’nın kalbi durdu. “Babası mı?”

Kai’nin gözleri Elara’ya döndü. “O öldü. Ama adamları… hâlâ yaşıyor.”

Luka kapıya baktı. “Ve şimdi… buraya geliyorlar.”

Oda sessizleşti.

Kai Elara’yı kendine çekti. Korur gibi. “Kimse sana dokunamayacak.”

Ama Elara biliyordu. Lanet sadece içlerinde değildi. Dışarıda da uyanmıştı.

Ve gölgeler… artık sadece fısıldamıyordu.

Haykırıyordu.