Gölgelerin Zehri kitap kapağı

6. bölüm / 12

Kan Yemininin Mirası

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: Kan Yemininin Mirası

Katedralin altındaki gizli oda, sanki Veloria’nın kalbiymiş gibi atıyordu. Taş duvarlar soğuktu ama nabız gibi titreşiyordu; runeler mor ve kırmızı ışıkla yanıp sönüyor, her nefeste hafifçe parlıyordu. Havada eski mum kokusu, nemli taş ve hafif metalik bir tat vardı kan kokusu gibi, ama daha eski, daha derin. Ortadaki taş küre yavaşça dönüyordu, içindeki kırmızı ışık kalp atışı gibi ritmik yanıp sönüyordu. Kürenin yüzeyi pürüzsüz değildi; küçük çatlaklar vardı, sanki içinde bir şey hapisti ve dışarı çıkmak istiyordu.
Elara’nın ayakları taş zemine değdiğinde soğukluk bacaklarından yukarı tırmandı. Elbisesinin etekleri yere süründü, dantel kenarları toz aldı. Kai’nin eli hâlâ elindeydi parmakları kenetlenmiş, terli ama sıcaktı. Sera arkalarında kalmıştı, nefesini tutmuş, kristal kalıntılarını avucunda sıkıyordu. Luka kapıyı kapatmıştı, sırtını yaslamış, dışarıdaki adamlarını bekliyordu.
Liora , Kai’nin annesi altar’ın yanında duruyordu. Siyah elbisesi yere değiyor ama ayakları yere basmıyor gibiydi. Saçları griydi ama hâlâ koyu teller taşıyordu; gözleri kızıldı, ama Kai’nin gözlerindeki öfke yerine derin bir yorgunluk, pişmanlık ve kırık bir sevgi vardı. Yüzü solgundu, ama hâlâ güzeldi, gençliğinde Elara’ya benzeyen bir güzellik.
Kai’nin sesi odada yankılandı, çatallı ve kırık:
“Anne… sen öldün. Cenazene katıldım. Babam seni gömdü.”
Liora başını hafifçe eğdi. Dudaklarında acı bir gülümseme belirdi.
“Öldüm, oğlum. Ama lanet beni bırakmadı. Kan yemini… beni burada tuttu. Yüz yıllardır değil sadece dört yıl. Ama dört yıl sonsuz gibi geldi.”
Elara’nın boğazı düğümlendi. Sesini zor çıkardı:
“Yüz yıllar mı demiştin? Yanlış mı duydum?”
Liora Elara’ya döndü. Gözleri yumuşadı, annelik dolu bir bakışla.
“Hayır, kızım. Yanlış duymadın. Ama o yüz yıllar… benim değil. Lanet yüz yıllardır var. Aile yeminleri, aşk yeminleri, kanla yazılan yeminler… hepsi birleştiğinde bu doğdu. Ben sadece son halkayım. Sen ve Kai… en güçlü halkasınız.”
Kai bir adım öne çıktı. Elara’yı hâlâ arkasında tutuyordu, ama eli titriyordu.
“Ne diyorsun? Babam… babam seni öldürdü mü?”
Liora’nın gözleri doldu. Gözyaşları yanaklarından süzüldü ama gözyaşları kırmızıydı, kan gibi.

“Hayır. Ben kendimi öldürdüm. Sen doğduktan sonra… laneti hissettim. Kanımda zehir vardı. Babana söyledim. O da hissetti. Ama aşkımız… bizi kör etmişti. Yemin bozuldu. Ben öldüm ki sen yaşayasın. Ama lanet… seni de buldu.”

Elara’nın kalbi sızladı. Kai’nin annesinin acısını hissediyordu kendi acısı gibi.
“O zaman neden şimdi çıktın? Neden bizi uyarıyorsun?”

Liora altar’a yaklaştı. Parmakları taş yüzeye değdi. Taş titredi. Freskler canlandı duvarlarda eski sahneler oynadı: İki figür, aşk dolu bakışlar, hançer, kan, gölgeler yükseldi.
“Çünkü siz farklısınız. Voss kanı ve Draven kanı… birleştiğinde lanet doğdu. Ama aynı zamanda… kırılabilir. Senin gücün, Elara… gölgeleri dokuyabiliyor. Kai’nin gücü… onları yok edebiliyor. Birlikte… laneti yenebilirsiniz. Ama bedeli var.”
Kai’nin sesi sert çıktı:
“Ne bedeli?”

Liora derin bir nefes aldı.
“Biriniz gücünüzü bırakacak. Gölgeleri terk edecek. Normal bir insan olacak. Diğeriniz laneti üstlenecek. Şehir kurtulacak. Ama terk eden… yalnız kalacak. Sonsuza kadar. Çünkü güçsüz kalacak. Gölgeler onu koruyamayacak. Hastalık, yaşlılık, düşmanlar… hepsi gelecek.”
Sessizlik ağırlaştı. Mum alevi titredi. Dışarıdan uzak çığlıklar duyuluyordu şehir yanıyordu.
Elara’nın eli karnına gitti. İstemsizce.
“Ben bırakırım,” dedi. Sesi kararlıydı. “Sen şehri yönet. Veloria sana ihtiyaç duyuyor. Ben… senin yanında kalırım. Güçsüz olsam da.”
Kai hemen itiraz etti. Gözleri doldu.
“Hayır. Senin gücün seni hayatta tuttu. Sensiz kaldığım yıllarda… gölgeler seni korudu. Benim gücüm… beni zehirledi. Ben bırakırım.”
Elara’nın gözyaşları aktı.
“Sen kralısın. Şehir sensiz düşer.”
Kai’nin eli Elara’nın yanağına gitti. Başparmağı gözyaşını sildi.
“Şehir düşsün. Sensiz bir şehir… zaten düşmüş demektir.”
Sera araya girdi. Sesinde umut vardı.
“Bekleyin. Belki başka yol vardır. Liora… başka bir yol yok mu?”
Liora başını salladı.
“Var. Ama çok tehlikeli. Lanetin köküne inmek. Kürenin içine girmek. Orada… yeminin ilk yazıldığı anı görmek. Ve değiştirmek. Ama giren… geri dönemeyebilir.”
Kai’nin yüzü sertleşti.
“O zaman ben girerim.”
Elara hemen karşı çıktı.
“Hayır. Birlikte gireriz.”
Liora gülümsedi acı bir gülümseme.
“Birlikte girebilirsiniz. Ama biri dışarıda kalmalı. Biri… şehri korumalı.”
Sera öne çıktı.
“O zaman ben kalırım. Kristalim yok ama… sizi koruyabilirim.”
Luka kapıdan seslendi.
“Patron… dışarıda adamlar çoğaldı. Gölgeler onları kontrol ediyor. Geliyorlar.”
Kai Elara’ya baktı. Gözlerinde karar vardı.
“O zaman acele etmeliyiz.”
Elara başını salladı.
“Birlikte.”

Liora altar’ın kenarına dokundu. Taş kaydı. Kürenin altında dar bir geçit belirdi karanlık, nemli, eski.
“Gidin,” dedi Liora. “Ben burada kalacağım. Gölgeleri oyalayacağım.”
Kai annesine sarıldı. Kısa ama sıkı.
“Anne… teşekkür ederim.”
Liora’nın eli Kai’nin saçlarını okşadı.
“Git, oğlum. Ve onu koru.”
Elara Liora’ya baktı.
“Teşekkür ederim… anne.”
Liora’nın gözleri doldu.
“Sen de kızım.”
Üçü Elara, Kai ve Sera geçitten indiler. Luka dışarıda kaldı, kapıyı korudu.
Geçit dar ve dikti. Duvarlar rutubetliydi, tavandan su damlıyordu. Merdivenler sonsuz gibiydi. Elara’nın eli Kai’nin elini bırakmadı. Parmakları birbirine kenetlenmişti.
Aşağıya indikçe hava ağırlaştı. Kokular değişti eski kitap, kan, gölge dumanı.
Sonunda bir odaya ulaştılar. Küçük, yuvarlak bir oda. Ortada… kürenin küçük bir kopyası. Ama bu sefer küre kırık değildi. İçinde kırmızı ışık dönüyordu. Duvarlarda freskler: İlk yemin anı. İki figür biri erkek, biri kadın ellerinde hançer, kanla yemin ediyorlar.
Elara yaklaştı. Eli küreye uzandı. Mor ışık parladı. Küre titredi.
Görüntüler belirdi yavaş yavaş.

İlk görüntü: Genç bir kadın ve adam. Aşk dolu bakışlar. Ellerinde hançer. Kan damlıyor. Yemin ediliyor.

İkinci görüntü: Kadın hamile. Adam onu koruyor. Ama gölgeler geliyor.

Üçüncü görüntü: Kadın ölüyor. Adam ağlıyor. Gölgeler yükseliyor. Lanet doğuyor.

Dördüncü görüntü: Çocuk doğuyor. Kai’nin çocukluğu. Lanet ona geçiyor.

Beşinci görüntü: Elara ve Kai’nin ilk karşılaşması. Çocukken. Parkta. Gülüşmeler.

Altıncı görüntü: İlk öpücük. Gölgeler dans ediyor.

Yedinci görüntü: Ayrılık. Kai’nin babasının adamları. Elara kaçıyor.

Sekizinci görüntü: Şimdi. Bu oda.

Elara’nın gözyaşları aktı.
“Biz… laneti doğuran biziz.”
Kai’nin sesi titrek çıktı.
“Ama kıran da biz olabiliriz.”
Küre titredi. İçinden bir ses çıktı Liora’nın sesi.
“Karar verin. Birlikte bırakın. Veya birlikte yok olun.”
Elara Kai’ye baktı.
“Birlikte bırakalım.”
Kai başını salladı.
“Birlikte.”
Elleri küreye uzandı. Mor ve kırmızı ışık birleşti. Beyaz bir ışık yayıldı.
Oda titredi. Duvarlar çatırdadı. Freskler canlandı ama bu sefer mutlu sonla bitiyordu.
Gölgeler dağıldı.
Küre yavaşça söndü.
Elara ve Kai yere çöktü. Nefes nefese.
Sera yaklaştı.
“Başardınız mı?”
Elara gülümsedi. Zayıf ama gerçek.
“Sanırım… evet.”
Ama tam o anda küreden son bir görüntü belirdi.
Bir bebek. Küçük, mor gözlü. Kırmızı ışıkla çevrili.
Ve ses duyuldu Liora’nın sesi.
“Tebrikler… çocuklarım. Lanet kırıldı. Ama miras… devam ediyor.”

Elara’nın eli karnına gitti. İstemsizce.
Kai’nin gözleri genişledi.
“Elara… sen…”
Elara’nın gözleri doldu.
“Ben… hamileyim.”
Ve oda yeniden titredi.
Gölgeler… yeniden fısıldamaya başladı.
“Yeni bir yemin… başlıyor.”

Oda sessizleştiğinde, kürenin içindeki kırmızı ışık yavaşça söndü. Taş yüzey matlaştı, runeler birer birer karardı. Duvarlardaki freskler dondu mutlu son sahnesi hâlâ orada, ama artık hareket etmiyordu. Sadece taş üzerindeki soluk renkler kalmıştı. Hava hâlâ ağırdı; nem, kan kokusu ve gölge dumanının kalıntıları. Ama artık fısıltı yoktu. Gölgeler susmuştu.
Elara yere çöktü. Dizleri taş zemine değdiğinde soğukluk bacaklarından yukarı tırmandı, ama o hissetmedi bile. Eli hâlâ karnındaydı istemsizce, koruyucu bir şekilde. Gözleri doluydu, ama ağlamıyordu. Sadece şok vardı. Derin, sessiz bir şok.
Kai yanına çöktü. Diz çöktü. Elleri Elara’nın yüzüne gitti. Parmakları titriyordu. Gözleri hâlâ hafif kızıldı, ama artık öfkeli değil korku doluydu. Gerçek korku.
“Elara…” Sesi boğuk çıktı. “Doğru mu? Gerçekten mi?”
Elara başını salladı. Küçük, yavaş bir hareket. “Bilmiyorum… ama hissediyorum. İçimde… bir şey var. Sıcak. Küçük. Ve canlı.”
Kai’nin nefesi kesildi. Elleri Elara’nın karnına indi. Nazikçe, korkarak dokundu. Parmakları elbisenin üstünden geçti. Sıcaklık hissetti. Gerçek sıcaklık. Kalp atışı gibi hafif bir titreşim.
“Tanrım…” diye fısıldadı. Gözleri doldu. İlk kez Elara onu böyle görüyordu Kai Draven, Veloria’nın gölge kralı, ağlıyordu. Sessizce, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
Elara’nın eli Kai’nin elini kavradı.
“Kai… korkuyorum.”
Kai başını kaldırdı. Gözleri Elara’nın gözlerine kilitlendi.
“Ben de korkuyorum. Ama bu… bu güzel bir korku. Seninle benim… bir parçamız.”
Sera yaklaştı. Gözleri de doluydu.
“Elara… emin misin? Belki sadece lanetin oyunu.”
Elara başını salladı.
“Hayır. Lanet kırıldı. Bu… gerçek. Hissediyorum. İçimde… bir kalp atıyor. Küçük. Ama güçlü.”
Luka kapıdan seslendi.
“Patron… dışarıda sakinleşti. Gölgeler dağıldı. Ama şehir hâlâ karışık. Adamlar kaçıyor. Ama geri dönebilirler.”
Kai ayağa kalktı. Elara’yı da kaldırdı. Kollarını ona doladı. Sarıldı. Sıkıca. Korur gibi.
“O zaman dönüyoruz. Malikâneye. Seni orada koruyacağım. Kimse sana dokunamayacak. Kimse çocuğumuza dokunamayacak.”
Elara’nın başı Kai’nin göğsüne yaslandı. Kalp atışlarını duydu hızlı, ama düzenli.
“Çocuğumuza…” diye tekrarladı. Kelimeyi söylerken gülümsedi. Küçük, titrek bir gülümseme.
“Bizim çocuğumuz…”
Kai’nin eli Elara’nın saçlarını okşadı.
“Evet. Bizim. Ve onu koruyacağım. Seni koruyacağım. Ne pahasına olursa olsun.”
Sera gülümsedi.
“O zaman gidelim. Malikâne güvenli. Orada dinlenirsiniz. Ve… konuşursunuz.”
Üçü birlikte merdivenlerden çıktılar. Liora’nın silueti hâlâ altar’ın yanında duruyordu. Ama artık daha soluktu. Gülümsüyordu.
“Hoşça kalın… çocuklarım.”
Kai annesine baktı.
“Anne… teşekkür ederim.”
Liora’nın sesi hafif bir fısıltı gibi geldi.
“Git. Ve mutlu ol. Ben… huzur buldum.”
Siluet dağıldı. Sis gibi. Geriye sadece boş altar kaldı.
Malikâneye döndüklerinde şafak söküyordu. Sis dağılmıştı. Kırmızı ay batmıştı. Gökyüzü griydi, ama temizdi. Şehir sessizdi gölgeler susmuştu.
Odaya girdiklerinde Kai kapıyı kapattı. Elara’yı yatağa oturttu. Yanına oturdu. Elleri Elara’nın karnına gitti. Nazikçe okşadı.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu. Sesi yumuşaktı. Korku ve mutluluk karışımı.
Elara gülümsedi.
“Korkuyorum. Ama… mutlu. Seninle… bir aile olacağız.”
Kai’nin gözleri doldu.
“Evet. Aile olacağız. Ve ben… seni asla bırakmayacağım. Ne seni, ne de onu.”
Elara’nın eli Kai’nin elini kavradı.
“Söz ver. Güçlerimizi bıraktık. Artık normaliz. Ama yine de… bizi koruyacak mısın?”
Kai’nin dudakları Elara’nın alnına değdi. Öptü.
“Söz veriyorum. Her zaman.”
Ama tam o anda pencere titredi. Dışarıdan bir gölge geçti. Küçük, ama hızlı.
Elara’nın kalbi hızlandı.
“Kai… gördün mü?”
Kai pencereye baktı. Gözleri kısıldı.
“Gölge… hâlâ var.”
Sera kapıdan girdi.
“Dışarıda bir şey var. Küçük bir gölge. Çocuk gibi. Ama… lanetli.”
Kai ayağa kalktı. Elara’yı arkasına çekti.
“O zaman… yeni yemin başlıyor.”
Ve gölge pencereden içeri süzüldü.
Küçük bir bebek silueti gibiydi. Mor gözlü. Kırmızı ışıklı.
Ve fısıldadı:
“Anne… baba…”
Oda titredi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

113okunma 15beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…