Gölge protokolü kitap kapağı

25. bölüm / 15

Gölge protokolü

25. Bölüm ZİNCİRLER VE ÖZGÜRLÜK

Vaveyla Yazarı: Masal Uzun

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 25. Bölüm ZİNCİRLER VE ÖZGÜRLÜK

Odanın boğucu ısısı, Araf’ın üzerimdeki o devasa baskısı ve Selin’in aşağıdan gelen küfürlü isyanları... Hepsi bir anda uğultulu bir sessizliğe dönüştü. Araf’ın "Seni bu kalbe zincirlerim, gitmene izin vermem" diyen o mühürleyici itirafı, içimdeki son barajı da patlatmıştı. Gözlerimden süzülen bir damla yaş, yanağımdan kayıp siyah saten elbisemin askısına düştü.
"Zincirleyemezsin Araf," dedim, sesim titreyerek ama buz gibi bir netlikle. "Çünkü zincirleyecek bir geleceğimiz kalmamış olabilir."
Araf’ın kaşları çatıldı, kehribar gözlerinde o sarsılmaz özgüven yerini derin bir huzursuzluğa bıraktı. Beni yavaşça doğrulttu, elleri hala belimdeydi ama parmaklarının titrediğini hissedebiliyordum. "Ne saçmalıyorsun sen Derin? Ne demek bu?"
Derin bir nefes aldım. Karnımdaki o eski yaranın sızısını, doktorun klinikteki o ruhumu donduran sesini ve Selin’e "İstemiyorum" derken aslında ne kadar korktuğumu tek bir itirafta birleştirdim.
"Bugün Selin’le klinikteydim," dedim, gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan. "Hamile değilim Araf. Ama mesele bu değil. Doktor... doktor o eski yaramı, o kurşun izini inceledi. Karın bölgemdeki hasar o kadar büyükmüş ki... Benim için hamile kalmak bir mucizeymiş. Ve kalsam bile, ne benim ne de o bebeğin hayatta kalma garantisi yokmuş. Yani senin o hayalini kurduğun Karadağ veliahtı, o zincirlemek istediğin gelecek... Belki de hiç olmayacak."
Araf sanki fiziksel bir darbe almış gibi sarsıldı. Elleri belimden yavaşça kaydı, o 1.98’lik dev adam bir anda karşımda küçüldü. Odadaki o suni sıcaklık, yerini zemheri bir soğuğa bıraktı. Aşağıda Selin’in "Ulan enişte bozuntusu, hala mı kapatmadın şu ısıyı, sülalene rahmet!" diye bağıran sesi bile bu ağır sessizliği delemedi.
"Sen..." dedi Araf, sesi boğazında düğümlenerek. "Sen bunu biliyordun ve benden sakladın mı? Benimle o kapının ardında o geceyi yaşarken, bu ihtimalin olmadığını biliyor muydun?"
"Korktum Araf!" diye bağırdım, hıçkırıklarımın arasından. "Senin o sahiplenici karanlığından, beni bir kuluçka makinesi gibi görmenden, bu savaşın ortasında ölecek bir bebekten korktum! Ama en çok da... senin beni sadece bir 'anne' adayı olarak sevmenden korktum!"
Araf ayağa kalktı. Odanın içinde bir aslan gibi volta atmaya başladı, ellerini saçlarının arasından geçiriyordu. Gözlerindeki o yıkım, Kuzgun’un ordusunu karşısında görse oluşmayacak kadar büyüktü. Tam o sırada aşağıdan bir cam kırılma sesi geldi. Selin’in "Mert, dokunma bana dedikçe yapışıyorsun be pis herif! Al sana enişte yancısı!" diyen bağırışı ve Barkın’ın telsiz sesi odaya sızdı.
Ama Araf duymuyordu. Sadece bana bakıyordu. Bir hayalin enkazı altında kalmış gibi...
Araf, kurduğum her bir kelimenin altında santim santim eziliyordu. O 1.98’lik dev gövdesi, itirafımın ağırlığıyla sarsıldı. Gözlerindeki o sarsılmaz kehribar ışık, yerini simsiyah bir kuyuya bıraktı. Bir an için odadaki o suni sıcaklık buz kesti; Barkın aşağıda vanaları sonuna kadar açmış olsa da, Araf’ın etrafa yaydığı o soğuk dalga her şeyi dondurmaya yetti.
"Benimle o geceyi yaşarken..." dedi, sesi hırıltılı bir fısıltı gibiydi. "Bunu benden sakladın mı? Benim seni bir 'kuluçka makinesi' gibi göreceğime mi inandın?"
Cevap vermeme fırsat vermeden, aniden arkasını dönüp makyaj masasının yanındaki boy aynasına korkunç bir yumruk indirdi. Çat! Cam kırıkları odanın dört bir yanına saçılırken, elinden süzülen kanlar siyah saten elbisemin üzerine sıçradı. Ama o acıyı hissetmiyor gibiydi.
"Ben seni bebeğin için değil, nefesim olduğun için sevdim!" diye kükredi. Sesi malikanenin temellerini sarstı. Aşağıdan Selin’in "Ulan enişte bozuntusu, yukarıda deprem mi yapıyorsun sülalene rahmet! Kırıp dökme odayı!" diyen bağırışı bile bu sefer Araf’ın öfkesini dindiremedi.
Araf, kanayan eline aldırmadan üzerime doğru yürüdü ve beni omuzlarımdan tutup sarstı. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Bana bak Derin! O doktor ne derse desin, o kurşun seni benden koparamadıysa, hiçbir imkansızlık da koparamaz! Ben bir veliaht istemiyorum, ben seni istiyorum! Eğer bir gün bir bebek olacaksa, bu senin canın pahasına olmayacak. Seni o riske atacağıma, bu soyadı da, bu malikaneyi de, bu kanlı geçmişi de bugün burada yakarım!"
Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Araf’ın bu yıkıcı ama bir o kadar da sarsılmaz sadakati, içimdeki o pişmanlık duvarını yerle bir etmişti. O sırada aşağıdan Mert’in çaresiz sesi yükseldi: "Selin, aşkım, valla tiksiniyorum şu argo kelimelerinden ama abim yukarıyı yıkıyor, gel bir bakalım!"
Selin’in cevabı ise her zamanki gibi tokat gibiydi: "Otur oturduğun yerde enişte yancısı! Onlar kendi fırtınalarında boğuluyor, biz girmeyelim o odaya, yoksa enişte bozuntusu bizi de çiğ çiğ yer!"
Araf, alnını alnıma dayadı. Elindeki kan, beyaz tenime ve siyah elbiseme bulaşıyordu ama umrumda değildi.
"Sen benim imkansızımsın Derin," diye fısıldadı, sesi bu sefer titriyordu. "Ve ben hayatım boyunca imkansız olan her şeyi kazandım. Bunu da kazanacağız."
Gecenin o ağır itirafları, kırılan aynalar ve Araf’ın o sarsıcı yeminiyle karışan fırtınası, sabaha karşı yerini derin, yorgun bir uykuya bırakmıştı. Gözlerimi gri sabah ışığının odaya sızmasıyla yavaşça araladım. Zihnim henüz dün geceki yıkımı hatırlayamayacak kadar bulanıktı.
Ancak göz kapaklarım tamamen açıldığı an, tam karşımda, burun buruna duran o devasa karaltıyı görmemle her şey birbirine girdi.
"AAAHH! ANAOOV!"
Refleksle öyle bir sıçradım ki, dizim yatağın kenarına çarptı, battaniye dolanıp bacaklarımı kilitledi. Araf, o 1.98’lik boyuyla yatağın yarısını kaplamış, tek gözü açık bir şekilde, hiçbir mimik oynatmadan beni izliyordu.
"Ne bağırıyorsun Derin? Ejderha mı gördün?" dedi, sesi uykudan dolayı her zamankinden on kat daha kalın ve boğuk çıkıyordu.
"Ödümü patlattın ayı! Öyle dik dik bakılır mı insanın tepesinde? Korku filmi karakteri misin sen?" diye bağırdım, kalbim ağzımda atarken. "Resmen nefesini sayıyordum uyurken, bir anda o kehribar gözleri karşımda görünce ruhumu teslim ediyordum!"
Araf hafifçe doğruldu, uykulu haliyle bile o kadar heybetliydi ki yatak sanki onun altında küçülüyordu. "Kendi odamda, kendi yatağımda, karımı izliyorum. Bunun neresi korku filmi?"
"Açısı korkunç bir kere! O dolabın üstündeki kamera açısı gibi görüyorsun beni herhalde, tepeden bakınca dev gibi oluyorsun!" dedim, üzerimdeki siyah saten elbiseyi düzeltmeye çalışırken.
Tam o sırada kapı, Selin’in meşhur tekmesiyle gürültüyle açıldı. Selin, üzerinde leopar desenli sabahlığı, elinde bir bardak soğuk suyla içeri daldı.
"Ulan enişte bozuntusu! Sabahın köründe ne bu çığlık kıyamet? Sülalene rahmet, bırak da iki dakika uyuyalım!" diye bağırdı Selin, odadaki kırık aynaya ve kan izlerine tiksintiyle bakarak. "Aman sabahlar olmasın! Derin, kızım bu herif seni gece uykunda mı yiyor, ne bu halin?"
Araf, Selin’e "Çık git şu odadan Selin, valla Mert’e sabır duası okutacağım artık," diye hırlarken, Mert kapının eşiğinde belirdi.
"Selin, aşkım, valla tiksiniyorum şu sabah sabah bağırmalarından ama haklısın, abim yine Derin yengeyi korkutmuş," dedi Mert, uykulu gözlerini ovuşturarak. "Yenge, boyun kısa diye mi korkuyorsun abimden? Bak alışamadın hala adamın cüssesine."
"Mert, naş aslanım hadi!" dedim yastığı ona fırlatarak. "Sen git o argo kraliçesi sevgilini sakinleştir!"
Selin bardağındaki suyu kafasına dikip, "Hadi kalkın be, kahvaltıda kavga edeceğiz daha! Barkın aşağıda ağaç oldu, Defne de mutfakta 'Ay yine mi gerginlik' diye ağlıyor!" diyerek odadan çıktı.
Araf bana döndü, az önceki o sertliği gitmiş, gözlerinde hafif bir parıltı kalmıştı. "Korktun mu gerçekten?" diye sordu, elimi tutup kendine çekerken.
"Biraz," dedim fısıltıyla, gülümsememe engel olamayarak. "Ama alışıyorum sanırım... Bu devasa gölgeye."
Sabahın o tuhaf ve komik uyanışının ardından, malikanenin geniş yemek salonunda kahvaltıya oturmuştuk. Araf, elindeki sargıya rağmen her zamanki heybetiyle masanın başındaydı. Selin, tabağındaki zeytinle oynarken Mert’e "Ulan enişte yancısı, şu ekmeği uzatsana sülalene rahmet, elim ayağım titredi açlıktan!" diye söyleniyordu. Mert ise "Selin, aşkım, valla şu argo kelimelerinden tiksiniyorum ama al ye, yeter ki sus," diyerek ekmeği uzatıyordu.
Hepimiz gündelik, şık ama tetikte kıyafetlerimiz içindeydik. Ben üzerime beyaz bir blazer ceket ve jean pantolon çekmiştim; profesyonel zırhım her an üstümde olmalıydı. Tam çayımdan bir yudum almıştım ki, Barkın hızla içeri girdi. Adımları her zamankinden daha sertti. Doğrudan yanıma gelip eğildi ve kulağıma fısıldadı:
"Yenge... Kuzgun’un avukatı Cihan Selçuki kapıda. Yanında üç ekip otosu ve bir grup polis var. İçeri girmeye çalışıyorlar."
Çay bardağını tabağına usulca bıraktım. Çınlama sesi masadaki tüm sohbeti kesti. Araf’ın bakışları anında Barkın’a, sonra bana kilitlendi. Hiçbir şey demeden ayağa kalktım.
"Nereye?" dedi Araf, sesi bir emir gibi yükselerek.
"Hukuk dersi vermeye," dedim soğuk bir gülümsemeyle.
Geniş bahçeyi hızlı adımlarla geçtim. Demir kapının önüne vardığımda, Cihan Selçuki o kibirli suratıyla polislerin arkasında sırıtırken duruyordu. Polis memuru ileri atılınca elimi 'dur' der gibi kaldırdım.
"Durdurun orada," dedim, sesim rüzgarı bile kesecek kadar keskindi. "Burası Karadağ malikanesi. Buraya bu şekilde, baskın yapar gibi giremezsiniz."
Polis memuru, "Avukat Hanım, ihbar var, içeride yasadışı faaliyetler ve darp olduğuna dair..." diyerek hamle yaptı.
"Laf kalabalığını bırakın Memur Bey," diye sözünü kestim. "Hukuk usulü nettir. Elinizde bu mülk için düzenlenmiş bir 'Arama Kararı' veya 'El Koyma Belgesi' var mı? Varsa hemen şimdi görmek istiyorum."
Polisler birbirine baktı, Cihan Selçuki’nin yüzündeki sırıtış yavaş yavaş dondu. Memur, "Şu an yanımızda değil ama savcılık talimatı..." diye geveledi.
"Belge yoksa, arama da yok," dedim, kapının demirlerine doğru bir adım daha atarak. "Hukuksuz bir şekilde mülke tecavüz etmeye kalkarsanız, sadece sizi değil, bu operasyonu yöneten amiri ve sizi buraya yollayan savcıyı da Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na şikayet ederim. Şimdi... Ya o belgeyi getirin ya da bu mülkün sınırlarından derhal uzaklaşın. Burası sirk değil, Karadağların kalesi."
Cihan Selçuki dişlerini sıkarak, "Bunu yanına bırakmayacağız Karadağ," diye fısıldadı.
"Sana gelince Cihan," dedim gözlerimin içine bakarak. "Müvekkiline söyle, avukat tutacağına biraz kanun öğrensin. Zira bir sonraki görüşmemizde sana belge değil, sadece hapis kararı göstereceğim."
Polis arabaları birer birer geri vites yapıp uzaklaşırken, arkamı dönüp malikaneye yürüdüm. Bahçenin ortasında Araf, Selin, Mert ve Barkın dizilmiş beni izliyordu.
Selin elini ağzına siper edip bağırdı: "Helal be! Enişte bozuntusu bak da örnek al, kadının her cümlesi bir şarjör boşaltıyor resmen!"
Kapıdaki o soğuk duş etkisinden sonra bahçeyi vakur adımlarla geçip eve girdim. Arkamda bıraktığım polis sirenlerinin sesi uzaklaşırken, malikanenin ağır ahşap kapıları kapandı. Yemek odasına geri döndüğümüzde havada asılı kalan o gerginlik, yerini garip bir rahatlamaya bırakmıştı.
Sandalyeme oturup soğuyan çayımdan bir yudum aldım. Selin, dirseklerini masaya dayamış, hayranlık dolu gözlerle bana bakıyordu.
"Kızım," dedi Selin, sesindeki o sert tınıyı biraz yumuşatarak. "O Cihan denilen herifin yüzü kireç gibi oldu ya! Vallahi helal olsun sana Derin. Herif belgesiz gelmiş, resmen 'şansımı deneyeyim' demiş ama senin kayaya çarptı. Enişte bozuntusu, bak bu kadının kıymetini bil, yoksa valla alıp götürürüm yanımda, kalırsın böyle dımdızlak!"
Araf, Selin’in "enişte bozuntusu" lafına her zamanki gibi sabır çekercesine bir bakış attı ama odağı bende kaldı. Gözlerinde, az önceki o yıkımın yerini alan sarsılmaz bir gurur vardı. "Belge yoksa, arama da yok. Hukuk böyle işler," dedi sesi masada yankılanırken.
Mert, ortamdaki o ağır havayı dağıtmak için hemen araya girdi. Elindeki çatalı bir mikrofon gibi tutup Selin’e döndü.
"Hanımlar beyler! Karşınızda Adalet Tanrıçası Derin Karadağ! Boyu 1.70 ama etkisi 2.50!" Mert, oturduğu yerde ayağa kalkıp hayali bir pelerin savurdu. "Selin, aşkım, bak tiksiniyorum o argo laflarından ama kabul et, yengem bugün hepimize bir ders verdi. Barkın, kardeşim, sen de o ciddiyeti bırak da bir zeytin uzat yengene, enerjisi bitti kadının laf yetiştirmekten!"
Barkın, masanın diğer ucunda Defne’ye sessizce bir şeyler fısıldarken Mert’in bu çıkışıyla hafifçe gülümsedi. Defne’nin yanakları hafifçe pembeleşmişti. Barkın, tabağımdaki eksikleri kontrol edip sessizce zeytin tabağını önüme yaklaştırdı.
"Afiyet olsun yenge," dedi Barkın, sesi her zamanki gibi güven vericiydi.
Selin, Mert’e bir parça ekmek fırlatıp "Kes be enişte yancısı! Sen anca şov yap. Derin, ye şu yemeğini de sonra plan yapalım. Bu Cihan denen fare elbet bir kağıt parçası bulup geri gelecek, o zamana kadar kalemizi sağlam tutalım," dedi.
Mert, ekmeği havada kapıp ağzına attı. "Gelsinler Selin, gelsinler! Onlarda polis varsa bizde de Karadağ’ın en sert avukatı ve onun... eee... yakışıklı kardeşi Mert var!"
Araf, Mert’e "Mert, yemeğini ye aslanım, sesin çok çıkmaya başladı," diye homurdandı ama masadaki o sıcaklık, dışarıdaki soğuk savaştan çok daha gerçekti.
Yemek odasındaki o zafer havası, Mert’in şakaları ve Selin’in "enişte bozuntusu" diye Araf’a takılmalarıyla ısınmıştı. Masada herkes kendi dünyasındaydı; Barkın, Defne’nin tabağına sessizce bir şeyler bırakıyor, Mert ise Selin’in argo kelimelerine "Tiksiniyorum ama vazgeçemiyorum" diyerek gülüp geçiyordu. Tam tatlılar masaya gelmişti ki, malikanenin o devasa dış kapısının zili tekrar yankılandı.
Hepimiz aynı anda gerildik. Araf’ın eli gayri ihtiyari belindeki silahına gitti, Barkın yerinden ok gibi fırladı. "Yine mi o Cihan denen fare geldi?" diye mırıldandı Selin, çatalını masaya sertçe bırakarak.
Ancak Barkın’ın telsizinden gelen ses bu sefer farklıydı. "Abi... Kapıdaki polis değil. Elinde bir buket beyaz lilyumla bir kadın var. İsmi Leyla. Senin eski bir tanıdığın olduğunu söylüyor."
Araf’ın yüzündeki o sarsılmaz ifade, bir anlık bir buz kütlesi gibi çatladı. Kehribar gözlerinde daha önce hiç görmediğim, geçmişin tozlu raflarından kopup gelmiş bir şaşkınlık belirdi. Bakışları bir anlığına bana kaydı, sonra hızla kaçırdı.
"Leyla mı?" dedi Araf, sesi her zamankinden daha boğuk çıkmıştı. "İçeri alın."
Birkaç dakika sonra, salonun kapısında zarif, siyah elbiseli ve elinde bembeyaz lilyumlar tutan bir kadın belirdi. Boyu neredeyse benimle aynıydı ama duruşundaki o melankolik asalet odadaki tüm havayı değiştirdi. Selin, kadını görür görmez gözlerini devirip "Hadi buyur, sülalene rahmet! Eksik bir bu kalmıştı," diye fısıldadı Mert’in kulağına. Mert ise şaşkınlıktan ağzındaki lokmayı yutamadı.
Leyla, doğrudan Araf’a yürüdü ve çiçekleri masanın kenarına bıraktı. "Duydum ki Karadağ kalesi kuşatma altındaymış," dedi sesi kadife gibi yumuşak ama mesafeliydi. "Eski bir dostun desteğine ihtiyacın olur diye düşündüm Araf."
Araf ayağa kalktı ama bir adım bile atmadı. Ben ise oturduğum yerde, o beyaz blazer ceketimin içinde kendimi bir anda buz gibi hissettim. Bu kadın kimdi? Araf’ın geçmişindeki hangi "imkansız" hatıranın parçasıydı?
Leyla’nın bakışları masada gezindi ve sonunda bana kilitlendi. "Ve bu da o meşhur avukat olmalı," dedi, hafifçe gülümseyerek ama gözleri buz gibi bakıyordu. "Derin... Araf’ın seni neden bu kadar sıkı koruduğunu şimdi daha iyi anlıyorum."
Leyla’nın o kadife sesi odadaki tüm neşeyi bir bıçak gibi kesip atmıştı. Elindeki beyaz lilyumlar, masadaki zafer havasına serpilmiş cenaze çiçekleri gibi duruyordu. Araf’ın o sarsılmaz duruşundaki anlık dalgalanmayı fark etmiştim; bu kadın onun geçmişinde sıradan bir figür değildi.
Selin yanımda dişlerini sıkarak, "Hadi buyur, sülalene rahmet! Eksik bir bu kalmıştı," diye mırıldandı. Mert ise elindeki çatalı havada unutmuş, şaşkınlıkla bir Leyla’ya bir abisine bakıyordu.
Yavaşça sandalyemden kalktım. Beyaz blazer ceketimin önünü iliklerken, profesyonel avukat kimliğimi bir zırh gibi üzerime geçirdim. Boy farkımız hemen hemen aynıydı ama bakışlarımdaki o keskinlik, onun melankolik asaletini delip geçecek güçteydi. Masanın etrafından dolanıp tam karşısında durdum.
"Hoş geldiniz," dedim, sesim bir mahkeme salonundaki kadar net ve buz gibiydi. Elimi nezaketle ama mesafeyi koruyarak uzattım. "Ben Derin Karadağ. Araf’ın eşi ve aynı zamanda şahsi avukatıyım."
Leyla, uzattığım elime kısa bir an baktı, dudaklarında o sinir bozucu, her şeyi biliyormuş gibi duran hafif gülümseme belirdi. Elimi sıktığında parmakları buz gibiydi.
"Memnun oldum Derin," dedi Leyla, ismimi sanki bir tadı dener gibi yavaşça telaffuz ederek. "Müvekkilinin 'eski' dostlarını tanımak her zaman görevindir sanırım. Ama emin ol, benimle olan dosyası herhangi bir kanun kitabına sığmayacak kadar kalındır."
"Hukuk, sığmayanları sığdırmayı iyi bilir Leyla Hanım," dedim, gözlerimi bir saniye bile ayırmadan. "Hele ki Karadağ malikanesinin kapısından giren her 'eski' dosyanın güncelliğini kontrol etmek benim uzmanlık alanımdır. Malum, bazen zaman aşımına uğramış meseleler kapıyı boşuna aşındırabiliyor."
Araf arkamda belirdi. O devasa gölgesi üzerimize düştüğünde odadaki hava iyice ağırlaştı. Elini sahiplenici bir tavırla belime yerleştirdi ama gözleri doğrudan Leyla’nın üzerindeydi.
"Leyla," dedi Araf, sesi her zamankinden daha derin ve uyarı doluydu. "Çiçekler için teşekkürler ama bugün uygun bir zaman değil. Derin ve ben birazdan dışarı çıkacağız."
Mert araya girip, "Valla abim haklı," dedi, ortamı yumuşatmaya çalışarak. "Biz tam tatlı yiyorduk, Selin de tam küfür haznesini yeniliyordu, istersen başka zaman gel Leyla abla. Tiksiniyorum bu gerginlikten ama engel de olamıyorum!"
Selin ise oturduğu yerden bağırdı: "Ulan enişte bozuntusu, bırak bu kibarlığı! Leyla, sülalene rahmet, şu çiçekleri de al naş hadi! Biz burada aile saadeti yaşıyoruz, senin lilyumların burayı açmaz!"
Odanın kapısını arkamdan kilitlediğimde kalbim, bir mahkeme salonunda idam kararı bekleyen sanığınki kadar hızlı çarpıyordu. Leyla’nın o zehirli fısıltısı kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu: "Oraya bakmadın mı daha? Senin asla sahip olamayacağın bir geçmiş var."
Dün gece üzerine çıkıp Araf’la aynı boya geldiğim o ahşap sandığı hırsla dolabın önüne çektim. Üzerine çıktığımda, 1.70’lik boyum ve sandığın yüksekliğiyle dolabın en üst rafı artık görüş alanımdaydı. Titreyen ellerimle tozlu rafların en arkasına, o karanlık köşeye uzandım.
Parmaklarım yumuşak, tüylü bir dokuya çarptı. Siyah kadife bir kutu...
Kutuyu kavrayıp aşağı indim. Sandığın üzerine oturdum, kutu kucağımda sanki bir bomba gibi duruyordu. Derin bir nefes alıp kapağını yavaşça araladım. İçinden önce yoğun bir lilyum kokusu yayıldı—Leyla’nın o bayıltıcı parfümü.
Kutunun en üstünde, kenarları hafifçe sararmış bir fotoğraf duruyordu. Fotoğrafta Araf, o her zamanki sert ama daha genç haliyle, kucağında bembeyaz bir gelinlik içindeki Leyla’yı taşıyordu. Arkalarında Karadağ malikanesinin bahçesi, ellerinde ise birbirine kenetlenmiş alyanslar... Bu bir nişan fotoğrafı bile değildi; bu, gizli bir nikahın kanıtıydı.
Fotoğrafın altında bir not vardı, Araf’ın o keskin el yazısıyla yazılmış: "Leyla, bu zincir bizi sonsuza kadar bağlayacak. Karadağların ilk ve son gelini sen olacaksın."
O an dünya başıma yıkıldı. "İlk ve son gelin..."
Kutunun dibinde ise küçük, gümüş bir emzik ve bir ultrason görüntüsü duruyordu. Görüntünün üzerindeki tarih, Araf’ın o karanlık geçmişine, benim henüz hayatında olmadığım bir zamana aitti. Ama asıl canımı yakan, ultrasonun üzerindeki "Kaybedildi" notuydu.
Araf’ın dün geceki o "Ben seni bebeğin için değil, nefesim olduğun için sevdim" deyişi, o aynayı yumruklayışı... Hepsi bir anda anlam kazandı. O bu acıyı daha önce tatmıştı. O bu yıkımı Leyla ile yaşamıştı.
Tam o sırada kapının kolu sertçe aşağı indi. Araf, kapının kilitli olduğunu fark edince dışarıdan gürledi.
"Derin! Aç şu kapıyı!"
Cevap vermedim. Elimdeki fotoğrafa, o "ilk ve son gelin" yazısına bakarken gözyaşlarım ultrason görüntüsünün üzerine düştü. Araf kapıyı anahtarıyla açıp içeri daldığında, beni sandığın üzerinde, kucağımda o açık kutuyla gördü.
O 1.98’lik dev adam, kutuyu gördüğü an olduğu yere çivilendi. Kehribar gözlerindeki o sarsılmaz ifade, yerini saf bir dehşete bıraktı.
"Derin... Bakma ona," dedi sesi titreyerek. "O kutu... o kutu bir mezar, başka bir şey değil."
Elimdeki fotoğrafı, sanki avuçlarımın arasında canlı bir akrep tutuyormuşum gibi hızla Araf’ın önüne fırlattım. Fotoğraf, parke zeminde kayıp tam botlarının ucunda durdu. "İlk ve son gelin..." O kelimeler zihnimde yankılandıkça, dün geceki o sıcaklık, o "seni kalbime zincirlerim" itirafları birer yalana dönüştü.
Araf, yerdeki fotoğrafa bakarken omuzları çöktü. O sarsılmaz, 1.98’lik dev adamın bakışlarında ilk kez saf bir çaresizlik gördüm. Yanıma doğru bir adım atmaya yeltenince, sandığın üzerinden hızla inip araya koca bir uçurum koydum.
"Dokunma bana!" diye bağırdım. Sesim malikanenin duvarlarında yankılanırken, gözyaşlarımın yüzümü yakmasına izin verdim. "Oraya o notu sen yazdın Araf. 'Karadağların ilk ve son gelini sen olacaksın' diyen senin el yazın! Ben neyim o zaman? O boşluğu dolduran bir yedek mi? Yoksa o kaybettiğin bebeğin acısını dindirmek için tuttuğun bir pansuman mı?"
"Derin, dinle... O çok eski bir hikaye," dedi Araf, sesi boğuk ve titrek çıkıyordu. "Leyla o kutuyu açmanı istedi çünkü biliyordu... Seninle kurduğum bu yeni hayatı ancak geçmişin külleriyle yakabilirdi."
"Başardı!" dedim hıçkırıklarımın arasından. Kapıya doğru bir hamle yaptım ama o devasa gölgesiyle yolu kesti. Gözlerinin içine, tam o kehribar derinliklere nefretle baktım. "Bana bak Araf Karadağ. Bu sefer ne Selin’in o küfürlü arabuluculuğu, ne Mert’in komiklikleri, ne de senin o mühürleyici yeminlerin... Hiçbiri işe yaramayacak. Beni bu sefer kimse seninle barıştıramaz. Çünkü ben senin kalbinde bir 'ikinci şans' olmayı kabul etmiyorum."
Tam o sırada kapı bir kez daha tekmeyle açıldı. Selin, elinde odaya ait olan o yarım kalmış lilyum vazosuyla içeride bitti. Vazoyu yere fırlatıp tuzla buz etti.
"Ulan enişte bozuntusu! Sülalene rahmet, bu kız sana kalbini açtı, 'bebek olmuyor' diye ağladı, sen ise çekmecende eski karının ultrasonunu mu saklıyorsun?" diye kükredi Selin. Mert arkadan "Selin, aşkım, valla tiksiniyorum bu kaoslardan ama abim harbi batırdı bu sefer!" diye mırıldanıyordu.
Araf onlara bakmadı bile. Sadece bana odaklanmıştı. "Gitme Derin," dedi fısıltıyla. "O kutu bir mezardı, evet. Ama ben o mezarı seninle kapattım."
"Sen o mezarı kapatmadın Araf," dedim, blazer ceketimi omuzlarıma çekip kapıya yönelerek. "Sen o mezarın üzerine benimle yeni bir ev inşa etmeye çalıştın. Ve o ev bugün başımıza yıkıldı."
Araf’ı kenara itip odadan çıktım. Merdivenlerden inerken arkamdan Selin’in "Yürü be Derin! Naş aslanım, kalsın bu dev cüssesiyle bu harabenin içinde!" diyen sesi geliyordu. Ama benim duyduğum tek şey, kalbimin o kırılan cam parçaları üzerindeki sessiz çığlığıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.