Gölge protokolü kitap kapağı

24. bölüm / 15

Gölge protokolü

24. Bölüm SESSİZ FIRTINA

Vaveyla Yazarı: Masal Uzun

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 24. Bölüm SESSİZ FIRTINA

Odamın zifiri karanlığında, sadece dışarıdaki ay ışığının odaya sızan cılız parıltısıyla baş başa kalmıştım. Sırtımı kapıya yaslamış, zihnimdeki o gürültülü mahkemeyi susturmaya çalışıyordum. Derin dertler, derin sessizlikler doğururdu; bense şu an Karadağ malikanesinin en dilsiz köşesindeydim. Tam o sırada, ahşap kapının arkasından gelen o nazik tıkırtı, sessizliğimi bir cam gibi tuzla buz etti.
Tık... Tık...
"Derin? Benim, Selin. Müsait misin?"
Sesindeki o yumuşak ton, aşağıda bıraktığım o sert ve kaotik dünyadan çok uzaktı. Derin bir nefes alıp kapının kilidini yavaşça çevirdim. Selin, elinde dumanı tüten bir bardak bitki çayıyla karşımda duruyordu. Gözlerindeki o şefkatli bakış, bir ablanın kardeşine bakışı gibi korumacı ve anlayışlıydı.
"Sana biraz sakinleştirici bir şeyler getirdim. Aşağıdaki o hengâmeden sonra hepimizin buna ihtiyacı var," dedi içeri süzülerek.
Çayı makyaj masasının —üzerinde hâlâ dün gecenin izlerini taşıyan o masanın— üzerine bıraktı. Yatağın kenarına oturduğunda, yanına gitmem için eliyle hafifçe işaret etti. Gidip yanına çöktüğümde, Selin elini omzuma koydu.
"Kuzgun’un avukatına verdiğin o cevap muazzamdı Derin. Hepimizi gururlandırdın," dedi ama sonra sesini biraz daha kıstı. "Ama gözlerin... Gözlerin zafer kazanmış bir avukat gibi bakmıyor. Sanki... sanki kendi içinde bir savaşı kaybetmiş gibisin."
Yutkundum. Selin’in bu keskin gözlemi, profesyonel maskemi bir kez daha düşürmüştü. "Sadece yorgunum Selin. Her şey çok hızlı gelişiyor," diye geçiştirmeye çalıştım.
Selin hafifçe gülümsedi, parmaklarını elimin üzerinde gezdirdi. "Bak, ben bu aileye sonradan girmedim. Ben bu adamların içinde büyüdüm. Araf’ın o kilitli kapıları neden açtığını da, senin neden bu sabah gün doğmadan sahile kaçtığını da anlayabiliyorum. Pişmanlık, Karadağ erkeklerine yaklaşan her kadının ilk hissettiği şeydir. Ama o pişmanlığın altında yatan o başka şeyi... o 'tohumu' hissedebiliyorum Derin."
Bakışlarımı kaçırdım. Selin’in "tohum" kelimesini kullanması, karnımdaki o belli belirsiz sızıyı yeniden tetiklemişti.
"Korkuyorum Selin," diye fısıldadım ilk kez birine itiraf ederek. "Sadece Kuzgun’dan değil... Kendimden, bu çekimden ve bu sessizliğin sonundan korkuyorum."
Selin’in elinin sıcaklığı omzumda dururken, içimdeki o devasa boşluğun ilk kez ses bulmasına izin verdim. Bakışlarımı ellerime dikmiştim; sanki o ellere dün gece Araf’ın parmakları hiç dokunmamış, o ten mühürlenmemiş gibi davranmaya çalışıyordum. Ama Selin, bir Karadağ kadını olarak ruhumdaki o sarsıntıyı benden bile önce hissetmişti.
"Eğer bir şüphen varsa Derin," dedi Selin, sesi bir fısıltı kadar yumuşak ama bir o kadar ciddiydi. "Yarın sabah erkenden, kimsenin ruhu duymadan şehirdeki özel bir kliniğe gidebiliriz. Gizlilik konusunda endişen olmasın, Barkın’ın bile haberi olmaz. Sadece emin oluruz."
Yutkundum. Boğazımda bir yumru oluşmuştu ve kelimeler oradan geçmekte zorlanıyordu. Başımı yavaşça Selin’e doğru çevirdim, gözlerimdeki o sert, hukukçu ifade tamamen dağılmıştı. Yerini saf bir korku almıştı.
"Ben... Ben bir bebek istemiyorum Selin," dedim, sesim titreyerek ama kararlı bir şekilde. "Bu kaosun, bu savaşın ortasına bir can getirmek... Hele ki Araf gibi bir adamdan... Bu sadece bir hata değil, bu bir felaket olur. Benim bir kariyerim var, kazanmam gereken bir özgürlük davam var. Bir Karadağ veliahtı taşımak, bu malikaneye sonsuza dek zincirlenmek demek."
Selin, bu ani ve sert çıkışım karşısında şaşırmadı. Aksine, sanki bu cümleyi bekliyormuş gibi hüzünle gülümsedi. "Zincir mi, yoksa seni bu hayata bağlayan en güçlü bağ mı, buna zaman karar verir Derin. Ama hislerini anlıyorum. Araf’ın dünyası karanlıktır, o karanlığa bir çocuk sığdırmak zordur."
"Zor değil Selin, imkansız," diye kestim sözünü. "Daha dün geceye kadar ondan nefret ettiğimi sanıyordum. Şimdi ise... Şimdi ise bedenimde onun izini taşıyor olma ihtimali beni nefessiz bırakıyor. Eğer öyle bir şey varsa, bu sır sadece ikimizin arasında kalmalı. Araf bunu duyarsa, beni o odaya kilitler ve bir daha asla dışarı çıkmama izin vermez."
Selin elimi sıkıca tuttu. "Tamam, sakin ol. Yarın sabah her şeyi öğreneceğiz. O zamana kadar sadece dinlen. Ama unutma Derin; Karadağ kanı bazen planları bozar."
Selin odadan çıktığında, arkasında bıraktığı o sessizlik her zamankinden daha ağırdı. "İstemiyorum" demiştim ama kalbimin bir köşesinde, dün geceki o yoğun yakınlığın hatırası hâlâ sızlıyordu.
Selin odadan çıkalı henüz birkaç dakika olmuştu ki, kapı tekrar açıldı. Ama bu seferki vuruş nazik bir tıkırtı değil, bir fırtınanın habercisiydi. Araf, tüm heybetiyle içeri girdi ve kapıyı arkasından sertçe kapattı. Az önceki o sessiz öfkesi gitmiş, yerini zehirli bir şüpheye bırakmıştı. Kehribar gözleri, odadaki havayı kurutacak kadar keskin bakıyordu.
"Selin’le ne konuştunuz?" diye sordu. Sesi alçaktı ama her kelimesi bir kırbaç gibi şaklıyordu. "Yüzün kireç gibi olmuş Derin. Sabah sahile kaçtın, şimdi Selin’le fısır fısır bir şeyler çeviriyorsun. Benden ne saklıyorsunuz?"
Cevap vermedim. Makyaj masasının sandalyesine çökmüş, ellerimi dizlerimde kenetlemiştim. Bakışlarımı ondan kaçırdıkça üzerimdeki baskısı daha da artıyordu. Araf, aramızdaki mesafeyi iki adımda kapatıp önümde diz çöktü. Ellerimi sertçe kavradı, beni kendine bakmaya zorladı.
"Bana bak!" diye gürledi. "Dün gece o kapıyı kilitlediğimde aramızda hiçbir sır kalmadı sanıyordum. Şimdi neden bir yabancı gibi benden kaçıyorsun? O avukat ağzını aç ve konuş. Kuzgun mu tehdit etti? Yoksa... yoksa dün gece için mi bu pişmanlık?"
"Git buradan Araf," diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu.
"Gitmiyorum!" dedi, sesini daha da yükselterek. "Beni çıldırtıyorsun! Önce kollarımda eriyorsun, sonra sabah uyanınca bir hayalet gibi yok oluyorsun. Şimdi de Selin’le gizli planlar yapıyorsun. Ne oluyor bu evde? Ne saklıyorsun benden?"
Araf üzerime geldikçe, dün gecenin o ağır hatırası, Selin’e verdiğim o "Bebek istemiyorum" cevabı ve içimdeki o devasa belirsizlik bir çığ gibi büyüdü. Göğsüm daralıyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Araf ellerimi daha sıkı tutup, "Anlat bana! Hemen!" diye bağırdığında, içimdeki o son baraj da yıkıldı.
Gözlerimden boşalan yaşlara engel olamadım. Hıçkırıklarım odanın sessizliğini bir cam gibi tuzla buz ederken, ellerimi onun avuçlarından kurtarıp yüzüme kapattım. İlk kez Karadağ malikanesinin bu soğuk duvarları arasında gardım tamamen düşmüştü. Bir avukat gibi değil, köşeye sıkışmış, korkmuş ve ne yapacağını bilemeyen bir kadın gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Araf bir an donup kaldı. Beklediği her şeye hazırlıklıydı; bir tokada, bir hakarete, sert bir savunmaya... Ama benim bu darmadağın halime hazırlıklı değildi. Öfkesi, yerini derin bir şaşkınlığa ve sarsıcı bir sessizliğe bıraktı.
Gecenin o fırtınalı ağlama nöbeti yerini sabahın gri, donuk ışıklarına bırakmıştı. Araf’ın o anki şaşkın bakışlarını ve beni teselli etmeye çalışan ama bir türlü beceremeyen o sert ellerini arkamda bırakıp Selin ile yola çıkmıştık. Şehir merkezindeki o özel kliniğin bekleme odasında otururken, her saniye ömrümden bir yıl alıp götürüyordu.
İçeri girdiğimde doktorun yüzündeki o profesyonel ama mesafeli ifade, odadaki steril kokuyla birleşince midem bir kez daha bulandı. Ultrason ve tahlil sonuçları önündeki ekranda belirdiğinde nefesimi tuttum.
"Derin Hanım," dedi doktor, gözlüklerini düzelterek. "Şu an için hamilelik bulgusuna rastlamadık. Testleriniz negatif."
İçimde bir yerlerde devasa bir kayanın parçalandığını, o ağır baskının hafiflediğini hissettim. Derin bir nefes aldım, sanki aylardır ciğerlerime hava girmemiş gibi. "İstemiyorum" demiştim, evet; şu an bu haber benim için en büyük ödüldü. Ama doktorun cümlesi burada bitmedi.
"Ancak," diye devam etti, dosyayı kapatırken sesi biraz daha ciddileşti. "Tıbbi geçmişinizde yer alan o eski yara... Karın bölgenizden aldığınız o kurşun darbesi, içeride ciddi bir doku hasarı bırakmış. Bu durum, gelecekte bir hamilelik planladığınızda işleri oldukça zorlaştıracaktır. Sizin için hamile kalmak bir mucizeye yakın olabilir ve kalsanız bile bu süreç, hem sizin hem de bebek için hayati riskler taşıyan, oldukça zorlu bir hamilelik olacaktır."
Donup kaldım. Zaten bunu biliyordum; o karanlık gecede, o namlu bana döndüğünde hayatımın sadece o anını değil, geleceğimi de yaraladığını içten içe hep hissetmiştim. Ama bir doktorun ağzından bunu bu kadar net duymak, sanki ruhuma bir mühür daha basmıştı.
Selin, yanımda elimi sıkıca tuttu. "Biliyorduk ama duymak... duymak başka bir şeymiş," diye fısıldadı.
Klinikten dışarı çıktığımızda güneş yüzüme vuruyordu ama ben buz gibiydim. Hamile değildim, bu bir kurtuluştu. Ancak bir kadının kendi bedeni üzerindeki o "mucize" ihtimalinin bu kadar zayıf olduğunu bilmesi, zaferden çok bir hüzün bırakmıştı geriye. Arabaya bindiğimizde Selin bana döndü.
"Araf’a ne diyeceğiz? O kilitli kapıların ardında senden bir cevap bekliyor olacak."
Gözlerimi yola diktim. "Hiçbir şey," dedim. "Hamile değilim, konu kapandı. O yaradan, o zorluktan haberi olmasına gerek yok. Karadağlar sadece güce inanır Selin, benim zayıflığıma değil."
Klinikten dönüşteki o buz gibi hava, akşamın çökmesiyle yerini malikanenin o kendine has, ağır ama tanıdık atmosferine bırakmıştı. Hamilelik testi negatifti; bu bir kurtuluştu ama doktorun o "zorlu süreç" uyarısı zihnimin bir köşesinde asılı kalmıştı. Yine de, Araf’ın o sorgulayıcı bakışlarından kaçmak için kendimi odaya atmış, günün yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışıyordum.
Araf, yatağa uzanmış, ellerini başının arkasında birleştirmiş bir halde beni izliyordu. O kehribar gözlerindeki şüphe yerini daha sakin, hatta hafifçe keyifli bir seyir haline bırakmıştı. Ben ise o sırada odadaki yüksek, neredeyse Araf’ın boyuna yakın olan devasa ahşap dolabın üzerine telefonumu sabitlemiştim. Kamerayı açıp geri çekildiğimde, ekranda gördüğüm manzara karşısında duraksadım.
"Ay... Bu ne? Araf, sen beni gerçekten böyle mi görüyorsun?" dedim, sesimdeki şaşkınlığa engel olamayarak.
Kameranın açısı, dolabın yüksekliği yüzünden beni yukarıdan aşağıya çekiyordu. Ekranda kendime baktığımda, o her zaman mahkeme salonlarını inleten, devleri dize getiren Avukat Derin Karadağ gitmiş; yerine minicik, savunmasız ve adeta bir çocuk gibi duran bir kadın gelmişti.
Araf yatakta hafifçe doğruldu, dudak kenarında o nadir görülen muzip gülümseme belirdi. "Nasıl görüyormuşum?" diye sordu, sesi her zamanki gibi derin ve güven vericiydi.
Telefona doğru bir adım daha yaklaşıp ekrandaki görüntüme isyan edercesine baktım. "Baksana şuna! Ben de diyorum ki bu adam beni niye ciddiye almıyor, niye her dediğimde 'Tamam yavrum, hallederiz' modunda takılıyor... Ben şu halimle kendimi bile ciddiye alamıyorum ki!"
Araf kahkahayı bastı. Bu, malikanenin koridorlarında yankılanan o nadir, içten gelen seslerden biriydi. Yataktan kalkıp ağır adımlarla yanıma geldi. Tam arkamda durduğunda, dolabın üzerindeki telefonun kamerasında ikimiz yan yana belirdik. Aramızdaki o devasa fark, dijital ekranda tüm çıplaklığıyla duruyordu.
O 1.98’lik heybetiyle yanımda bir kule gibi yükselirken, ben 1.70’lik boyumla ancak omzuna gelebiliyordum. Araf, ellerini belime dolayıp beni kendine doğru çekti ve çenesini başımın üzerine yasladı.
"Ciddiye almamakla ilgisi yok Derin," diye fısıldadı, aynadaki görüntümüze bakarak. "Sadece... yukarıdan bakınca her şey daha net görünüyor. Mesela, bu kadar öfkeli olmana rağmen ne kadar küçük ve sarılmaya muhtaç olduğun gibi."
Hafifçe dirseğimle karnına vurdum ama içimdeki o gün boyu süren gerginliğin, bu saçma boy farkı muhabbetiyle dağıldığını hissettim. Hamilelik yoktu, kriz şimdilik atlatılmıştı; ama bu kule gibi adamın kollarında, minicik kalmak bazen o kadar da kötü hissettirmiyordu.
"Ay... çok kısayım"
"Ne alakası var Derin?" dedi, sesi her zamanki o tok ve derin tınısıyla odada yankılanırken. "Boyun gayet ideal. Hem senin o mahkeme salonlarındaki sesin, boyundan üç kat daha büyük çıkıyor, biliyorsun."
"Öyle mi?" dedim, muzip bir gülümsemeyle. "Madem öyle, gel bakayım buraya."
Araf’ı kolundan tutup tam dolabın önündeki o büyük ahşap sandığın yanına çektim. Hiç düşünmeden sandığın üzerine çıktım. Şimdi gözlerimiz tam olarak aynı hizadaydı. Hatta sandığın yüksekliği sayesinde ondan birkaç santim daha uzun bile duruyordum. Ellerimi omuzlarına koyup yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı.
"Şimdi..." dedim, sesimi hafifçe kısarak. "Şimdi aynı yerden bakıyoruz. Tekrar yukarı baksana Araf? Hâlâ o 'ideal' dediğin boyumla beni yukarıdan mı göreceksin?"
Araf, bu ani hamlem karşısında şaşırmıştı ama bozuntuya vermedi. Bakışları, benimle aynı hizada olmanın verdiği o tuhaf ve yeni perspektifle derinleşti. Gözleri doğrudan benimkilerin içine, o en savunmasız noktalara odaklanmıştı. Elleri istemsizce belime dolandı, beni sandığın üzerinde dengede tutmak ister gibi sıkıca kavradı.
"Yukarı bakmama gerek yok," dedi Araf, fısıltısı dudaklarımda geziniyordu. "Gözlerin... buradan bakınca çok daha tehlikeli görünüyor Avukat Hanım. Bu mesafeden bana her istediğini yaptırabileceğini biliyorsun, değil mi?"
Sustum. Kalbim, sandığın üzerinde dengemi kaybetmişim gibi hızla çarpmaya başladı. Mahkemede dünyayı dize getiren ben, şu an Araf’la aynı hizadayken bile kendimi ona teslim olmaya hazır hissediyordum. Boy farkı falan hikâyeydi; Karadağ’ın o yoğun bakışları karşısında kaç santim olduğunun hiçbir önemi yoktu.
Araf’ın o yoğun bakışlarının altında kalbim daha fazla hızlanmadan, hafif bir manevrayla sandığın üzerinden aşağı süzüldüm. Ayaklarım yere değdiğinde, o kule gibi adamın yanında yeniden "normal" boyutlarıma dönmüştüm. Dolabın üzerindeki telefonumu uzanıp aldım ve az önce kaydettiğim videoyu başlattım.
Ekranda, benim sandığın üzerine çıkıp Araf’la göz göze geldiğim, aramızdaki o elektriğin videodan bile hissedildiği o anlar dönüyordu. Araf’ın şaşkınlığı, benim muzip isyanım... Karadağ malikanesinin bu kasvetli duvarları arasında, belki de sahip olduğumuz en insani, en "biz" olduğumuz anlardan biriydi bu.
"Bak şuna," dedim videoyu ona göstererek. "Tarihe not düşülsün; Derin Karadağ, Araf Karadağ’a kafa tuttu. Hem de tam aynı hizadan."
Gülümseyerek telefonu masanın üzerine, ekranı kapalı bir şekilde bıraktım. Bu video, sadece ikimizin bildiği o küçük, kıymetli hatıralar arasındaki yerini almıştı. Ama içimdeki o ufak boy takıntısı tam geçmemişti. Masaya yaslanıp Araf’a döndüm.
"Tamam, senin yanında minnacık kalıyor olabilirim ama... Kadınlara göre uzunum, değil mi? Yani 1.70 az bir boy değil sonuçta."
Araf, yatağın kenarına oturmuş, beni o her zamanki ağırbaşlı haliyle izliyordu. Soruma karşılık hafifçe başını salladı, mantıklı bir analiz yapıyormuş gibi ciddi bir tavır takındı.
"Mantıken evet," dedi sesi odanın içinde güven verircesine yankılanırken. "Türkiye standartlarında kadınların boy ortalaması genelde 1.60 civarlarında seyrediyor. Yani matematiksel olarak bakarsak, evet, kadınlara göre gayet uzunsun Derin. Sadece..." Duraksadı ve göz kırptı. "Benim yanımda dururken matematiğin pek bir hükmü kalmıyor."
"Hah, yine yaptı yapacağını," diye mırıldandım ama içten içe bu cevabı hoşuma gitmişti.
Günün tüm yorgunluğu, klinikteki o soğuk haberin ağırlığı ve Araf’la yaşadığımız bu gel-gitli duygular sonunda omuzlarıma binmişti. Yatağın örtüsünü açıp içine süzüldüm. Yumuşak yastığa başımı koyduğumda, uyku modu çoktan tüm hücrelerimi ele geçirmeye başlamıştı.
Gözlerimi kapatmadan hemen önce, Araf’ın da yatağın diğer tarafına uzandığını, odadaki loş ışığı kapattığını hissettim. Karanlığın içinde, onun varlığının verdiği o garip güvenle, kendimi uykunun huzurlu kollarına bıraktım. Yarın ne getirirse getirsin, bu gece en azından zihnimdeki o gürültülü mahkeme salonu sessizdi.
Sabahın o klinik stresi ve öğlenin hukuk savaşları geride kalmış, Karadağ malikanesi yine o kendine has, gergin ama tutkulu akşamına bürünmüştü. Bu gece üzerimde bir rahatlık değil, tuhaf bir şıklık vardı. Gece yatmadan önce gardırobumdan siyah, ince askılı, dizlerimin hemen üzerinde biten saten bir elbise seçmiştim. Ancak omuzlarımdaki ve kollarındaki o çıplaklık hissi, içimdeki huzursuzlukla birleşince üzerime kalın, gri bir hırka geçirmekten kendimi alamamıştım.
Aynanın karşısında makyajımı temizlerken kapı açıldı. Araf, her zamanki o sahiplenici ve sert adımlarıyla içeri girdi. Gözleri anında üzerimdeki o hırkaya takıldı. Kaşları çatıldı, kehribar rengi bakışlarında bir tahammülsüzlük belirdi. Yanıma gelip hiç ikiletmeden hırkanın yakalarından tuttu ve aşağı doğru çekiştirmeye başladı.
"Çıkar şunu Derin," dedi sesi emir kipiyle yankılanırken. "Göz zevkimi bozuyor bu hırka. Altındaki o siyah şıklığı neden saklıyorsun?"
"Araf, dur! Üşüyorum diyorum sana," dedim ellerini itmeye çalışarak. "Kış ayındayız, malikane devasa, her yer buz gibi. Bırak hırkamı."
Araf duraksadı, gözlerimin içine "Sen öyle san" der gibi baktı. Sonra arkasını dönüp yatak odasının kapısını ardına kadar açtı. Koridorda nöbet bekleyen Barkın’ın gölgesi anında belirdi.
"Barkın!" diye gürledi Araf. "Evin ısısını 5 derece daha artırın. Derin Hanım üşüyormuş. Hemen!"
Barkın, "Emredersin abi," diyerek telsizine sarılırken Araf kapıyı tekrar kapattı ve bana döndü. "Şimdi bahanen kalmadı. Çıkar o hırkayı."
Ben aynada pamukla makyajımı silmeye devam ederken, aşağıdan Selin’in o meşhur sesi binada yankılandı. Selin, Karadağ erkeklerinin o aşırı korumacı tavırlarına zerre tahammülü olmayan tek kişiydi.
"Ulan enişte bozuntusu! Evi hamama çevirdin be!" diye bağırdı Selin aşağıdan. "Piştik burada sülaleni sevdiğim! Derin iki dakika hırka giydi diye bütün mahalleyi mi ısıtacaksın? Harbi malsın ya!"
Mert’in Selin’e "Selin, ne olur şu ağzını bozma artık, valla tiksinmeye başladım ama hala vazgeçemiyorum senden," diyen o çaresiz sesini duydum. Selin’in cevabı ise gecikmedi: "Tiksiniyorsan kapı orada aslanım, naş hadi!"
Araf, Selin’in küfürlerine her zamanki gibi yüzünü buruşturarak, o derin tiksintisiyle baktı ama asıl odağı bendim. Yanıma gelip omuzlarımdaki hırkayı yavaşça sıyırdı. Isınmaya başlayan odanın havasıyla birlikte, hırkanın altındaki siyah saten tenime değdi.
"Bak," dedi Araf fısıltıyla, boynuma doğru eğilerek. "Ev ısınıyor, hırka gitti... Şimdi sadece sen ve ben kaldık."
Hırka, Araf’ın sert ama bir o kadar sahiplenici dokunuşuyla omuzlarımdan kayıp yerdeki kadife halının üzerine düştü. Odanın ısısı, Barkın’ın müdahalesiyle saniyeler içinde yükselmişti ama tenimi asıl yakan şey odanın sıcaklığı değil, Araf’ın tam ensemde hissettiğim o ağır nefesiydi. Siyah saten elbisemin ince askıları, onun parmak uçlarının baskısıyla hafifçe gerildi.
Aynadaki yansımamıza baktım. Makyajımın geri kalanını silmeyi bıraktım; pamuk elimde öylece asılı kaldı. Araf, ellerini belime yerleştirip beni kendine mühürledi. Gözleri aynada benimkileri hapsetmişti.
"Neden bu kadar şıksın bu gece?" diye sordu. Sesi, bir sorgu odasındaki kadar keskin ama bir o kadar da arzu doluydu. "Yatmadan önce giyilecek bir elbise değil bu Derin. Bu elbise, birine bir mesaj vermek için giyilir. Benim için mi bu şıklık, yoksa dün geceki o 'pişmanlıktan' kaçmak için kendine ördüğün bir savunma kalkanı mı?"
Yutkundum. İçimdeki o karmaşa, Selin’in aşağıdan gelen küfürlü bağırışları ("Ulan enişte bozuntusu, piştim diyorum sana, sülalene rahmet!") bile dağıtamayacak kadar yoğundu.
"Belki de sadece kendimi iyi hissetmek istemişimdir Araf," dedim, sesimi dik tutmaya çalışarak. "Her şeyin bu kadar karanlık olduğu bir evde, biraz parlamak suç mu?"
Araf, başını boynumun çukuruna yasladı. Sakallarının tenime değdiği o an, klinikteki o "zorlu hamilelik" uyarısı ve "bebek istemiyorum" feryadım zihnimde yankılandı. Ona hiçbirini söyleyemiyordum. Onu sevdiğimi bile itiraf edemezken, zayıflıklarımı onun önüne sermek imkansızdı.
"Sen her zaman parlıyorsun," diye fısıldadı Araf, elleri elbisemin kumaşı üzerinde yavaşça gezinirken. "Ama bu gece başka bir şey var. Gözlerinde o kaçak bakış yok. Sanki... sanki bir karara varmış gibisin. Bana bak Derin. O kilitli kapının ardında başlayan şeyi bitirmeye niyetim yok. Sen ne kadar 'üşüyorum' dersen de, ben bu evi de, senin kalbini de yakmaya hazırım."
Aşağıdan Mert’in "Selin, aşkım, valla tiksiniyorum şu küfürlerinden ama gel bir sarılayım, evin ısısı iyice arttı zaten!" diye yalvaran sesi duyuldu. Selin’in cevabı ise odaya kadar ulaştı: "Sıkıysa yaklaş o pis ellerinle, ocağına incir ağacı dikerim senin enişte yancısı!"
Araf, Selin’in sesiyle yüzünü buruşturup "Bu kız tam bir felaket," diye mırıldandı ama odağını benden ayırmadı. Beni yavaşça kendine çevirdi. Şimdi elbisemin ince askılarıyla onun siyah gömleği arasında sadece bir nefeslik mesafe vardı.
"İtiraf et," dedi Araf, gözlerimin en derinine bakarak. "Benden nefret ettiğin kadar, bu yakınlıktan da vazgeçemiyorsun, değil mi?"
Araf’ın elleri belimde, saten elbisemin kumaşı üzerinden tenimi yakarken odanın yükselen ısısı artık nefes almayı güçleştiriyordu. Barkın aşağıda kaloriferleri sonuna kadar açmış olmalıydı ama asıl yangın tam karşımda duran bu adamın kehribar gözlerindeydi. Beni yavaşça yatağın kenarına doğru yönlendirirken, adımları her zamanki gibi kararlı ve sarsılmazdı.
Sırtım yumuşak yastıklara değdiğinde, Araf üzerime eğildi. Kollarını iki yanıma sabitleyip beni kendi dünyasına hapsetti. O an, aşağıdan Selin’in o meşhur sesi binayı bir kez daha inletti:
"Lan enişte bozuntusu! Piştim diyorum, sülalene rahmet, aç şu pencereleri! Harbi malsın ya, kızı ısıtacaksın diye hepimizi fırına verdin!"
Mert’in "Selin, aşkım, valla tiksiniyorum şu argo kelimelerinden ama gel bir sarılayım, evin ısısı iyice arttı!" diye yalvaran sesi duyuldu. Selin’in cevabı ise odaya kadar ulaştı: "Sıkıysa yaklaş o pis ellerinle, ocağına incir ağacı dikerim senin enişte yancısı!"
Araf, Selin’in sesiyle yüzünü buruşturup "Bu kız tam bir felaket, ne anlıyor bu Mert ondan..." diye mırıldandı ama odağını benden ayırmadı. Bakışları ciddileşti, sesi her zamankinden daha boğuk ve tehlikeli bir tona büründü.
"Dinle beni Derin," dedi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesi dudaklarımda geziniyordu. "Biliyorum, içindeki o avukat sürekli kaçman gerektiğini, bu karanlığın seni yutacağını söylüyor. Pişmanlığın, korkun... Hepsinin farkındayım."
Bir an duraksadı, sanki söyleyeceği kelimelerin ağırlığı altında o bile eziliyordu. Sonra o beklenmedik itiraf döküldü dudaklarından:
"Eğer bir gün benden gerçekten gitmek istersen... Eğer o kapıdan çıkıp bir daha dönmemeye karar verirsen... Buna asla izin vermeyeceğimi biliyorsun, değil mi? Seni bu malikaneye, bu odaya, gerekirse kendi kalbime zincirlerim ama yine de gitmene izin vermem. Sen benim tek ışımsın Derin ve ben karanlıkta kalmayı hiç sevmem."
Yutkundum. Bu bir aşk ilanı mıydı yoksa bir hapis cezası mı, ayırt edemiyordum. İçimdeki o "bebek istemiyorum" feryadı ve klinikteki o acı haber zihnimde yankılanırken, Araf’ın bu sahiplenici tutkusu beni hem korkutuyor hem de garip bir şekilde tamamlıyordu. 1.98’lik bu dev adamın kollarında, siyah saten elbisemle ne kadar küçük kalsam da, ruhumun onunla aynı boyda olduğunu hissediyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.