8. bölüm · Gökyüzüne Yazılan Aşk
Bölüm 8
«"Bazı sabahlar, güneş doğar ama insanın içindeki gece hâlâ devam eder."»
---
Sabah saat beşi on geçiyordu.
Alarm çalmadan gözlerimi açtım.
Gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştım.
Dün akşam Deniz'in evinde yaşananlar zihnimde dönüp duruyordu.
Masanın üzerindeki dosya...
Gizemli telefon...
Ve yıllar sonra yeniden duyduğu o ses...
Üniformamı giyerken aynadaki yansıma gözlerime çarptı.
Yorgundum.
Ama askerlikte yorgunluk, göreve gitmemek için bir mazeret değildi.
Derin bir nefes alıp odadan çıktım.
---
Mutfaktan çay kokusu geliyordu.
Gece çoktan uyanmıştı.
Pencerenin önünde durmuş, elindeki kupayla gökyüzünü izliyordu.
Sabah henüz doğmamıştı.
Gökyüzü lacivertti.
Uzakta tek tük yıldızlar hâlâ görünüyordu.
"Günaydın."
dedim.
Arkasını dönüp gülümsedi.
"Günaydın."
Masaya oturdum.
Gece önüme sıcak bir bardak çay bıraktı.
"Dün geç geldin."
"Evet."
"Deniz nasıl?"
Soruyu duyunca birkaç saniye sustum.
İçimde askerî disiplinle abi olmanın yükü birbirine karıştı.
"Biraz yorgun."
dedim.
"Daha fazlasını anlatamam."
Gece başını salladı.
"Anlatmanı istemiyorum zaten."
"Onun iyi olmasını istiyorum."
O cümle hoşuma gitmişti.
Çünkü merak etmiyordu.
Endişe ediyordu.
İkisinin arasında büyük bir fark vardı.
---
Telefonum titreşti.
Ekranda tek bir mesaj vardı.
Deniz Akyüz
"Üste görüşürüz."
Mesaj kısa ama tanıdıktı.
Deniz, konuşmak istemediğinde cümlelerini de kısaltırdı.
"Tamam."
yazıp telefonu cebime koydum.
---
Yaklaşık kırk dakika sonra üssün ana kapısından içeri girdim.
Sabah ayazı hâlâ hissediliyordu.
Pistin üzerinde ince bir sis tabakası vardı.
Hangarların önünde teknisyenler çoktan çalışmaya başlamıştı.
Motor sesleri sessizliği bozuyordu.
Deniz'i uzaktan gördüm.
Her zamanki yerinde...
Hangarın önünde durmuş, elinde kahvesiyle gökyüzünü izliyordu.
Yanına yürüdüm.
"Günaydın."
Başını çevirdi.
Yüzünde hafif bir yorgunluk vardı.
"Aynı sana."
"Kendini nasıl hissediyorsun?"
Omuz silkti.
"Bilmem."
İlk kez bu kadar belirsiz konuşuyordu.
Normalde her soruya net bir cevabı olurdu.
Bugün yoktu.
---
Bir süre yan yana sessizce pisti izledik.
Gökyüzünde eğitim uçuşuna çıkan iki savaş uçağı yükseliyordu.
Deniz onları takip ederken usulca konuştu.
"Dün gece düşündüm."
"Neyi?"
"Dosyayı."
Cebindeki anahtarlığı çevirmeye başladı.
"Ama dosyadan çok..."
"...o sesi düşündüm."
Ne diyeceğimi bilemedim.
Sadece dinledim.
"Bana ait olmayan bir umuda tutunmak istemiyorum."
dedi.
"Ama ya gerçekten Gül ise..."
Cümlesini tamamlayamadı.
İlk kez...
Deniz Akyüz'ün sesinde çaresizlik vardı.
Tam o sırada üssün hoparlörlerinden anons yükseldi.
"Tüm uçucu personel, brifing salonuna."
Deniz derin bir nefes aldı.
"Hadi."
"Önce görev."
Başımı salladım.
"Her zamanki gibi."
Yan yana yürümeye başladık.
Hiçbirimiz bilmiyorduk...
Bu sabah alacağımız görev, sadece meslek hayatımızı değil...
Özel hayatlarımızı da geri dönülmez şekilde değiştirecekti.
Brifing salonunun kapısı arkamızdan kapanırken içerideki sessizlik dikkatimi çekti.
Bu sessizlik...
Normal bir eğitim sabahının sessizliği değildi.
Yaklaşık elli pilot aynı salondaydı.
Kimse konuşmuyordu.
Kimse telefonuyla ilgilenmiyordu.
Herkes kürsüye bakıyordu.
Ben ve Deniz en arka sıralardan birine geçtik.
Deniz dosdoğru oturdu.
Yüzü yine ifadesizdi.
Onu tanımayan biri hiçbir şey anlamazdı.
Ama ben biliyordum.
İçinde fırtınalar kopuyordu.
---
Birkaç saniye sonra Filo Komutanı içeri girdi.
Arkasında iki kurmay subay vardı.
Herkes ayağa kalktı.
"Rahat."
Komutan dosyasını kürsüye bıraktı.
Salonun içinde ağır ağır dolaşan bakışları hepimizin üzerinde gezindi.
"Arkadaşlar..."
"Son günlerde hava sahamızda kimliği belirsiz bazı hareketlilikler tespit edildi."
Projeksiyon açıldı.
Ekranda harita belirdi.
Kırmızı işaretlemeler sınır hattı boyunca uzanıyordu.
Komutan devam etti.
"Şimdilik bunun yalnızca keşif faaliyeti olduğu değerlendiriliyor."
"Ancak en kötü senaryoya göre hazırlıklı olacağız."
Salon sessizdi.
Hiç kimse not almıyordu.
Çünkü herkes anlatılanların ciddiyetini anlamıştı.
---
"Bugünden itibaren eğitim uçuşları çift kol düzeninde yapılacak."
"Hiçbir pilot tek başına havalanmayacak."
İçimde garip bir his oluştu.
Deniz bana hafifçe baktı.
Aynı şeyi o da hissetmişti.
Bu...
Sıradan bir tedbir değildi.
---
Brifing yaklaşık kırk dakika sürdü.
Salon boşalırken Deniz yanıma geldi.
"Bugünkü kol."
"Belli oldu mu?"
Tam cevap verecektim ki görev subayı önümüze geldi.
"Yüzbaşı Aslanbey."
"Yüzbaşı Akyüz."
"Komutan sizi odasında bekliyor."
Deniz'le göz göze geldik.
Hiçbir şey söylemeden komutanlık binasına yöneldik.
---
Kapıyı çalıp içeri girdik.
"Komutanım."
"Geçin."
Masanın üzerinde kalın bir klasör duruyordu.
Komutan bize oturmamızı işaret etti.
"Sizi uzun zamandır birlikte uçuruyorum."
"Evet komutanım."
"Birbirinize güveniyor musunuz?"
Ben hiç düşünmeden cevap verdim.
"Canımı emanet ederim."
Komutan bu kez Deniz'e döndü.
"Siz?"
Deniz bana baktı.
Sonra tekrar komutana.
"Aynı şekilde komutanım."
Komutan başını salladı.
"Duymak istediğim cevap buydu."
Klasörü açtı.
İçinden yeni görev emirlerini çıkardı.
"Bugünkü eğitim uçuşundan sonra..."
"...özel bir göreve hazırlanacaksınız."
İkimiz de dikkat kesildik.
"Detayları şimdilik paylaşmayacağım."
"Ama bilin ki..."
"Bu görev uzun sürecek."
---
Odadan çıktığımızda koridorda birkaç dakika sessiz yürüdük.
En sonunda Deniz konuştu.
"Sence ne oluyor?"
"Bilmiyorum."
"Ama hislerim iyi şeyler söylemiyor."
Deniz hafifçe güldü.
"Benim hislerim zaten yıllardır iyi şey söylemiyor."
Omzuna hafifçe vurdum.
"Karamsarlığı bırak."
"O iş sende."
Bu kez gerçekten güldü.
Kısa sürdü.
Ama o gülüş...
Eski Deniz'den küçük bir parçaydı.
---
Aynı saatlerde...
Şehrin merkezindeki küçük bir kafede...
Su dizüstü bilgisayarının başında yeni romanı üzerinde çalışıyordu.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Tam yeni bir cümle yazacakken telefonuna bir bildirim düştü.
Bilinmeyen numara...
Mesaj sadece tek cümleden oluşuyordu.
"Ateş Aslanbey'i korumak istiyorsan geçmişi araştırmayı bırak."
Su'nun parmakları klavyenin üzerinde donup kaldı.
Kaşları yavaşça çatıldı.
"Bu da ne..."
Mesajı tekrar okudu.
Gönderen numaraya baktı.
Bilinmeyen.
Tam geri arayacaktı ki mesaj bir anda silindi.
Sanki hiç gönderilmemiş gibiydi.
Su'nun kalbi hızlanmıştı.
İçine ilk kez açıklayamadığı bir korku düştü.
Ve o korkunun, yalnızca başlangıç olduğunu henüz bilmiyordu.
Su, telefon ekranına birkaç saniye daha baktı.
Mesaj gerçekten silinmişti.
Sanki hiç gelmemişti.
Derin bir nefes aldı.
Telefonunu masaya bıraktı.
"Saçmalık..."
diye mırıldandı.
Ama kalbi söylediklerine inanmıyordu.
İçindeki yazar...
Her ayrıntıyı sorguluyordu.
Bir insan, Ateş'in adını nereden biliyordu?
Ve neden özellikle "geçmişi araştırmayı bırak" demişti?
Oysa Su kimsenin geçmişini araştırmıyordu.
En azından...
Şimdiye kadar.
---
Telefonunu çantasına koydu.
Bilgisayarını kapattı.
Kafeden çıkarken istemsizce arkasına baktı.
Kimse yoktu.
Sadece insanlar...
Garsonlar...
Kahkahalar...
Her şey normal görünüyordu.
Ama normal olan şeyler bazen en büyük yalandı.
---
Aynı saatlerde...
Biz çoktan pistteydik.
Motor sesleri bütün üssü dolduruyordu.
Teknisyenler son kontrolleri yapıyordu.
Ben uçağımın etrafında yürüyerek kontrol listemi tamamlıyordum.
Deniz ise birkaç metre ileride aynı işlemleri yapıyordu.
Her zamanki gibi titizdi.
Her vidaya...
Her panele...
Her ayrıntıya dikkat ediyordu.
Yanına yürüdüm.
"Hazır mısın?"
Başını kaldırmadan cevap verdi.
"Her zaman."
Gülümsedim.
"Yalan."
Bu kez başını kaldırdı.
"Neden?"
"Çünkü dün geceden beri hiçbirimiz hazır değiliz."
Birkaç saniye sustu.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Belki de haklısın."
---
Kasklarımızı taktık.
Merdivenlerden kokpite çıktık.
Kemerlerimizi bağladık.
Telsizler açıldı.
Motor çalıştırma izni geldi.
O an...
Dünyadaki bütün sesler kaybolur.
Sadece motorun titreşimi kalır.
Sadece gökyüzü...
Ve görev.
---
"Pars-1, motor çalıştırıldı."
Ben anonsumu geçtim.
Deniz'in sesi telsizden duyuldu.
"Pars-2, motor çalıştırıldı."
Piste doğru ilerlemeye başladık.
Yan yana...
Her zamanki gibi.
Yıllardır yaptığımız gibi.
---
"Pars kolu, kalkış serbest."
Gaz kolunu ileri ittik.
Motor kükredi.
Uçak hızlanmaya başladı.
Pistin çizgileri gözümün önünden akıp gidiyordu.
Birkaç saniye sonra...
Burun havalandı.
Ve tekerlekler yerden kesildi.
---
Gökyüzüne yükselmek...
Her defasında ilk kez uçuyormuş gibi hissettirirdi.
Altımızda şehir küçülüyordu.
Bulutların üzerine çıktığımızda güneş bütün ihtişamıyla bizi karşıladı.
Masmavi gökyüzü...
Pamuk gibi bulutlar...
İnsan böyle manzaraların içinde savaş ihtimalini unutmak istiyordu.
---
"Pars-2, durum?"
diye sordum.
Deniz'in sesi sakin geldi.
"Her şey normal."
"Kopma."
"Merak etme."
dedi.
"Nereye gidersen git peşindeyim."
Gülümsedim.
"Emirdir Yüzbaşım."
---
Yaklaşık kırk dakika boyunca planlanan eğitim manevralarını uyguladık.
Yüksek G dönüşleri...
Alçak irtifa geçişleri...
Formasyon uçuşları...
Her şey kusursuz ilerliyordu.
Ta ki...
Kulaklığımızdan beklenmedik bir ses duyulana kadar.
"Pars kolu."
Bu ses kuleye ait değildi.
Ben hemen cevap verdim.
"Dinlemede."
Kısa bir sessizlik oldu.
Ardından cızırtılı bir ses geldi.
"Rotanızı değiştirmeyin..."
"...ama saat iki yönünüzdeki hedefe dikkat edin."
Kaşlarım çatıldı.
"Kim konuşuyor?"
Cevap gelmedi.
Sadece yoğun bir parazit sesi...
Deniz'in sesi telsizden yükseldi.
"Ateş..."
"Saat iki yönü."
Başımı çevirdim.
Uzakta...
Bulutların arasında siyah bir siluet görünüyordu.
Bir savaş uçağı değildi.
Sivil uçak da değildi.
Şekli seçilmeyecek kadar uzaktaydı.
Ama oradaydı.
Ve...
Bizi izliyordu.
Tam o anda kuleden panik dolu bir anons geldi.
"Pars kolu!"
"Kimliği belirsiz hava aracı radar ekranından kayboldu!"
Ben ve Deniz aynı anda birbirimize baktık.
İçimde tarif edemediğim bir his vardı.
Bu...
Sıradan bir eğitim uçuşu olmaktan çıkmıştı.
Ve hislerim bana tek bir şey söylüyordu.
Asıl hikâye...
Şimdi başlıyordu.
Kimliği belirsiz hava aracı radar ekranından kayboldu.
Ben ve Deniz aynı anda birbirimize baktık.
İçimde açıklayamadığım bir his vardı.
Bu...
Normal değildi.
---
"Pars-1, Pars-2."
Kulenin sesi yeniden telsizden duyuldu.
"Mevcut irtifayı koruyun."
"Takibe çıkmayın."
"Tekrar ediyorum, takibe çıkmayın."
Deniz'in sesi sakin ama kararlıydı.
"Anlaşıldı kule."
Ben de aynı şekilde cevap verdim.
"Pars-1 anlaşıldı."
Asker için emir tartışılmazdı.
Merak etsek de...
Peşinden gitsek de...
Emir emirdi.
---
Yaklaşık on dakika daha planlanan rotada uçtuk.
Gökyüzü yeniden sessizleşmişti.
Bulutların arasından süzülen güneş ışıkları kokpitin içine vuruyordu.
Deniz'in sesi tekrar duyuldu.
"Ateş."
"Dinliyorum."
"Sence gerçekten bir hava aracı mıydı?"
Bir an düşündüm.
"Bilmiyorum."
"Ama kule bu kadar tedirgin olduğuna göre sıradan bir durum değil."
Deniz cevap vermedi.
İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
---
Yakıt kontrolünden sonra üsse dönüş emri verildi.
Piste art arda iniş yaptık.
Motorlar sustuğunda kulaklarımda hâlâ gökyüzünün uğultusu vardı.
Kaskımı çıkarıp aşağı indim.
Deniz de kendi uçağından indi.
Teknisyenlerden biri hemen yanımıza geldi.
"Yüzbaşım, komutan sizi bekliyor."
Daha birbirimize bir şey söyleyemeden yeniden komutanlık binasına yöneldik.
---
Komutanın odasına girdiğimizde içeride bizden başka üç subay daha vardı.
Harita masanın üzerine serilmişti.
Komutan bizi görünce ayağa kalkmadı.
Sadece haritanın üzerindeki noktayı gösterdi.
"Burayı tanıyor musunuz?"
Haritaya eğildim.
Dağlık bir bölgeydi.
Sınır hattına oldukça yakındı.
"Evet komutanım."
"Eğitim uçuşlarında birkaç kez geçtik."
Komutan başını salladı.
"Bugün radarın kaybettiği sinyal son olarak bu bölgede görüldü."
Deniz sessizce haritayı inceliyordu.
Komutan devam etti.
"Şimdilik detay veremem."
"Ama önümüzdeki günlerde sizden ekstra hazırlık isteyeceğim."
"Fiziksel ve psikolojik olarak hazır olun."
"Emredersiniz komutanım."
---
Odadan çıktığımızda koridor bomboştu.
Deniz ellerini cebine soktu.
"Bir şey saklıyor."
"Evet."
dedim.
"Ama zamanı gelmeden söylemeyecek."
Deniz hafifçe gülümsedi.
"Merak duygumu hiç sevmiyorum."
"Ben de."
---
Öğleden sonra izinliydik.
Üsten çıkarken telefonum çaldı.
Arayan Gece'ydi.
"Alo."
"Ateş."
"Siz iyi misiniz?"
"İyiyiz."
"Sesin yorgun geliyor."
Gülümsedim.
"Sen de beni sesimden tanıyorsun."
"Kardeşimsin."
dedi.
"Tanımamam ayıp olur."
İçim ısındı.
"Okul nasıl geçti?"
Gece'nin sesi bir anda neşelendi.
"Bugün çocuklardan biri pilot olmak istediğini söyledi."
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"'Ben de gökyüzünde yıldızlara en yakın olmak istiyorum.' dedi."
İstemsizce gökyüzüne baktım.
Çocukların hayalleri...
Bizim görevimizin en güzel tarafıydı.
---
"O zaman bir gün onları üsse getir."
dedim.
"Komutandan izin alırız."
"Uçakları görürler."
Gece heyecanlandı.
"Ciddi misin?"
"Elbette."
"Hayatlarının en güzel günü olur."
Onun mutlu olduğunu sesinden anlayabiliyordum.
"Çok teşekkür ederim."
"Teşekküre gerek yok."
"Belki geleceğin pilotlarından biri onların arasındadır."
---
Telefonu kapattığım sırada Deniz arabasının yanında durmuş sigarasını yakıyordu.
Yanına yürüdüm.
"Ne düşünüyorsun?"
Dumanı yavaşça gökyüzüne bıraktı.
"Çocukları."
Şaşırdım.
"Çocukları mı?"
"Evet."
"Gece anlatmıştı."
"Sınıfındaki çocukları."
Gülümsedim.
"Fark ettim."
"Neyi?"
"Onunla konuşurken gözlerin değişiyor."
Deniz bana ters ters baktı.
"Sen bugün çok konuşuyorsun."
"Çünkü doğru söylüyorum."
Başını eğip istemsizce güldü.
"Sana bir şey söyleyeyim mi?"
"Söyle."
"Uzun zamandır ilk defa..."
Gökyüzüne baktı.
"...birini tanımayı merak ediyorum."
O cümleyi duyunca sustum.
Çünkü Deniz Akyüz...
Kalbini yıllar önce Gül'le birlikte toprağa gömdüğünü sanıyordu.
Ama belli ki...
O toprağın altında hâlâ yaşamaya çalışan küçücük bir umut vardı.
Ve o umudun adı...
Gece Aslanbey'di.
Deniz'in söylediği o cümle...
"Uzun zamandır ilk defa... birini tanımayı merak ediyorum."
Kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu.
Ona baktım.
Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Kısa...
Neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük.
Ama gerçekti.
"Gece'yi mi?"
diye sordum.
Deniz derin bir nefes aldı.
"Cevabı biliyorsun."
Gülümsedim.
"İtiraf ettiğine inanamıyorum."
"Abartma."
dedi.
"Hoşlandım demedim."
"Merak ediyorum dedim."
"İkisi arasında fark var."
"Şimdilik."
dedim.
Başını iki yana salladı.
"Sen var ya..."
"O yüzden kardeşim zaten."
Omzuna hafifçe vurdum.
İkimiz de güldük.
---
Arabalarımıza binecekken telefonum çaldı.
Gece.
"Alo?"
"Ateş."
"Seni rahatsız etmiyorum değil mi?"
"Hayır."
"Bir şey mi oldu?"
"Sadece..."
Sesinde hafif bir heyecan vardı.
"Bugün okul çıkışında Deniz Bey'i gördüm."
Kaşımı kaldırdım.
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Yeğenini almaya gelmişti."
Deniz'e baktım.
O da merakla bana bakıyordu.
"Sonra?"
"Çocuklar bahçede oyun oynuyordu."
"Yeğeni koşup ona sarıldı."
İstemsizce gülümsedim.
Deniz, çocuklara karşı bambaşka biriydi.
Gece devam etti.
"Çocuklardan biri düşüp dizini yaraladı."
"Daha ben yanına gidemeden..."
"...Deniz Bey koştu."
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
"Çocuğu öyle güzel sakinleştirdi ki..."
"Şaşırdım."
Başımı çevirip Deniz'e baktım.
O ise yere bakıyordu.
Belli ki konuşulanları tahmin etmişti.
"Sonra?"
diye sordum.
"Hiçbir şey."
dedi Gece.
"Sadece..."
"Herkes onu sert biri sanıyor."
"Ama bence..."
"...kalbi göründüğünden çok daha güzel."
Telefonu kapattığımda Deniz merakla sordu.
"Ne dedi?"
Arabaya yaslandım.
"Duymak istediğine emin misin?"
"Anlat."
"Bugün seni okulda görmüş."
Deniz'in yüzü değişmedi.
"Peki?"
"Çocuklara nasıl davrandığını anlatıyor."
Sessiz kaldı.
"Sonra da..."
"...kalbinin göründüğünden daha güzel olduğunu söyledi."
Deniz birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sigarasını yere attı.
Ayağıyla söndürdü.
Gökyüzüne baktı.
O an...
Hayatımda ilk defa...
Deniz Akyüz'ün utandığını gördüm.
"Saçmalama."
dedi ama sesi eskisi kadar sert değildi.
Kahkaha attım.
"Yüzün kızardı."
"Kızarmadı."
"Bayağı kızardı."
"Kes."
"Tamam."
Ellerimi kaldırıp teslim oldum.
---
"Akşam ne yapıyorsun?"
diye sordum.
"Eve gideceğim."
"Başka?"
"Muhtemelen dosyayı tekrar okuyacağım."
Bir süre düşündüm.
"Dosyayı biraz bırak."
"Olmaz."
"Neden?"
"Çünkü..."
Sesi ciddileşti.
"Birileri yıllardır saklanan bir şeyi ortaya çıkarmaya çalışıyor."
"Ve artık bunun sadece benimle ilgili olmadığını hissediyorum."
İçimde aynı his vardı.
O telefon...
Radar olayı...
Su'ya gelen tehdit mesajı...
Hepsi birbirine bağlı gibiydi.
Ama bağlantıyı henüz göremiyorduk.
---
Tam arabalarımıza bineceğimiz sırada üssün giriş kapısında bir hareketlilik oldu.
Askerî polisler hızla nizamiyeye koşmaya başladı.
Bir araç içeri giriyordu.
Siyah...
Camları tamamen film kaplı bir SUV.
Araç yavaşça durdu.
Kapısı açıldı.
İçinden koyu renk takım elbiseli bir adam indi.
Elinde siyah bir evrak çantası vardı.
Adam doğruca komutanlık binasına doğru yürüdü.
Ne ben...
Ne de Deniz...
Onu daha önce görmüştük.
Ama adam yürürken bir an durdu.
Başını bize çevirdi.
Bakışları önce bana...
Sonra Deniz'e kaydı.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Sanki...
Bizi tanıyordu.
Ama biz onu tanımıyorduk.
Deniz alçak sesle konuştu.
"Ateş..."
"Bu iş giderek büyüyor."
Gözlerimi adamdan ayırmadan cevap verdim.
"Evet."
"Ve hissediyorum..."
"Henüz hiçbir şey başlamadı."
Gökyüzünde güneş yavaş yavaş batıya eğiliyordu.
Pistin üzerinde duran savaş uçakları altın renginde parlıyordu.
Ama içimdeki his...
Yaklaşan fırtınanın sessizliği gibiydi.
Devam edecek... ✈️🌙🖤
