21. bölüm · Gökyüzüne Yazılan Aşk
Bölüm 21
> "Gerçek bazen yıllarca susar... Ama zamanı geldiğinde, sessizliği en yüksek çığlıktan daha güçlü olur."
---
Gece çökmeye başlamıştı.
Yağmur ince ince yağıyordu.
Ben, Ateş Aslanbey, okulun önüne vardığımda Deniz Aksoy çoktan güvenlik şeridini oluşturmuştu.
Sivil ekipler okulun çevresindeki kameraları tek tek inceliyordu.
Gece Aslanbey ile Su Vatansever, çocuklar evlerine güvenle gönderildikten sonra öğretmenler odasında bekliyordu.
İçeri girdiğimde Gece ayağa kalktı.
"Bir gelişme var mı?"
Başımı salladım.
"Var."
"İyi mi?"
"Bilmiyoruz."
Deniz de yanımıza geldi.
"Okulun arka bahçesinde görülen adamın görüntüsünü bulduk."
Su merakla sordu.
"Kimmiş?"
Ben derin bir nefes aldım.
"Henüz yüzü net değil."
"Ama..."
"...okulu yaklaşık iki saat boyunca izlemiş."
Odadaki hava ağırlaştı.
---
Deniz dizüstü bilgisayarı masaya koydu.
Kamera kaydı oynatıldı.
Siyah montlu bir adam...
Bahçenin dışındaki ağaçların arasında bekliyordu.
Ne okula giriyor...
Ne de biriyle konuşuyordu.
Sadece...
İzliyordu.
Bir süre sonra cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafa baktı.
Sonra tekrar cebine koydu.
Ve yürüyerek uzaklaştı.
Su ekrana dikkatle baktı.
"Fotoğrafı yakınlaştırabiliyor muyuz?"
Teknisyen görüntüyü büyüttü.
Net değildi.
Ama fotoğrafın arkasındaki mavi renkli kapak seçilebiliyordu.
Gece şaşkınlıkla konuştu.
"Bu..."
"...benim sınıf albümüm."
Hepimiz ona döndük.
"Emin misin?"
"Evet."
"Geçen ay çocuklarla çektirdiğimiz albümün kapağı."
Benim kaşlarım çatıldı.
"Demek ki..."
"...hedef okul değil."
"Çocuklar."
Gece hemen başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Onlara zarar vermek istemiyorlar."
"Nereden biliyorsun?"
Çünkü...
Albümün içinde sadece çocuklar yoktu.
Ben de vardım.
Su da vardı.
Okulun bütün personeli vardı.
Adam...
Birini arıyordu.
---
Tam o sırada teknisyen heyecanla ayağa kalktı.
"Yüzbaşım!"
"Nedir?"
"Adamın yürüdüğü güzergâhtaki ikinci kamerayı bulduk."
Yeni görüntü açıldı.
Adam bu kez yüzünü kameraya doğru çevirmişti.
Net değildi.
Ama sağ yanağındaki uzun yara izi belirgin şekilde görünüyordu.
Deniz'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Sessizce ekrana yaklaştı.
"Bu yara..."
Onu ilk kez bu kadar şaşkın görüyordum.
"Tanıyor musun?"
Deniz birkaç saniye konuşamadı.
Sonra çok alçak bir sesle cevap verdi.
"Bu adamı..."
"...Gül'ün operasyonundan önce bir kez görmüştüm."
Odadaki herkes sustu.
"Emin misin?"
"Eminim."
"O zaman sivil giyimliydi."
"Üsse malzeme getiren taşeron ekibin içindeydi."
Ben hemen not aldım.
"İsmi?"
"Hatırlamıyorum."
"Ama o yara izini unutmam mümkün değil."
---
Albay Selim'e durumu bildirdik.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
Ardından kararlı bir ses duyuldu.
"Eski taşeron kayıtlarının tamamını çıkarın."
"Son yirmi yılı."
"Emredersiniz komutanım."
---
Gece, pencereden okul bahçesine baktı.
Az önce kahkahalarla dolu olan bahçe şimdi bomboştu.
Su sessizce yanına geldi.
"İyi misin?"
Gece başını salladı.
"Sadece..."
"...çocukların bunlardan hiç haberi olmasın istiyorum."
Su onun elini tuttu.
"Olmayacak."
"Ateş ve Deniz buna izin vermez."
Gece hafifçe gülümsedi.
"Evet."
"Onlara güveniyorum."
---
Ben ve Deniz okuldan ayrılırken yağmur hızını artırmıştı.
Araca bineceğimiz sırada Deniz durdu.
"Ateş."
"Hı?"
"İçimde kötü bir his var."
"Neden?"
"Çünkü ilk kez..."
"...bize yaklaşmıyorlar."
"Bizim onlara yaklaşmamızı bekliyorlar."
Sözleri havada asılı kaldı.
Çünkü ikimiz de biliyorduk...
Avcı bazen kaçmaz.
Sadece...
Avının kendisini bulmasını bekler.
Ve bu oyunda...
Bir sonraki hamleyi kimin yapacağı, her şeyi değiştirecekti.
> "Bir iz, doğru gözler tarafından görüldüğünde artık tesadüf olmaktan çıkar."
---
Ertesi sabah...
Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı.
Saat 08.10.
Ben ve Deniz Aksoy, gece boyunca getirilen eski kayıtları inceliyorduk.
Masanın üzerinde onlarca personel dosyası vardı.
Taşeron firmalar...
Geçici personeller...
Bakım ekipleri...
Yıllar öncesine ait yüzlerce isim.
Deniz dosyaları tek tek incelerken aniden durdu.
"Bulduk."
Başımı kaldırdım.
Elindeki dosyayı bana uzattı.
Fotoğraftaki adam...
Okulun çevresinde görülen kişiyle aynı yara izine sahipti.
Altındaki isim ise...
Levent Karaca
Görevi:
Sivil bakım teknisyeni.
Görev yaptığı tarih...
Gül'ün şehit olduğu operasyondan tam üç gün önce.
---
"Sonra ne olmuş?"
diye sordum.
İstihbarat uzmanı bilgisayardan devam etti.
"Operasyondan bir hafta sonra işten ayrılmış."
"Nereye gitmiş?"
"Bilmiyoruz."
"Kimlik kayıtları o tarihten sonra tamamen kayboluyor."
Deniz dosyayı kapattı.
"Birileri onu özellikle görünmez yapmış."
---
Tam o sırada Albay Selim içeri girdi.
"Yeni bir gelişme var."
Hepimiz ayağa kalktık.
"Levent Karaca'nın parmak izi..."
"...dün gece Gece Aslanbey'in evindeki kapıda bulundu."
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Demek ki...
Eve gelen saldırganlardan biri oydu.
---
Ben haritaya yöneldim.
"Levent önce okulu izliyor."
"Sonra Gece'nin evine gidiyor."
"Şimdi soru şu..."
"Ne arıyor?"
Deniz düşünceli bir şekilde cevap verdi.
"Belki de bir eşya."
"Belki de bir insan."
---
---
Aynı saatlerde...
Su Vatansever, yayınevindeki editörüyle toplantıdaydı.
Masanın üzerinde yeni romanının taslakları duruyordu.
Editörü gülümseyerek konuştu.
"Son bölüm harika olmuş."
Su hafifçe tebessüm etti.
"Ama hâlâ bitmedi."
"En güzel hikâyeler aceleye gelmez."
Tam o sırada yayınevinin sekreteri kapıyı çaldı.
"Su Hanım..."
"Dışarıda sizi bekleyen biri var."
Su şaşırdı.
"Randevum yoktu."
"İsmini söylemedi."
"Elinde sadece küçük bir paket var."
Su'nun içini açıklayamadığı bir huzursuzluk kapladı.
"Kim olduğunu görebilir miyim?"
Sekreter başını salladı.
"Kapıdaki kameradan."
Ekrana baktığında...
Adam çoktan gitmişti.
Masanın üzerinde ise kahverengi bir paket bırakılmıştı.
---
Benim telefonum tam o anda çaldı.
Arayan Su'ydu.
"Ateş..."
"Sakin ol."
"Ne oldu?"
"Bana bir paket bırakmışlar."
"Dokunma."
"Açmadım."
"Neredesin?"
"Yayınevindeyim."
"Olduğun yerde kal."
"Geliyoruz."
---
Deniz direksiyona geçti.
Sirenleri açmadık.
Sessizce ama hızla yayınevine doğru ilerliyorduk.
Araçta kimse konuşmuyordu.
Sonunda Deniz sessizliği bozdu.
"Sence paketin içinde ne var?"
Camdan dışarı bakarak cevap verdim.
"Bilmiyorum."
"Ama bu kez..."
"...onlar bizi çağırıyor."
Deniz direksiyonu biraz daha sıktı.
"Ve ben, bunun hiç hoşuma gitmediğini söyleyebilirim."
---
On dakika sonra yayınevine ulaştık.
Bomba imha ekibi paketi kontrollü şekilde inceledi.
Tehlikeli bir düzeneğe rastlanmadı.
Ben eldivenlerimi giyerek paketi açtım.
İçinden...
Eski model siyah bir dolma kalem çıktı.
Su şaşkınlıkla bir adım öne geldi.
"Bu..."
"Babamın kaybolan kalemi."
Kalemin gövdesine dikkatlice baktım.
Üzerinde ince harflerle kazınmış tek bir cümle vardı.
> "Mürekkep biter... Gerçek kalır."
Deniz kalemi eline aldı.
Ucunu çevirdiğinde içeriden incecik katlanmış bir kâğıt çıktı.
Hepimiz nefesimizi tuttuk.
Kâğıtta yalnızca bir adres yazıyordu.
Ve o adres...
Yıllar önce Ateş Aslanbey'in babasının görev yaptığı eski hava üssünü gösteriyordu.
Deniz bana baktı.
"Sanırım..."
"...bir sonraki cevap bizi orada bekliyor."
> "Bazı kapılar yıllarca kapalı kalır. Çünkü ardındaki gerçek, zamanı gelmeden ortaya çıkmamalıdır."
---
Akşam saat 20.40...
Yağmur dinmişti.
Ben, Ateş Aslanbey, direksiyonun başındaydım.
Yan koltukta Deniz Aksoy oturuyordu.
Arka koltukta ise sessizce dışarıyı izleyen Su Vatansever vardı.
Dolma kalemin içinden çıkan not...
Bizi yıllardır kullanılmayan eski hava üssüne götürüyordu.
Kimse konuşmuyordu.
Hepimiz aynı soruyu düşünüyorduk.
Babam neden bizi buraya yönlendirmişti?
---
Yaklaşık bir saat sonra...
Eski üs uzaktan görünmeye başladı.
Paslanmış tel örgüler...
Yarı yıkılmış nöbet kulübeleri...
Ve yıllardır açılmamış dev hangar kapıları...
Deniz motoru kapatmadan etrafı dikkatlice inceledi.
"Garip..."
"Nesi?"
"Burada yıllardır kimse yaşamıyor gibi görünüyor."
Ben başımı salladım.
"Ama biri yakın zamanda içeri girmiş."
"Nasıl anladın?"
Yerdeki çamurlu lastik izlerini gösterdim.
"Daha kurumamış."
Deniz hemen telsizine uzandı.
"Çevre güvenliği."
"Kimse tek başına hareket etmeyecek."
---
Hangarın büyük kapısı kilitliydi.
Cebimden dolma kalemi çıkardım.
Ucundaki metal parçaya tekrar baktım.
Bu kez farklı bir ayrıntı fark ettim.
Kalemin klipsinde küçük bir kartal kabartması vardı.
Hangarın kapısındaki paslı kilitte de...
Aynı kartal sembolü.
Deniz şaşkınlıkla bana baktı.
"Denemeye değer."
Kalemin klipsini kilidin yanındaki ince yuvaya yerleştirdim.
Çıt...
Yıllardır açılmayan mekanizma çalıştı.
Kapı ağır ağır açılmaya başladı.
---
İçerisi karanlıktı.
El fenerlerimizi yaktık.
Hangarın ortasında eski bir eğitim uçağı duruyordu.
Üzeri tozla kaplıydı.
Ama bir şey dikkatimi çekti.
Uçağın burnundaki toz...
Yakın zamanda silinmişti.
Deniz de aynı şeyi fark etti.
"Buraya biri geliyor."
---
Tam o sırada...
Hangarın derinliklerinden metal bir ses duyuldu.
Tak...
Sonra bir tane daha.
Tak... Tak...
Deniz elini kaldırdı.
"Herkes dursun."
Ses yeniden geldi.
Ama bu kez daha yakındı.
Biz yavaşça ilerlerken...
Bir gölge sütunların arasından hızla geçti.
"Dur!"
diye bağırdım.
Cevap yoktu.
Gölge koşmaya başladı.
Deniz hiç düşünmeden peşinden gitti.
---
Ben Su'nun yanında kaldım.
"Buradan ayrılma."
Su başını salladı.
"Tamam."
Deniz'in ayak sesleri hangarın içinde yankılanıyordu.
Bir dakika sonra...
"Yakaladım!"
diye bağırdı.
Koşarak yanına ulaştığımda yerde yirmili yaşlarda genç bir adam vardı.
Silahsızdı.
Korkudan titriyordu.
"Ellerini görebileceğim şekilde kaldır."
Genç adam hemen ellerini kaldırdı.
"Ne olur ateş etmeyin."
"Sen kimsin?"
"Ben..."
"...buranın bekçisiyim."
Deniz sertçe sordu.
"Yıllardır kapalı olan üssün bekçisi mi olur?"
Genç adam yutkundu.
"Beni biri tuttu."
"Kim?"
"Bilmiyorum."
"Yüzünü hiç görmedim."
---
Ben çömelerek gözlerinin içine baktım.
"Sana ne yapman söylendi?"
"Kimseyi hangarın arkasına geçirmemem."
Deniz hemen irkildi.
"Hangarın arkasında ne var?"
"Gerçekten bilmiyorum."
"Hiç bakmadım."
"Neden?"
"Çünkü..."
"...bakarsam öleceğimi söylediler."
---
Deniz bana döndü.
"Bu çocuk doğru söylüyor."
Ben de aynı kanaatteydim.
Korkusu rol yapılacak gibi değildi.
Tam onu ayağa kaldıracakken...
Hangarın arka tarafında güçlü bir projektör bir anda yandı.
Gözlerimizi kısmak zorunda kaldık.
Karanlığın içinden tok ve sakin bir ses yükseldi.
"Sonunda geldiniz..."
Ses...
Ne tanıdıktı...
Ne de yabancı.
Ama tek bir cümlesi bile tüylerimizi diken diken etmeye yetmişti.
> "Murat Aslanbey'in çocukları gerçekten onun kadar inatçıymış."
Ben donup kaldım.
Babamın adını...
Yalnızca onu gerçekten tanıyan biri böyle söyleyebilirdi.
Projektörün arkasındaki siluet yavaşça bize doğru bir adım attı.
Yüzü hâlâ görünmüyordu.
Ve o gece...
Yıllardır peşinde olduğumuz hikâyenin ilk gerçek tanığı...
Sonunda karşımızdaydı.
