2. bölüm · Gökyüzüne Yazılan Aşk

Bölüm 1

CEPHEKALEMI 19

Gece gökyüzü her zamanki gibi yıldızlarla doluydu.

Hava üssünün pistinde yürürken başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Karanlığın içinde parlayan binlerce yıldız vardı. Çocukluğumdan beri onları izlemeyi severdim. Ne zaman yorulsam, ne zaman kafam karışsa gözlerimi gökyüzüne çevirirdim.

Çünkü gökyüzü hiçbir zaman yalan söylemezdi.

"Yine yıldızları sayıyorsun."

Arkadan gelen sesi duyar duymaz gülümsedim.

"Saymıyorum."

"Ben de öğretmen değilim o zaman."

Başımı çevirip ablama baktım.

Gece.

İnsanların yüzünü güldürmeyi meslek edinmişti. Anaokulu öğretmeniydi ama bazen bana göre dünyadaki en sabırlı insandı.

"Bugün okul nasıldı?" diye sordum.

"O kadar çok enerjiye sahipler ki bazen onların öğretmeni miyim yoksa onlar benim öğretmenim mi bilmiyorum."

İkimiz de güldük.

Gece bir süre bana baktı.

"Yorgun görünüyorsun."

"Uzun bir gündü."

Aslında sadece uzun bir gün değildi. Havacı asker olmak dışarıdan bakınca çok etkileyici görünüyordu. Gökyüzünde süzülen uçaklar, üniformalar, törenler...

Ama kimse görünmeyen kısmı bilmiyordu.

Sorumluluğu.

Disiplini.

Ve bazen insanın omzuna çöken yalnızlığı.

"O zaman eve git ve dinlen."

"Biraz daha kalacağım."

Gece başını salladı.

"Biliyorum. Gökyüzüyle konuşacaksın."

Ben cevap veremeden yürüyüp uzaklaştı.

Çünkü haklıydı.

Bazen gerçekten gökyüzüyle konuşuyordum.

---

O gece eve döndüğümde telefonuma bir bildirim geldi.

Gece'nin gönderdiği bir bağlantı.

Bir internet sitesi.

"Şuna bir bak."

Mesajın altında sadece bu yazıyordu.

Merak edip bağlantıyı açtım.

Karşıma genç bir yazarın sayfası çıktı.

Adı:

Su.

Yazdığı hikâyenin ilk cümlesi ekranda duruyordu.

"Bazı insanlar gökyüzüne bakar ve yıldızları görür. Bazıları ise yıldızların arasında sakladıkları hayalleri..."

Cümleyi bir kez okudum.

Sonra bir kez daha.

Ve bir kez daha.

Nedense ekrandan gözlerimi alamıyordum.

Sanki beni tanımadığı halde benim hakkımda yazmış gibiydi.

O gece yıldızlara bakmadan uyudum.

Çünkü gözlerim ilk kez başka bir şeye takılmıştı.

Bir yazara.

Ve henüz bilmiyordum...

Hayatımın yönü değişmek üzereydi.

Telefonun ekranındaki cümleye uzun süre baktım.

"Bazı insanlar gökyüzüne bakar ve yıldızları görür. Bazıları ise yıldızların arasında sakladıkları hayalleri..."

Odanın içi sessizdi.

Pencereden içeri giren ay ışığı çalışma masamın üzerine düşüyordu. Duvarımda yıllardır sakladığım uçak fotoğrafları vardı. Çocukluğumdan beri topladığım modeller, eğitim yıllarından kalan birkaç hatıra ve üniformam...

Bazen insan hayaline ulaştığında her şeyin tamamlanacağını sanıyor.

Ben de öyle sanmıştım.

Hava Kuvvetleri'ne katıldığım gün dünyanın en mutlu insanı olduğumu düşünmüştüm. Çünkü çocukluğum boyunca gözümü gökyüzünden ayırmamıştım.

Ama gerçek hayat farklıydı.

Gökyüzüne ulaşmak kolaydı.

Orada kalabilmek zordu.

Telefonu masanın üzerine bıraktım.

Pencereyi açtığım anda gece havası yüzüme çarptı. Yaz mevsiminin son günleriydi. Şehir ışıkları uzakta küçük yıldız kümeleri gibi görünüyordu.

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

Ay bütün ihtişamıyla gökyüzünün ortasında duruyordu.

Yıldızlar ise onun etrafına serpilmiş elmas taneleri gibiydi.

Çocukken ablamla birlikte evimizin çatısına çıkardık.

Gece bana yıldızların isimlerini öğretmeye çalışırdı.

Ben ise sürekli uçaklardan bahsederdim.

"Bir gün oraya çıkacağım." derdim.

O da gülerdi.

"O kadar yükseğe çıkarsan bizi unutma."

Unutmamıştım.

Ne onu...

Ne de o gece verdiğim sözü.

Telefon tekrar titredi.

Gece mesaj atmıştı.

"Beğendin mi?"

Gülümsedim.

"Kim bu Su?"

Mesajı gönderir göndermez cevap geldi.

"Sevdiğim yazarlardan biri."

"Yazıları güzelmiş."

"Sadece güzel mi?"

Kaşlarımı kaldırdım.

Ablam beni çocukluğumdan beri çok iyi tanırdı.

"Tamam. Çok güzel."

Mesajı gönderdiğim anda telefon çalmaya başladı.

Arayan Gece'ydi.

"Demek çok güzel."

"Sadece bir yazı okudum."

"Tabii tabii."

Gülüyordu.

"Ne var bunda?"

"Sen bir şiiri bile sonuna kadar okumayan adamsın Ateş."

İtiraz etmek istedim ama haklıydı.

"Belki sadece hoşuma gitmiştir."

"Belki."

Ses tonundan bana inanmadığı belliydi.

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra daha yumuşak bir sesle konuştu.

"Mutlu musun?"

Soru beklemediğim kadar ağır gelmişti.

Odanın içinde gözlerim dolaştı.

Üniformama baktım.

Kanatlarımı kazandığım gün çekilen fotoğrafa baktım.

Pencerenin dışındaki sonsuz gökyüzüne baktım.

"Bilmem."

Gece bir şey söylemedi.

"Hayalimdeki işi yapıyorum."

"Ama?"

Derin bir nefes aldım.

"Ama bazen insanın hayatında eksik kalan şeyler oluyor."

"Mesela?"

Cevap vermedim.

Çünkü cevabını bilmiyordum.

Belki huzur.

Belki aşk.

Belki de sadece kendimi ait hissedeceğim biri.

Telefon kapandıktan sonra tekrar Su'nun sayfasını açtım.

Bir yazı daha okumaya başladım.

Sonra bir tane daha.

Sonra bir tane daha.

Saatler nasıl geçti anlamadım.

Gece yarısını çoktan geçmişti.

Ama ilk kez uzun zamandır içimde farklı bir his vardı.

Sanki yıllardır aynı gökyüzüne bakıyormuşum da ilk kez yıldızları görmeye başlamışım gibi...

O sırada telefonuma üssten gelen mesaj düştü.

Ertesi gün için erken saatlerde görev planlaması yapılacaktı.

Telefonu kapattım.

Yatağa uzandım.

Tavanı izlerken gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladı.

Ama uyumadan önce aklımdan geçen son şey uçaklar olmadı.

Görevler olmadı.

Gökyüzü bile olmadı.

Aklımda sadece tek bir isim vardı.

Su.

Ve o gece, yıldızların altında, hayatımın değişmeye başladığını henüz bilmiyordum...

---

Ertesi sabah saat 05.30'da alarm çaldığında hava hâlâ karanlıktı.

Gökyüzü geceyle sabah arasında sıkışıp kalmış gibiydi.

Yıldızların bazıları hâlâ görünüyordu.

Üssün yolunda ilerlerken ufuk çizgisi yavaş yavaş kızarmaya başladı.

Yeni bir gün doğuyordu.

Ve benim için yeni bir hikâye de...

Ama o hikâyenin beni kime götüreceğini henüz bilmiyordum.
Güneş henüz doğmamıştı.

Şehrin ışıkları uzakta titrek noktalar halinde görünürken, hava üssünün etrafını saran sessizlik yavaş yavaş bozuluyordu. Motor sesleri, telsiz konuşmaları ve sabahın ilk hazırlıkları gecenin huzurunu dağıtmaya başlamıştı.

Aracımı park edip dışarı çıktığımda yüzüme serin bir rüzgâr çarptı.

Başımı kaldırdım.

Gökyüzü koyu lacivert ile siyah arasında bir renge bürünmüştü. Birkaç saat sonra mavileşecek olan ufuk çizgisinin üzerinde hâlâ yıldızlar parlıyordu.

Onları her görüşümde aynı şeyi hissediyordum.

Sanki dünyanın geri kalanı ne kadar değişirse değişsin, onlar hep yerlerinde kalacaktı.

Belki de bu yüzden seviyordum onları.

Çünkü bazı şeylerin değişmediğini bilmek insana güven veriyordu.

Üsse doğru yürürken pistin diğer tarafında sıralanmış savaş uçaklarını gördüm.

Sabahın ilk ışıkları üzerlerine düşüyordu.

Sessiz ve hareketsiz duruyorlardı.

Ama ben onların ne kadar güçlü olduklarını biliyordum.

Dakikalar sonra gökyüzünü yaracak, bulutların arasından geçecek ve ufuk çizgisini geride bırakacaklardı.

Onlara baktığımda hâlâ çocuk gibi heyecanlanıyordum.

Bazı tutkular insan büyüse bile değişmiyordu.

"Sabah sabah yine romantik romantik uçaklara bakıyorsun."

Tanıdık sesi duyar duymaz döndüm.

Deniz.

Birlikte görev yaptığım en yakın arkadaşlarımdan biriydi.

Elinde kahveyle bana doğru geliyordu.

"Kahve ister misin?"

"Hayır."

"Bu yüzden bu kadar ciddi görünüyorsun zaten."

Gülümsedim.

"Bugün görevimiz ne?"

"Rutin eğitim uçuşu."

"Rutin dediğin şeyin bizim meslekte hiçbir zaman rutin olmadığını biliyorsun."

Haklıydı.

Gökyüzü sürprizleri severdi.

Bazen hava şartları değişirdi.

Bazen planlar.

Bazen de hayat.

O an sonuncusunun başıma gelmek üzere olduğunu bilmiyordum.

---

Saatler sonra eğitim uçuşu tamamlandığında öğle güneşi üssün üzerine iyice yükselmişti.

Kaskımı çıkarıp derin bir nefes aldım.

Motorların sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.

Gökyüzünde geçirdiğim her saat bana huzur veriyordu.

Ama o gün içimde garip bir boşluk vardı.

Sebebini bilmiyordum.

Belki de uzun zamandır aynı düzen içinde yaşıyordum.

Görev.

Eğitim.

Uçuş.

Dinlenme.

Tekrar görev.

Hayatım bunların etrafında dönüyordu.

Akşam eve döndüğümde Gece beni bekliyordu.

Mutfakta kahve hazırlıyordu.

"Bugün erken geldin."

"Sen de."

Masaya oturdum.

Gece bana dikkatlice baktı.

"O yüz ifadesini biliyorum."

"Hangi yüz ifadesini?"

"Sıkılmış Ateş yüz ifadesi."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Öyle bir yüz ifadesi mi var?"

"Çocukluğundan beri var."

Kahvesinden bir yudum aldı.

Sonra çantasından bir davetiye çıkardı.

"Pazar günü benimle bir etkinliğe geliyorsun."

"Hayır."

"Evet."

"Hayır."

"Ateş."

Ses tonundan kaçış olmadığını anlamıştım.

"Daha ne olduğunu bile bilmiyorum."

"Kitap söyleşisi."

Başımı iki elimin arasına aldım.

"Gece..."

"Çok eğlenceli olacak."

"Bir kitap söyleşisinin eğlenceli olabileceğine inanmıyorum."

"Bunu söyleyen kişi hayatında bir tane bile kitap bitirmedi."

"Bitirdim."

"İlkokulda."

İtiraz etmeye çalıştım ama başarılı olamadım.

Gece gülümseyerek davetiyeyi önüme bıraktı.

Gözüm istemsizce afişteki isme kaydı.

Bir an nefesim durdu.

Su Vatansever.

Yazar.

Telefon ekranında saatlerce yazılarını okuduğum kişi.

Kalbim beklenmedik şekilde hızlandı.

Gece bunu fark etmişti.

Yüzündeki gülümseme genişledi.

"Şimdi gelmek istiyorsun değil mi?"

Başımı kaldırdım.

"Sadece merak ettim."

"Tabii."

"Gerçekten."

"Tabii."

"Gece."

"Kabul ediyorum."

Gülmeye başladı.

Ben ise afişe bakmaya devam ettim.

İlk kez görecektim onu.

Sesini ilk kez duyacaktım.

Belki de benim için sıradan bir gün olacaktı.

Belki de hayatımın yönünü değiştirecek gün...

Ama bunun cevabını öğrenmek için sadece üç gün kalmıştı.

Ve ben, nedense, o üç günün geçmesini hiç olmadığı kadar çok istiyordum.