10. bölüm · Gökyüzüne Yazılan Aşk
Bölüm 10
Geceye Düşen Gölge
> "Bazı tehditler kurşun gibi değildir. Bir cümleyle başlar, insanın en sevdiği kişiye kadar ulaşır."
---
Telefon hâlâ Deniz'in elindeydi.
Ekran çoktan kararmıştı.
Ama o...
Sanki hâlâ o sesi duyuyordu.
"Bu kez kaybedeceğin kişi... Gece Aslanbey olacak."
Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırdım.
"Deniz."
Sesimi olabildiğince sakin çıkarmaya çalıştım.
"Bana bak."
Yavaşça başını çevirdi.
Hayatımda onu birçok kez öfkeli görmüştüm.
Birçok kez üzgün...
Birçok kez yorgun...
Ama ilk defa...
Korkuyordu.
---
Telefonu elimden aldı.
"Numarayı bulabilir miyiz?"
diye sordum.
Başını iki yana salladı.
"Gizli hat."
"Eğer profesyonellerse..."
"...iz bırakmazlar."
Deniz çenesini sıktı.
"Demek ki gerçekten biri bizi izliyor."
"Ve Gece'yi tanıyor."
Bu cümle ikimizin de içini ürpertti.
---
Okulun kapısına doğru baktım.
Gece, son öğrencisini de ailesine teslim ediyordu.
Yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.
Hiçbir şeyden habersizdi.
Deniz de ona baktı.
Bakışları öyle değişmişti ki...
Sanki aramızdaki mesafe birkaç metre değil, yıllardı.
"Ona söylemeyeceğiz."
dedi.
Kaşlarımı çattım.
"Neden?"
"Çünkü korkmasını istemiyorum."
"Ama bilmeye hakkı var."
"Biliyorum."
dedi sessizce.
"Ama bugün değil."
---
Gece bize doğru yürümeye başladı.
El salladı.
"Beklettim mi?"
Deniz, birkaç saniye önceki yüzünü tamamen değiştirmişti.
O sert asker maskesini yeniden takmıştı.
"Yok."
"Biz de yeni çıkıyorduk."
Gece ikimize de baktı.
"Bir tuhafsınız."
"Bir şey mi oldu?"
Göz göze geldik.
Ben gülümsedim.
"Komutan yarın için biraz iş yükledi."
"Onu konuşuyorduk."
Gece başını salladı.
Anladı mı?
Yoksa anlamamış gibi mi yaptı?
Bunu çözemedim.
---
Deniz arabasının kapısını açtı.
"Ben artık kaçayım."
Gece gülümsedi.
"Bugün geldiğiniz için tekrar teşekkür ederim."
"Çocuklar haftalarca sizi konuşacak."
Deniz hafifçe başını eğdi.
"Asıl ben teşekkür ederim."
"Uzun zamandır..."
Bir an durdu.
"...bu kadar güzel bir gün geçirmemiştim."
Gece'nin yanakları hafifçe kızardı.
"Ne mutlu bana."
İkisi de birkaç saniye birbirine baktı.
Ne bir adım attılar...
Ne de başka bir şey söylediler.
Ama bazen...
Sessizlik, bütün cümlelerden daha çok şey anlatırdı.
---
Deniz arabasına bindi.
Motoru çalıştırdı.
Aynadan son kez okulun kapısına baktı.
Gece hâlâ oradaydı.
Çocuklardan birinin düşürdüğü çantayı alıp küçük kıza uzatıyordu.
Yüzünde yine o sıcak gülümseme vardı.
Deniz istemsizce fısıldadı.
"Başına bir şey gelmesine izin vermeyeceğim."
---
Akşam...
Ben eve geldiğimde Gece mutfakta yemek hazırlıyordu.
Her zamanki gibi radyoda hafif bir müzik açıktı.
Ev sıcacık kokuyordu.
"Buldun mu beni?"
diye sordu gülerek.
"Ceketinden boya bulaşmış."
Kolu gösterdi.
Mavi bir parmak izi...
Muhtemelen çocuklardan biri bırakmıştı.
Gülümsedim.
"Hatıra olsun."
Gece kahkaha attı.
"Silinmiyor zaten."
Masaya oturdum.
Onu izlerken içimden tek bir şey geçiyordu.
Telefonu...
Söylemeli miydim?
Ama Deniz'e söz vermiştim.
İçimde ilk defa...
Kardeşimden bir şey saklamanın ağırlığını hissediyordum.
---
Aynı saatlerde...
Şehrin diğer ucunda...
Deniz evinin balkonundaydı.
Elindeki sigara çoktan sönmüştü.
Ama o fark etmemişti.
Masanın üzerinde Gül'ün dosyası duruyordu.
Yanında ise bugün çocukların verdiği resim.
Resmi eline aldı.
Uzun uzun baktı.
Sonra cebinden telefonunu çıkardı.
Rehberi açtı.
Bu kez hiç düşünmedi.
Ateş Aslanbey
Aradım.
Telefon ilk çalışta açıldı.
"Deniz?"
"Sana bir şey söyleyeceğim."
"Dinliyorum."
"Yarından itibaren..."
Sesi yeniden o sert tona büründü.
"...Gece yalnız hiçbir yere gitmeyecek."
Olduğum yerde doğruldum.
"Deniz..."
"Abartıyor olabilir misin?"
"Hayır."
Kesin konuşuyordu.
"Bu kez içimde kötü bir his var."
Pencereden dışarı baktım.
Gökyüzü kapkaranlıktı.
Yıldızlar bulutların arkasına saklanmıştı.
Ve nedense...
Ben de ilk kez aynı hissi taşıyordum.
Bir fırtına yaklaşıyordu.
Ama bu kez...
Sadece gökyüzünde değil.
Hayatlarımızda da...
> "Asker olmak, sadece vatanı korumak değildi. Bazen en büyük savaş, sevdiğin insanların güvende olduğunu bilmekti."
---
Telefonu kapattıktan sonra uzun süre yerimden kalkamadım.
Deniz'i çocukluğumuzdan beri tanıyordum.
Harp okulunda aynı sıralarda oturmuştuk.
İlk solo uçuşumuz...
İlk operasyonumuz...
İlk kaybımız...
Hepsini birlikte yaşamıştık.
Bir şeyi çok iyi biliyordum.
Deniz içgüdülerine güvenirse...
Mutlaka bir sebebi vardır.
---
Ertesi sabah...
Saat altıyı biraz geçmişti.
Üssün girişinden içeri girerken gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı.
Ne güneş görünüyordu...
Ne de mavi gökyüzü.
Sanki hava bile üzerimizdeki ağırlığı hissediyordu.
Arabamı park ettiğim sırada Deniz'in aracı da yanıma yanaştı.
Motorunu kapattı.
Arabadan indi.
Gözlerinin altı daha da morarmıştı.
"Bütün gece uyumadın."
dedim.
Cevap vermedi.
Sadece başını hafifçe eğdi.
"Dosyaya baktın mı?"
"Hayır."
"Ne yaptın?"
Gökyüzüne baktı.
"Düşündüm."
"Neyi?"
"Bir insan..."
"...ikinci kez aynı acıyı kaldırabilir mi diye."
Söyleyecek söz bulamadım.
---
Birlikte hangara doğru yürümeye başladık.
Sabahın serinliği yüzümüze vuruyordu.
Teknisyenler savaş uçaklarının etrafında son kontrolleri yapıyordu.
Her şey her zamanki gibiydi.
Ama bizim içimiz...
Hiç de öyle değildi.
Tam hangarın kapısına yaklaşmıştık ki arkamızdan tanıdık bir ses duyuldu.
"Yüzbaşı Aslanbey!"
Döndüm.
Filo Komutanı bize doğru geliyordu.
"Komutanım."
Selam verdik.
Komutan ciddi görünüyordu.
"Brifing iptal edildi."
Kaşlarımı çattım.
"Komutanım?"
"Siz ikiniz benimle geleceksiniz."
"Nereye?"
Komutan kısa bir an sustu.
"İstihbarat Başkanlığı."
Deniz'le göz göze geldik.
Bu ilk kez oluyordu.
Pilotlar doğrudan istihbarat birimine çağrılmazdı.
Demek ki...
Ortada sandığımızdan daha büyük bir mesele vardı.
---
Yaklaşık yarım saat sonra askerî bir binanın önünde durduk.
Burası üssün diğer bölümlerinden tamamen farklıydı.
Pencereler koyu renkliydi.
Girişte iki asker kimlik kontrolü yapıyordu.
İçeri girdik.
Koridor sessizdi.
Duvarlarda tek bir fotoğraf bile yoktu.
Komutan bizi bir odanın önünde durdurdu.
"İçeri girin."
Kapıyı açtım.
İçeride ellili yaşlarında bir albay vardı.
Masanın üzerinde kalın dosyalar duruyordu.
Bizi görünce ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz yüzbaşılar."
Selam verdik.
Albay oturmamızı işaret etti.
Masanın üzerindeki siyah dosyayı açtı.
İlk sayfayı bize çevirdi.
Fotoğrafı görünce nefesim kesildi.
Bu...
Dün okulun önünde gördüğümüz siyah SUV'dan inen adamdı.
Deniz öne doğru eğildi.
"Bu kim?"
Albay gözlüğünü çıkardı.
"Adını bilmiyoruz."
"Sadece kod adını biliyoruz."
"Kuzgun."
Oda sessizliğe gömüldü.
Albay devam etti.
"Son üç aydır farklı şehirlerde görülüyor."
"Her ortaya çıktığında..."
"...Türk Silahlı Kuvvetleri personeline yönelik gizli bilgi sızıntıları yaşanıyor."
İçimdeki huzursuzluk büyüyordu.
Albay dosyadan başka bir fotoğraf çıkardı.
Bu kez masaya dört fotoğraf koydu.
Birincisi bendim.
İkincisi Deniz.
Üçüncüsü...
Su.
Dördüncüsü ise...
Gece.
Deniz'in çenesi sertleşti.
"Bu fotoğraflar nereden?"
"Henüz bilmiyoruz."
dedi albay.
"Ama bir şeyi biliyoruz."
"Hedef artık sadece askerler değil."
"Aileleriniz de izleniyor."
O an...
Telefonun diğer ucundaki tehdidin ne kadar gerçek olduğunu ilk kez iliklerime kadar hissettim.
Deniz yumruklarını sıktı.
Ben ise tek bir şeyi düşünüyordum.
Gece...
Evdeydi.
Ve bundan haberi bile yoktu.
Tam o sırada cebimdeki telefon titredi.
Ekranda tek bir isim vardı.
Gece Arıyor...
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Telefonu hemen açtım.
"Alo?"
Karşı taraftan Gece'nin nefes nefese sesi geldi.
"Ateş..."
Sesinde alışık olmadığım bir panik vardı.
"Evimizin önünde..."
Sözünü tamamlayamadı.
Arka planda sert bir fren sesi duyuldu.
Sonra...
Hat kesildi.
O an sandalyeden öyle bir hızla kalktım ki arkamdaki sandalye yere devrildi.
"Gece!"
Telefon sessizdi.
Deniz gözlerimin içine baktı.
Hiçbir şey sormadı.
Çünkü yüzümdeki ifadeden anlamıştı.
Bir şey olmuştu.
Ve bu kez...
İş gerçekten kişiselleşmişti.
---
Bölüm 10
Geceye Düşen Gölge
Düzenlenmiş Devam
> "Bazen insanı korkutan şey, duyduğu ses değil; o sesin sevdiği insanlara yaklaşmasıdır."
---
"Gece!"
Telefonu kulağımdan ayırmadım.
"Alo! Gece!"
Hat kesilmişti.
Tekrar aradım.
Bu kez telefon çalmıyordu.
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Albay ayağa kalktı.
"Ne oldu Yüzbaşı?"
Boğazımdaki düğümü yutarak cevap verdim.
"Ablam aradı."
"Evimizin önünde bir şey olduğunu söyledi."
"Cümlesini tamamlayamadı."
Deniz tek kelime etmeden ayağa kalktı.
"Hemen çıkıyoruz."
---
Tam odadan çıkacakken telefonum yeniden çaldı.
Ekranda bu kez Su Vatansever yazıyordu.
Hemen açtım.
"Su."
"Ateş..."
Sesi alışık olduğumdan çok daha gergindi.
"Neredesin?"
"Üsteyim."
"Ne oldu?"
"Az önce okuldan çıkıyordum."
"Arabama binecektim."
"Karşı kaldırımda siyah bir SUV duruyordu."
Deniz bana baktı.
İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
Su devam etti.
"İçindeki adam beni uzun süre izledi."
"İnmedi."
"Hiçbir şey yapmadı."
"Ama gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadı."
"Sonra yavaşça uzaklaştı."
Derin bir nefes aldım.
"Şu an yalnız mısın?"
"Evet."
"Beni dikkatle dinle."
"Doğrudan eve git."
"Kapıyı kimseye açma."
"Ben seni arayana kadar da dışarı çıkma."
Su'nun sesi yumuşadı.
"Ateş..."
"Bir şey mi oldu?"
"Korkmalı mıyım?"
Gözlerimi kapattım.
"Hayır."
"Ben sadece tedbir alıyorum."
"Akşam seni arayacağım."
"Tamam."
"Kendine dikkat et."
Telefon kapandı.
Deniz omzuma dokundu.
"İkisini de izliyorlar."
Başımı ağır ağır salladım.
"Evet."
---
Yirmi dakika sonra mahallemize ulaştık.
Apartmanın önünde birkaç komşu toplanmıştı.
Arabadan iner inmez gözlerim Gece'yi aradı.
Kapının önünde duruyordu.
Yüzü solgundu ama iyiydi.
Onu görünce içimde tuttuğum nefes yavaşça boşaldı.
"Ablam."
Hızlı adımlarla yanına gittim.
"İyi misin?"
Gece başını salladı.
"İyiyim."
"Ama ne olduğunu anlamadım."
"Anlat."
Gece derin bir nefes aldı.
"Arabamı park ediyordum."
"O sırada siyah bir araç apartmanın önünde durdu."
"İçinden takım elbiseli bir adam indi."
"Yanıma kadar geldi."
"Hiç tehdit etmedi."
"Hiç bağırmadı."
"Sadece elindeki beyaz zarfı bana uzattı."
"Ne dedi?"
diye sordum.
"'Bunu Yüzbaşı Ateş Aslanbey'e ulaştırın.' dedi."
"Hepsi bu."
"Başka tek kelime etmedi."
"Sonra araca binip gitti."
Gece çantasını açtı.
İçinden beyaz zarfı çıkardı.
Titreyen elleriyle bana uzattı.
"Açmaya cesaret edemedim."
Zarfın üzerinde sadece tek bir isim vardı.
Yüzbaşı Ateş Aslanbey
Sol alt köşeye ise siyah mürekkeple bir kuzgun sembolü çizilmişti.
Deniz'in bakışları bir anda sertleşti.
"Kuzgun..."
diye fısıldadı.
Zarfı dikkatlice açtım.
İçinden eski bir fotoğraf çıktı.
Fotoğraf yıllar öncesine aitti.
Harp Okulu mezuniyet töreni...
Ben...
Deniz...
Ve Gül...
Üçümüz yan yana gülümsüyorduk.
Fotoğrafın arkasında ise kırmızı mürekkeple tek bir cümle yazıyordu:
> "Bazı savaşlar hiç bitmez, Yüzbaşı."
Rüzgâr bir anda sertleşti.
Gece şaşkınlıkla bize bakıyordu.
"Ateş..."
"Ne oluyor?"
Deniz'le göz göze geldim.
İlk kez...
Ona yalan söylemek istemiyordum.
Ama henüz gerçeği anlatmanın zamanı da değildi.
Dışarıdan bakıldığında sadece eski bir fotoğraf gibi görünen o zarf...
Aslında yıllardır kapalı kalan bir dosyanın yeniden açıldığının habercisiydi.
> "Bazen en ağır yük, omzundaki rütbe değil; sevdiğin insanların gözlerinin içine bakıp gerçeği söyleyememektir."
---
Fotoğraf elimdeydi.
Yıllar öncesine ait tek bir kare...
Ama o kare, binlerce kelimeden daha ağırdı.
Parmağımla Gül'ün yüzüne dokundum.
Gençtik.
Gülüyorduk.
Hayatın bize bu kadar acımasız davranacağını bilmiyorduk.
Deniz sessizce fotoğrafı elimden aldı.
Uzun uzun baktı.
Yüzündeki ifade değişmedi.
Ama onu tanıyan biri için her şey ortadaydı.
Çenesini sıkışı...
Nefes alışının yavaşlaması...
Gözlerindeki o derin boşluk...
Geçmiş yine onu bulmuştu.
---
Gece, ikimizin de yüzüne baktı.
"Ateş..."
Sesi oldukça sakindi.
"Bu fotoğraftaki kadın..."
"...Gül mü?"
Deniz'in bakışları yavaşça yere indi.
Ben ise başımı hafifçe salladım.
"Evet."
Gece birkaç saniye sustu.
"Demek..."
"...onu gerçekten tanıyordunuz."
Deniz ilk kez konuştu.
"Tanıyorduk."
Sesi her zamankinden daha kısıktı.
"Çok iyi tanıyorduk."
Sonra cümleyi uzatmadı.
Gece de soru sormadı.
Çünkü insanların yüzüne bakarak hangi acının konuşulmaya hazır olmadığını anlayabilen biriydi.
---
Tam o sırada apartmanın önüne siyah bir araç yanaştı.
Refleksle elim belimdeki silaha gitti.
Deniz de aynı anda önümde durdu.
Araçtan iki asker indi.
Sivil giyimliydiler.
Kimliklerini gösterdiler.
"Yüzbaşım."
"İstihbarat Başkanlığı."
Albay'ın gönderdiği koruma ekibiydi.
İçim biraz olsun rahatladı.
---
Askerlerden biri elindeki tableti bana uzattı.
"Çevredeki güvenlik kameralarını inceledik."
"Elde ettiğimiz görüntüler var."
"İçeride izlemeniz daha doğru olur."
Başımı salladım.
"Hadi."
dedim.
"Eve çıkıyoruz."
---
Salon her zamanki gibiydi.
Gece sabah aceleyle çıktığı için masanın üzerinde yarım bırakılmış bir kitap duruyordu.
Pencerenin önündeki çiçekler...
Duvara astığı çocuk resimleri...
Her şey sıcacıktı.
Ama o sıcaklığın içine bugün ilk kez korku karışmıştı.
Askerlerden biri dizüstü bilgisayarını açtı.
Görüntüyü televizyona aktardı.
Ekranda apartmanın güvenlik kamerası vardı.
Saat...
16.42.
Gece'nin arabası apartmanın önüne yanaşıyordu.
Arabadan indi.
Çantasını omzuna aldı.
Tam apartmana yönelmişti ki...
Siyah SUV sokağın başından ağır ağır geldi.
Araç durdu.
Şoför inmedi.
Arka kapı açıldı.
Takım elbiseli adam dışarı çıktı.
Yüzü kameraya dönüktü.
Ama...
Şapkası ve güneş gözlüğü yüzünü gizliyordu.
Adam sakince Gece'nin yanına yürüdü.
Elindeki beyaz zarfı uzattı.
Gece birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra aldı.
Adam sadece birkaç kelime söyledi.
Ses yoktu.
Kamera görüntüsü olduğu için dudakları okunmuyordu.
Ardından arkasını döndü.
SUV'a bindi.
Ve uzaklaştı.
Video bitti.
---
Deniz kumandayı eline aldı.
"Geri sar."
Görüntü tekrar oynadı.
Adamın yürüyüşünü dikkatle izliyordu.
Bir kez daha...
Bir kez daha...
Sonra videoyu durdurdu.
"Ekranı büyüt."
Asker görüntüyü yakınlaştırdı.
Deniz'in gözleri bir noktaya kilitlendi.
"Sağ eli..."
Hepimiz ekrana baktık.
Adam zarfı uzatırken sağ elindeki yüzük görünüyordu.
Siyah taşlı...
Kalın bir yüzük.
Üzerinde kabartma bir kuzgun sembolü vardı.
Deniz mırıldandı.
"Bu tesadüf olamaz."
Ben ona döndüm.
"Ne demek istiyorsun?"
Deniz birkaç saniye sustu.
Sanki anlatmak istemiyordu.
Ama sonunda konuştu.
"Harp Akademisi'nde bize eski yapılanmalarla ilgili eğitim verilmişti."
"O yüzüğü..."
"...daha önce bir dosyada görmüştüm."
Salondaki herkes sessizleşti.
"Nasıl bir dosya?"
Deniz derin bir nefes aldı.
"Yaklaşık on beş yıl önce dağıtıldığı düşünülen gizli bir yapı."
"Kod adları vardı."
"Ve üyeleri..."
"...bir kuzgun yüzüğü taşıyordu."
Benim de Gece'nin de yüzümüz değişmişti.
"Yani..."
"Bu insanlar hâlâ mı var?"
Deniz'in cevabı kısa oldu.
"Bilmiyorum."
"Ama eğer gerçekten onlarsa..."
"...karşımızdaki düşman sandığımızdan çok daha eski."
---
Gece mutfaktan sessizce üç fincan çay getirdi.
Masaya bıraktı.
Kimse fincanlara dokunmadı.
O ise bir süre hepimizi izledi.
Sonra usulca konuştu.
"Ben size yük olmak istemiyorum."
Başımı hızla çevirdim.
"Ne demek o?"
"Eğer sorun bense..."
"...ben başka bir yerde kalabilirim."
Deniz o ana kadar tek kelime etmemişti.
Ama Gece'nin bu cümlesiyle başını kaldırdı.
Sesi sakindi.
Fakat kararlıydı.
"Hayır."
Gece şaşkınlıkla ona baktı.
"Kimse evinden gitmeyecek."
"Kimse korkarak yaşamayacak."
Deniz ayağa kalktı.
Ceketini düzeltti.
Bakışları bir an Gece'nin üzerinde durdu.
"Biz gökyüzünü korumak için yemin ettik."
Sonra sesi biraz daha sertleşti.
"Şimdi de..."
"...sizi koruyacağız."
Gece, ilk kez Deniz'in gözlerinin içine bu kadar uzun baktı.
Ve o bakışta...
Sadece bir asker değil...
Sözünün arkasında duracak bir adam gördü.
> "Bazen aynı masanın etrafında oturan insanlar, birbirlerinin hayatını sonsuza kadar değiştirecek kararlar alırlar."
---
Salonda ağır bir sessizlik vardı.
Masanın üzerindeki çaylardan yükselen buhar yavaş yavaş kayboluyordu.
Kimsenin çaya uzandığı yoktu.
Herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Kimdi bu Kuzgun?
Ve...
Neden yıllar sonra yeniden ortaya çıkmıştı?
Tam o sırada telefonum çaldı.
Ekranda yine Su'nun ismi belirdi.
Derin bir nefes alıp telefonu açtım.
"Su."
Sesini duyar duymaz biraz olsun rahatladım.
"Ateş..."
"İyi misin?"
"İyiyim."
"Ama sen iyi değilsin."
Şaşırdım.
"Nereden çıkardın?"
"Beni tanıyorum sanıyorsan..."
Hafifçe güldü.
"...seni çok daha iyi tanıyorum."
İstemsizce başımı eğdim.
Su buydu.
Sesimin tonundan bile içimde kopan fırtınayı anlayabiliyordu.
---
"Bana doğruyu söyle."
dedi.
"Bir şey oldu."
Sessiz kaldım.
Gece salondan bizi izliyordu.
Deniz pencerenin önünde durmuş dışarı bakıyordu.
"Su..."
"Sana telefonda anlatamam."
"Tamam."
diye cevap verdi hiç üstelemeden.
"O zaman ben geliyorum."
Başımı kaldırdım.
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü..."
Tam cümlemi kuracaktım ki Gece usulca yanıma geldi.
Elini koluma koydu.
"Çağır onu."
Ona baktım.
"Ablam..."
"Yalnız kalmasın."
dedi yumuşak bir sesle.
"Bugün yaşadıklarından sonra onun da yanında birilerinin olması gerekiyor."
Deniz de arkasını döndü.
İlk kez söze karıştı.
"Gece haklı."
"Su burada daha güvende olur."
Bir an düşündüm.
Sonunda telefona döndüm.
"Su."
"Gel."
---
Yaklaşık kırk dakika sonra kapının zili çaldı.
Kapıyı ben açtım.
Su kapının önünde duruyordu.
Üzerinde krem rengi uzun bir trençkot vardı.
Saçları dağılmıştı.
Yüzünde belli belirsiz bir endişe okunuyordu.
Beni görür görmez ilk yaptığı şey...
"Sana bir şey oldu sandım."
demek oldu.
Gülümsedim.
"İyiyim."
Ama bunu söylerken bile gözlerimin yorgun olduğunu fark etmişti.
İçeri girdi.
Gece onu kapıda karşıladı.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum."
İkisi birbirine sarıldı.
Gece, Su'yu uzun zamandır tanıyordu.
Ateş'in hayatındaki en değerli insanlardan biri olduğunu biliyordu.
---
Su salona girdiğinde Deniz ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz."
Su da kibarca gülümsedi.
"Merhaba Deniz Bey."
Deniz başını hafifçe eğdi.
"Nasılsınız?"
"İyiyim."
Sonra etrafına baktı.
"Sanırım burada benden saklanan bir şey var."
Kimse cevap vermedi.
Su derin bir nefes aldı.
"Ateş."
"Ben çocuk değilim."
"Eğer tehlikedeysek..."
"...bunu bilmeye hakkım var."
Bu cümle odadaki sessizliği böldü.
Gece bana baktı.
Deniz bana baktı.
Artık saklamanın bir anlamı yoktu.
Sandalyeyi çektim.
"Otur."
Su karşıma geçti.
Ben olan biteni en başından anlatmaya başladım.
Radar olayı...
Siyah SUV...
Okulun önündeki zarf...
Tehdit telefonu...
Ve...
Kuzgun.
Su tek kelime etmeden dinledi.
Sözümü bitirdiğimde birkaç saniye konuşmadı.
Sonra sakin bir sesle sordu.
"Yani..."
"Beni de takip etmiş olabilirler."
Başımı yavaşça salladım.
"Evet."
---
Su'nun yüzünde korku yerine kararlılık vardı.
"Benden ne yapmamı istiyorsun?"
"Bir süre dikkatli ol."
"Tek başına bir yere gitme."
"Her çıktığında bana haber ver."
Su hafifçe gülümsedi.
"Sadece bu mu?"
Kaşlarımı çattım.
"Başka ne olsun?"
"Sen beni tanımıyor musun Ateş Aslanbey?"
Ayağa kalktı.
Kollarını göğsünde birleştirdi.
"Ben kaçacak biri değilim."
"Sen nasıl görevinin başındaysan..."
"...ben de hayatımın başındayım."
Gece gururla Su'ya baktı.
Deniz ise hafifçe gülümsedi.
İlk kez konuştu.
"Ateş."
"O yüzden seviyorsun zaten."
Salondaki gergin hava ilk kez biraz olsun dağıldı.
Ben istemsizce gülümsedim.
"Evet..."
"Galiba o yüzden."
Su bana göz kırptı.
"Aklın sürekli bende olursa görev yapamazsın."
"Merak etme."
"Kendime dikkat edeceğim."
Sonra elini usulca elimin üzerine koydu.
"Sen de kendine dikkat edeceksin."
Elini sıkıca tuttum.
O an anladım ki...
Bu savaşta yalnız değildim.
Ne Deniz yalnızdı...
Ne Gece...
Ne de ben.
Artık dört kişiydik.
Ve bundan sonra yaşayacağımız her şey...
Hepimizin kaderini birlikte yazacaktı.
---
Aynı dakikalarda...
Siyah SUV, şehrin dışındaki terk edilmiş bir fabrikanın önünde durdu.
Takım elbiseli adam araçtan indi.
Elindeki telefonu kulağına götürdü.
"Efendim."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra soğuk bir ses duyuldu.
"Yüzbaşılar nasıl?"
Adam fabrikanın karanlığına bakarak cevap verdi.
"Bir araya geldiler."
Karşı taraftaki ses alçak bir kahkaha attı.
"Çok güzel."
"Çünkü..."
"...oyun şimdi başlayacak."
> "Bazı geceler, saat ilerledikçe sessizlik artmaz. İnsan sadece yaklaşan tehlikenin sesini daha iyi duymaya başlar."
---
Saat gece yarısına yaklaşıyordu.
Yağmur ince ince yağmaya başlamıştı.
Pencereden dışarı baktığımda sokak lambalarının altında süzülen yağmur damlaları görünüyordu.
Ev sessizdi.
Ama bu huzurlu bir sessizlik değildi.
Herkes düşüncelerinin içinde kaybolmuştu.
Gece mutfağa geçmiş, çayları tazeliyordu.
Su ona yardım ediyordu.
İkisi de ara ara birbirlerine gülümsüyor, ortamı normalleştirmeye çalışıyordu.
Deniz ise balkon kapısının önünde durmuştu.
Elinde sigara vardı.
Ama yarım saattir tek nefes bile çekmemişti.
---
Yanına yürüdüm.
"Yakmayacaksan niye elinde tutuyorsun?"
Başını çevirmeden cevap verdi.
"Alışkanlık."
Elindeki sigaraya baktı.
Sonra kırıp cebine attı.
"Bugün yeterince zehir soluduk."
Omzuna yaslandım.
"Bana anlatmadığın bir şey var."
Uzun süre sustu.
Yağmurun sesi ikimizin arasını dolduruyordu.
Sonunda konuştu.
"Kuzgun..."
"Sadece bir isim değil."
"Nedir?"
"Eski bir hücre."
"Duyduğumuz kadarını biz de eğitimlerde öğrendik."
"Tamamının çökertildiği söylenmişti."
"Demek ki söylenen doğru değilmiş."
"Ya da..."
"...içlerinden biri hiç yakalanmadı."
---
İçeriden kahkaha sesi geldi.
İkimiz de istemsizce başımızı çevirdik.
Gece ile Su mutfakta bir şeye gülüyorlardı.
Deniz uzun uzun onları izledi.
"İnsan böyle anlarda..."
"...neyi korumak için savaştığını daha iyi anlıyor."
Sessizce başımı salladım.
"Haklısın."
---
Mutfaktan Gece'nin sesi duyuldu.
"Ateş!"
"Gelir misiniz?"
Salona geçtiğimizde masa hazırlanmıştı.
Gece çayların yanına evde yaptığı kurabiyeleri koymuştu.
Su da tabakları yerleştiriyordu.
Deniz şaşkınlıkla masaya baktı.
"Bunları ne ara yaptınız?"
Gece omuz silkti.
"İnsan stresliyken mutfağa sığınıyor."
Su gülümseyerek ekledi.
"Ben de bulaşıkları bahane edip ona yardım ettim."
İlk kez...
Saatler sonra...
Ev gerçekten ev gibi hissettirmişti.
---
Deniz eline bir kurabiye aldı.
"Kabul ediyorum."
dedi.
"Bu kadar güzel olmasını beklemiyordum."
Gece kaşını kaldırdı.
"Neden?"
"Siz öğretmensiniz."
"Öğretmenler yemek yapamaz diye bir kural mı var?"
Deniz kısa bir an afalladı.
Su kahkahasını tutamadı.
Aynı anda ben de gülmeye başladım.
Deniz iki elini kaldırdı.
"Tamam."
"Yanlış cümle kurdum."
Gece hafifçe gülümsedi.
"Anlaşıldı."
"O zaman ceza olarak bir tane daha yiyeceksiniz."
Deniz elindeki kurabiyeye baktı.
"Bu ceza mı?"
"Ödül gibi."
Hepimiz güldük.
---
Tam o sırada...
DING DONG...
Kapı zili çaldı.
Salondaki kahkahalar bir anda kesildi.
Hepimiz birbirimize baktık.
Saat gece on bire geliyordu.
Kimse beklenmiyordu.
Refleksle ayağa kalktım.
Deniz benden önce davranıp elini hafifçe kaldırdı.
"Dur."
Yavaş adımlarla kapıya yaklaştı.
Kapının yanındaki güvenlik ekranını açtı.
Ekranda kimse görünmüyordu.
"Kim var?"
diye seslendi.
Cevap gelmedi.
Kapıyı açmadı.
Sadece dürbünden baktı.
Koridor bomboştu.
Yavaşça kapıyı araladı.
Kimse yoktu.
Tam kapıyı kapatacakken...
Yerde duran küçük, siyah bir kutuyu fark etti.
Kutunun üzerinde tek bir beyaz zarf vardı.
Üzerinde yine aynı sembol...
Kuzgun.
Deniz'in sesi sertleşti.
"Ateş."
"Kimse yaklaşmasın."
Gece ile Su oldukları yerde kaldılar.
Ben dikkatlice kutuya yaklaştım.
Üzerinde herhangi bir düzenek görünmüyordu.
Yine de çıplak elle dokunmadım.
Evdeki temiz mutfak havlusunu alıp kutuyu dikkatlice içeri aldım.
Masanın üzerine bıraktık.
Hepimiz nefesimizi tutmuş bekliyorduk.
Deniz zarfı yavaşça açtı.
İçinden bu kez yalnızca tek bir USB bellek çıktı.
Ne not vardı...
Ne fotoğraf...
Ne de başka bir şey.
Sadece siyah renkli, üzerinde beyaz bir kuzgun işareti bulunan küçük bir USB.
Deniz bana baktı.
"Bu tuzak olabilir."
Başımı salladım.
"Evet."
"Bilgisayara takmayacağız."
Tam o sırada telefonum çaldı.
Arayan...
Albay Selim.
Telefonu açtım.
"Komutanım."
Albay'ın sesi her zamankinden daha ciddiydi.
"Yüzbaşı."
"Size ulaşmaya çalışıyordum."
"Neden komutanım?"
"Kuzgun..."
Kısa bir sessizlik oldu.
"...ilk hamlesini yaptı."
Masadaki USB'ye baktım.
Sonra Deniz'e.
O da aynı şeyi düşünüyordu.
Hayır...
Bu ilk hamle değildi.
Asıl oyun...
Şimdi başlıyordu.
Devam edecek...
