9. bölüm · Gerçeğin Sesi
Bölüm 9
Bölüm 9
26/01/2016
Polis merkezinin koridoru, saatlerdir değişmeyen bir ışık altında uzuyordu. Nihal, duvara yaslanmış sandalyede otururken zamanın gerçekten ilerleyip ilerlemediğinden emin değildi. Dışarıda bir yerlerde gün devam ediyordu, insanlar işe gidiyor, kahve içiyor, sıradan cümleler kuruyordu. Buradaysa her şey tek bir ana sıkışmış gibiydi.
Cinayetin bulunduğu ana.
İfadesini vermişti. En azından vermeye çalışmıştı. Cümleleri düzgün, sesi sakin çıkmıştı ama söylediklerinin ona ait olup olmadığını bile tam olarak bilmiyordu. Odaya her girdiğinde, masanın üzerindeki kayıt cihazı sanki onu izliyordu. Kendi sesiyle söylediklerini dinlemek istemiyordu. Çünkü korkuyordu: Ya orada, fark etmeden başka bir Nihal konuşmuşsa?
Bir polis memuru yanına gelip tekrar çağrılacağını söylediğinde, Nihal başını salladı. Ayağa kalkarken dizlerinin hafifçe titrediğini hissetti. Bu titreme korkudan mıydı, yoksa bastırılmış bir şeyin dışarı çıkma isteğinden mi, ayırt edemiyordu.
Odaya girdiğinde bu kez iki kişi vardı. Biri daha önce konuştuğu komiserdi. Diğeri, sivil giyimli, sakin yüzlü bir adam. Kendini tanıttı: adli psikolog.
Nihal’in boğazı kurudu.
Psikolog konuşmaya yumuşak bir yerden başladı. Uyuyup uyuyamadığını sordu. Son günlerde neler hissettiğini. Nihal cevap verdi, ama cevapları sanki içinden değil de ezberlenmiş bir metinden çıkıyordu.
Sonra adam dosyayı kapattı ve doğrudan gözlerinin içine baktı.
“Bazı travmatik olaylardan sonra,” dedi sakin bir sesle, “beyin kendini korumak için anıları yeniden düzenleyebilir.”
Nihal’in parmakları farkında olmadan kenetlendi.
“Bazen kişi, yaşadığı bir anı olduğu gibi hatırlamak yerine, ona dayanabileceği başka bir biçim verir. Öfke, korku ya da suçluluk bu dönüşümü hızlandırabilir.”
Komiser not alıyordu. Kalemin sesi Nihal’in sinirlerine dokundu.
“Şunu sormak zorundayım,” dedi psikolog. “O gece… çok öfkeli miydiniz?”
Nihal’in ağzı açıldı ama kelime çıkmadı. Öfke. Evet, tartışma vardı. Evet, sesler yükselmişti. Ama bu, herkesin yaşadığı türden bir şeydi. Ya da öyle olduğunu düşünmek istiyordu.
“Bazen,” diye devam etti adam, “kişi bir eylemi yapar, ardından beyin bunu dışsal bir tehdit olarak yeniden kurgular. Böylece kişi kendini korur.”
Bu bir suçlama değildi. Ama bir ihtimaldi. Ve ihtimaller, Nihal’in içini kemiriyordu.
“Ben… bağırdım,” dedi sonunda. “Sonra onu gördüm. Yerdeydi. Kan vardı.”
“Emin misiniz?” diye sordu komiser ilk kez.
Bu soru, Nihal’in göğsüne sert bir darbe gibi oturdu.
Emin miydi?
Gördüğü şeyler netti. Çığlığı netti. Polisi araması netti. Ama o çığlıktan önceki saniyeler… orada sis vardı. Kısa, karanlık, rahatsız edici bir boşluk.
“Evet,” dedi yine de. “Eminim.”
Psikolog başını hafifçe eğdi. Sanki bu cevabı bekliyormuş gibi.
Merkezden çıktığında hava kararmıştı. Selman kapının önünde duruyordu. Onu görünce bir an rahatladı, sonra bu rahatlama yerini başka bir duyguya bıraktı: huzursuzluk.
Selman ona sarılmadı. Sadece yanında yürüdü.
“Ne sordular?” dedi.
Nihal anlatmaya başladı ama bazı yerleri atladı. Özellikle psikoloğun söylediklerini. Selman dikkatle dinliyordu ama gözlerinde tam bir inanç yoktu. Daha çok… ölçme vardı. Tartma.
Bu, Nihal’i incitti ama kızmadı. Selman’ın da şüphe duyması gerekiyordu. Herkes gibi.
Ertesi gün tanık ifadesi geldi.
Komşulardan biri, gece geç saatlerde Nihal’i kapının önünde “kanlı” gördüğünü söyledi. Tam olarak ne demekti bu, kimse netleştiremedi. Elinde mi vardı? Üzerinde mi? Işık mı yanıltmıştı? Ama ifade dosyaya girmişti bile.
Hastane kayıtları incelendi. O saatlerde kimse gelmemişti. Ama bu, bir şeyin kanıtı değildi. Sadece bir boşluktu. Ve boşluklar, şüpheyle çok kolay doluyordu.
Nihal evine döndüğünde eşyalar ona yabancı geliyordu. Duvarlar sanki biraz daha daralmıştı. Aynaya baktığında yüzünü tanıyordu ama gözlerinin içindeki ifadeyi çıkaramıyordu.
“Ya doğru hatırlamıyorsam?” diye düşündü ilk kez.
Bu düşünce onu korkuttuğu kadar… tuhaf bir şekilde rahatlattı da.
Çünkü eğer her şey net değilse, herkes suçlu olabilirdi.
Ve belki de asıl tehlike buydu
Nihal geceleri uyuyamıyordu. Gözlerini kapattığında aynı sahne gelmiyordu artık; sahne parçalanıyordu. Bir ayrıntı beliriyor, sonra kayboluyordu. Kan bazen koyu, bazen daha açık oluyordu. Yerde yatan bedenin konumu değişiyordu. En kötüsü de seslerdi. Kendi sesi mi bağırmıştı, yoksa o bağırmadan önce başka bir şey mi olmuştu?
Bunu Selman’a anlatmadı.
Selman, not defterini açıp kapatırken eskisinden daha sessizdi. Sorularını dikkatle seçiyor, bazen hiç sormuyordu. Nihal bunun bir tercih değil, bir savunma olduğunu hissediyordu. Selman her şeyi bilmek istiyordu ama bilmenin onu nereye götüreceğinden korkuyordu.
“Komşunun ifadesi garip,” dedi bir akşam. “Zaman konusunda net değil. Işık koşulları da…”
Cümleyi tamamlamadı. Tamamlamasına gerek yoktu.
Nihal başını salladı. “Ben de net değilim,” dedi yavaşça. Bu bir itiraf değildi ama Selman öyle algıladı. Bakışları bir anlığına durdu.
Ertesi gün resmi bir çağrı geldi. Savcılık ön değerlendirme yapmak istiyordu. Henüz mahkeme yoktu ama herkes kelimeleri dikkatli kullanıyordu. “Ön inceleme”, “olasılık”, “çelişki”.
Savcının odası soğuktu. Duvarlarda hiçbir kişisel eşya yoktu. Sanki orada duyguların varlığı baştan reddedilmişti.
Savcı, Nihal’e doğrudan baktı. “O gece Serkan’la aranızda ciddi bir tartışma olduğu doğru mu?”
“Evet.”
“Sesler yükseldi mi?”
“Evet.”
“Fiziksel bir temas oldu mu?”
Nihal durdu. Bu soru daha önce bu kadar açık sorulmamıştı.
“Hatırlamıyorum,” dedi.
Bu kelime odada asılı kaldı. Hatırlamıyorum.
Savcı bir şey yazdı. Kalemin kâğıda değme sesi, psikoloğun kaleminden daha ağır geldi Nihal’e.
“Hatırlamamak,” dedi savcı, “bazen hatırlamaktan daha çok şey söyler.”
Bu bir tehdit değildi. Bir tespitti. Ama Nihal’in içini buz gibi yaptı.
Sonra tanık ifadesi tekrar gündeme geldi. “Sizi kanlı gördüğünü söylüyor,” dedi savcı. “Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?”
Nihal’in ağzı kurudu. “Üzerime bulaşmış olabilir. Onu kaldırmaya çalıştım.”
“Bu detayı ifadenizde net söylememişsiniz.”
Çünkü o an bunu hatırlamıyordu. Ya da hatırlamak istemiyordu.
Psikolog tekrar devreye girdi. Bu kez daha açık konuştu. “Travma sonrası bazı bireylerde dissosiyatif boşluklar görülür. Kişi olayın bir kısmını siler, bir kısmını yeniden yazar.”
Savcı başını salladı. “Yani… kendisi de farkında olmadan bazı anıları yeniden inşa etmiş olabilir.”
Bu cümle Nihal’in artık kontrolünde değildi. Odadan çıktığında Selman’ın yüzüne bakamadı.
“Bana güveniyor musun?” diye sordu Nihal, merdivenlerde durup.
Selman cevap vermekte gecikti. Bu gecikme her şeyden daha ağırdı.
“Gerçeği bulmak istiyorum,” dedi sonunda. “Bu sen olsan bile.”
Bu söz, Nihal’in içini parçaladı ama aynı zamanda tuhaf bir rahatlama getirdi. Çünkü artık rol yapmasına gerek yoktu. Kimse masum olmak zorunda değildi.
O gece Nihal defterini açtı. Yazmaya başladı. Ama olanları değil. Olan olabilecekleri. Alternatif sahneler. Eğer bağırmasaydı ne olurdu? Eğer odadan çıksaydı? Eğer elini kaldırdıysa?
Bu ihtimaller onu delirtmiyordu. Aksine, sakinleştiriyordu. Çünkü kesinlik yoktu. Ve kesinlik yoksa hüküm de yoktu.
Ama dışarıda, dosyalar büyüyordu. Şüphe tek bir yerde toplanmıyordu artık. Nihal’in etrafında daireler çiziyordu.
Ve herkes, farkında olmadan aynı soruya hazırlanıyordu:
Gerçekten ne oldu?
