27. bölüm · Gerçeğin Sesi
BÖLÜM 25
25. BÖLÜM – 9 Şubat 2026
Saat ilerlemiyordu.
Ya da ilerliyordu ama Nihal’in olduğu yerde zamanın bir karşılığı yoktu. Duvar saatinin tik takları, bir hastane odasında duyulması gereken türden değildi; evdeydi ama ev artık güvenli bir yer sayılmazdı. Masa lambasının sarı ışığı defterin üzerine eğilmişti. Sayfalar doluydu. Oklar, altı çizilmiş kelimeler, tekrar tekrar yazılmış isimler… Hepsi aynı merkeze dönüyor, ama merkezin kendisi boş kalıyordu.
Nihal defteri kapattı, sonra tekrar açtı.
Aynı sayfaya üçüncü kez baktığını fark etti.
Gamze – net gördüm.
Merve – silah Kaan’daydı.
Ahmet – o an karışıktı ama Kaan oradaydı.
Üç tanık. Üç farklı ağız. Ama aynı cümle.
“Oradaydı.”
Nihal kalemini bıraktı. Sandalyeye yaslandı. Gözlerini kapadı ama bu sefer zihnine inmeye çalışmadı. Artık zorlamıyordu. Zorladığında görüntüler dağılıyor, sesler üst üste biniyor, her şey bulanıklaşıyordu. Bugün farklıydı. Bugün sadece bakacaktı.
Masadan kalktı. Salona geçti. Perdeler yarı aralıktı; sokak lambasının ışığı koltuğun kenarına vuruyordu. Her şey normal görünüyordu. Fazla normal.
Deftere geri döndü.
Yeni bir sayfa açtı. Üstüne büyük harflerle şunu yazdı:
ATEŞ ANI
Altına bir çizgi çekti.
Ve altı boş kaldı.
Nihal durdu. Kalemi havada asılı kaldı. Sonra hızlı hızlı sayfaları çevirmeye başladı. Tanık ifadeleri. Kendi notları. Savcının soruları. Selman’ın altını çizdiği cümleler.
“Silah elindeydi.”
“Yakındı.”
“Ciddi değildi.”
“Sonrası çok karıştı.”
Ama…
Hiç kimse şunu dememişti:
“Ateş ettiğini gördüm.”
Nihal’in nefesi yavaşladı. Bu, bir rahatlama değildi. Bu, bir ürpertiydi.
Kendi kendine fısıldadı:
“Nasıl olur?”
Tanıklar aynı şeye bakmıştı. Aynı odada durmuşlardı. Aynı kişiyi görmüşlerdi. Ama aynı anı görmemişlerdi. Sanki biri bir kareyi kesip almıştı. Film vardı. Öncesi vardı. Sonrası vardı. Ama tam ortası yoktu.
Deftere tekrar yazdı:
Herkes Kaan’ı görüyor. Ama kimse tetiği görmüyor.
Bu bir çelişki değildi.
Bu bir boşluktu.
Nihal ayağa kalktı. Evin içinde yürümeye başladı. Ayakları onu istemsizce banyoya götürdü. Aynanın karşısında durdu. Yüzüne baktı.
Göz altları morarmıştı, ama bakışı netti. Uzun zamandır ilk kez, korkudan değil odaktan titriyordu.
“Ben bunu kaçırmadım,” dedi aynadaki yansımasına.
“Bana gösterilmedi.”
Bu cümle zihninde yankılandı. Gösterilmedi. Unutmadım değil. Bastırmadım değil. Gösterilmedi.
Banyodan çıktı. Salonun ortasında durdu. Evin sessizliği artık tehditkâr değildi; dikkat isteyen bir sessizlikti bu. Masaya geri döndü, defteri tekrar önüne çekti. Bu sefer tanıkları tek tek yazmadı. Zamanı yazdı.
Saatler.
Gamze: 22.17
Serdar: “yaklaşık ondan sonra”
– Ahmet: “çok geç değildi”
Saatler net değildi ama bir şey dikkatini çekti. Hepsinin anlattığı “sonra” aynıydı. Panik. Bağırış. Yere düşüş. Ama önce, herkes için farklıydı.
Kalemiyle sayfanın ortasına bir dikey çizgi çekti. Soluna “önce”, sağına “sonra” yazdı.
Ortası… yine boştu.
Nihal yavaşça oturdu. Sandalyenin gıcırtısı bile ona fazla geldi. Sanki ev, ses çıkarırsa onu uyaracaktı.
Kendi ifadesini düşündü. Kendi kelimelerini.
“Hatırlamıyorum.”
Bu cümleyi bugüne kadar bir zayıflık gibi taşımıştı. Şimdi ilk kez başka bir anlamı vardı. Hatırlamamak, her zaman suç değildi. Bazen bir şey, hiç yaşanmamıştı.
Telefonuna uzandı. Mesajlara baktı. Selman’ın yazdığı kısa notlar. Hukuki uyarılar. Mantık. Ama bu, hukukla ilgili değildi. Bu, insan algısıyla ilgiliydi.
Deftere tekrar eğildi.
Kaan neden bu kadar net?
Neden herkes onu gördüğünden bu kadar emin?
Cevap zihnine usulca geldi, bağırmadan:
Çünkü Kaan görünür biriydi.
Çünkü herkes onu tanıyordu.
Çünkü zihnin boşluk sevmezdi.
Bir an için gözlerini kapadı. Kısa. Derin olmayan bir kapanıştı bu. Bir görüntü geldi. Odayı görmedi. Yüz görmedi. Sadece bir hissi hatırladı: dikkatin yönlendirilmesi.
Birinin istemeden de olsa bakışı başka yere çekmesi gibi.
Nihal defteri kapattı. Ayağa kalktı. Pencereye gitti. Camı araladı. Soğuk hava içeri doldu. Kendine gelmek için değil. Netleşmek için.
“Eğer,” dedi kendi kendine,
“herkes aynı şeye bakıyorsa ama kimse aynı şeyi görmüyorsa…
o zaman biri bakılması gereken yeri seçmiştir.”
Bu cümleyle birlikte içinde bir şey yerine oturdu. Katilin kim olduğu hâlâ yoktu. Ama nasıl saklandığı artık vardı.
Masaya geri döndü. Defterin arka sayfasına tek bir cümle yazdı, altını çizdi:
Bu dava bir eylemin değil, bir algının davası.
Saatine baktı. Gece ilerlemişti. Ama 9 Şubat bitmemişti. Bitmeyecekti de. Çünkü bugün, artık sadece bir tarih değildi. Bir eşikti.
Nihal defteri kapattı. Lambayı söndürmedi. Işık kalsın istedi. Artık karanlıkla işi yoktu.
Yarın mahkeme vardı.
Ama gerçek, çoktan başka bir yerde hareketlenmeye başlamıştı.
