1. bölüm / 7
Geniş Aile Liseye DönüşDedikodu kazanı
Bölümler 7Şu an: Dedikodu kazanı
İlkgün evin kapısını çarparak kapattı. Elinden kayan kapı kulpunu tutamadığı için annesi gelmeden hemen bahçeden dışarı atmalıydı kendini. Şehirde bugün hafif bir rüzgar vardı. Trafiğin ve kargaşanın sesini bastırıyor, bahçe kapılarının üzerindeki begonvillerin kokusunu yayıyordu etrafa. Muğla'dan getirdiği begonvilleri evlerinin kapısına kendi elleri ile yerleştirmişti ve İstanbul'daki bu kocaman mahallede kendi evleri dışında rengarenk bir ev yoktu. Her yer tamamen gri ve gelişigüzel boyalıydı. Evlerindeki çiçekler, biblolar ve İlkgün'ün annesi ile beraber yaptıkları el işi süsler evi görsel şölene çeviriyordu. Geçen bir daha bakmaktan da alamıyordu kendini. Hayat buydu...Her şey basitleşmeden önce böyleydi. Duvar kağıtları rengarenk, kıyafetler özgün hatta kapı kolları bile zanaatkarların ellerinde şekilden şekle girerdi. Onların yapmaya çalıştığı da buydu. Hayatı tüm detayları ile yaşamak...
Mest olmuşçasına derin bir nefes aldı. Rüzgarın şiddeti o yürürken biraz daha artıyordu. 'Neyse ki başörtüme fazladan iğne taktım' Diye düşündü.
Sokaktaki çiçek kokularının da eşliğiyle koştura koştura gelmesine beş dakika kalan otobüsüne yetişmeye çalıştı. Tam zamanında yetiştiği otobüse binip orta sıralarda bir yere oturdu. Her durakta duran otobüs sanki ağırlaştıkça ağırlaşıyor, zaman gittikçe geçmiyordu. Yanındaki kadın çantasıyla boğuşurken İlkgün'ün kafasına vurduğunun farkında bile değildi. Sokaktan geçen insanlara baktı. Topuklularıyla işe yetişmeye çalışan kadınlar, arabadan küfürler savuran insanlar, çatık kaşlar...Bu şehirde her şey sanki dört nalaydı.
Sınıfa geldiğinde herkes kendi arasında hararetli hararetli konuşuyordu. Kendi arkadaşları dışında kimseyi tanımadığı için sırasına oturup beklemeyi tercih etti. Beş dakika geçmeden arkadaşları geldi. İkisi de heyecanla yaklaştılar.
"Duydun mu?"
"Neyi?" bir şeyler olduğunu sezmişti ve kızlar tabii ki de biliyorlardı.
"İstanbul Barbaros lisesi için dedikodu kazanı isimli bir blog açmış. Neredeyse bir haftadır açık ve sadece on tane paylaşım var. Ama İstanbul'un yarısı abone olmuş. Bütün İstanbul bu blog sayfasını konuşuyor" Merve telefonu İlkgün'ün gözünün içine sokacak kadar yakına tuttu. Sosyal medya hesabında bir milyon takipçisi olan bu hesap tüylerini diken diken etti. Eli farkında olmayarak boğazına gittiğinde sınıfın havasızlığı da nefes almasını zorlaştırıyordu. Telefondaki yazıyı okumaya devam ederken bacağını gerginlikten salladığını fark etmiyordu bile.
DEDİKODU KAZANI
'Dedikodu Kazanı'na hoş geldiniz gençler...Sırlar can acıtır o yüzden kimse sırları yüklenmeyi hak etmiyor. Ve başarılar da her zaman övülmez. Neden peki birisinin dedikodusu aylarca konuşulurken başarısı bir hafta bile sürmez? Bu sorunun cevaplarını bulun diye bu bloğu açıyorum. Herkes hak ettiği konumda olacak artık.
"Bu halk kaostan besleniyor sanki! Nasıl olur da bu kadar az vakitte bunca kişi abone olmuş olabilir?" Aklım almıyordu okuduklarımı.
"İnsanlar eğlence düşkünü ve bu da eğlenceli "Merve yüzündeki sinsi gülümseme ile yorum yazarken ben sakinliğimi korumakta zorlanıyordum.
"Baksanıza! Okul değil film sanki. Blogda yazan kişileri görmeye gideceklermiş dersten sonra. Biz neden katılmıyoruz onlara Merve?” Ecrin ciddi miydi yoksa ben mi fazla duygusaldım. Doğru mu yanlış mı demeden insanları eleştireceklerdi.
“Olur, gideriz” İkisi arasında anlaştığında bana hiç sormamışlardı bile. Çünkü sınırlarımı o kadar net çizmiştim ki onlar da ona göre davranmak zorunda kalıyorlardı.
“Sana sormadık farkındaysan İlkgün! Ahlak bekçisi kesiliyorsun başımıza. Bırak da eğlenelim biraz. Liseli bunlar unutulur gider.”
“Senin eğlenelim dediğin konunun içinde benim kardeşim de var. Yarın bir gün suçsuz yere birine iftira attığında sonuçlarını düzeltemez kimse. Bunu idrak ediyorsun değil mi?” Yüzüme anlamsızca bakmaya devam ederken çantamı alıp çıktım sınıftan. Bahçede boş bir banka oturup gelene geçene baktım. Aidiyet hissetmediğim bu şehirde, kendimi bir kaba sığdırmaya çalışıyordum. Ve yerleştikçe o kabın içine, dışarıya mutlaka bazı parçalarım taşıyordu. Ahlaki değerlerden, nezaket kurallarında feragat etmektense ben de kabın dışına taşan arkadaşlıkları seçmiştim. Sahte insanlara nutuk çekmekten asla geri kalmazdım. Gerçek olmaları için biraz uğraşır, sonra pes ederdim. Bazı insanların düzeltilemeyeceğini böyle anlardım. Az önceki gibi. Olduğun yer dar geldiğinde daha geniş bir yere gitmen gerekirdi bazen.
Dersten sonra eve geçtiğimde yandaki eve de birilerinin koliler ile girdiğini gördüm. Uzun boylu bu üç çocuk bana tanıdık geldiyse de çıkaramamıştım. Tam evin kapısını açarken birisi benden tarafa baktı. Neden baktığını anlamayarak kafamı çevirecekken rüzgarın esmesi ile şalım yüzüme yapıştı ve tamamen önümü göremez oldum. İçimden inşallah görmemiştir diye dua etmeye başladım. Hemen şalımı düzeltmeye çalışırken göz ucuyla ona baktığımda hala bana bakıyordu. Elindeki koli hafifçe sarsıldığında güldüğünü anladım. İstifimi bozmadan eve yürüdüm ama gerildiğim için sağ gözüm seğirmeye başladı. Eve girdiğimde kafamı duvarlara vurma isteğimi bastırarak bunun herkesin başına gelebileceğini kendime söyleyerek sakin kalmaya çalışıyordum ki merakıma yenik düşerek cama koştum. Yanlarında bir kadın ve bir genç kız vardı. Bayağı geniş bir aileydiler ve bu benim yüreğimi hoplatmıştı. Hep büyük bir ailenin hayalini kurardım. Kocaman kahverengi tahta masanın etrafında toplanmış bir aile, hep beraber yemeğe başlanan sofralar...Bizim akrabaların çoğundan yüzümüz gülmediğinden geniş aile olayları yalan olmuştu artık.
"Evinizin gülü geldi gülü. Neredesiniz?!" Nazgün kapıdan girerken heyecanla yeni gelen komşuları ona anlatmak için kapıya koştum.
"Evet gördüm ve çok açım"
"Cidden bütün heyecanını kaçırdın olayın." Sallana sallana kendini koltuğa atarken ben de yanına oturdum.
"Nasıldı okul, sınavlarına çalışıyorsun değil mi?" Başörtüsünü çıkarıp saçlarını açarken bir yandan da örmeye başladı. Genelde üzgün ve stres altında olduğunda ya dondurmaya gömerdi kendini ya da saçlarını örerdi. Benim aksime tatlı düşkünüydü kardeşim. Ben ise makarna delisiydim.
Elindeki tokayla saçını bağlarken benim bakışlarımı fark etti. "Hemen anladın gergin olduğumu. Gözlerinde yine o bakış var" Gülümseyerek derin bir nefes aldı ve arkasına yaslandı. "Okulda bir blog açıldı, korkuyorum hakkımda bir şey yazarlar diye. Yani hadsiz insanlara haddini bildirmek de suç oldu bu devirde! Köşede durup bekleyemiyorum" gözlerinden korku okunuyordu sanki. Onun herhangi bir insandan korktuğunu görmemiştim hiç daha önce. Başı belaya girmişti birkaç kez. Haklıydı da. Kendince adaleti sağlamaya çalışır ve bazen sonucu kötü olurdu.
"Sen ve herhangi bir şeyden korkmak. Allah dışında kimseden korkmam diyerek küçüklüğünden bu yana dolaşıp duruyordun etrafta. Anlaşılan ciddi bir durum. Adı ne bloğun?" Haberim olduğunu anlamaması için bilmezi oynamaya karar vermiştim. Eğer bloğun çok fazla rağbet gördüğünü anlarsa daha çok gerilebilirdi.
"Kimileri diyor blog yazarının sözüne güvenilmez ama bazen de doğru çıkıyor dedikleri. Ben insanlara biraz ağzının payını verdiğimden çok düşmanım var biliyorsun."
"Boş ver sen onu. Basit bir blog işte."
"Haklısın aslında, niye taktım ki bu kadar?! Hadi kalk da komşulara şu mis gibi kokan kekten götürelim. Hem komşusu açken tok yatan bizden değildir" Masadaki annemin birkaç saat önce yaptığı belli olan keki kaba koyarak beni de sürüklemeyi ihmal etmeden evden çıkardı. Kapının kulpuna yapışıp gitmemek için direnirken Nazgün belimden tutmuş beni çekmeye çalışıyordu. En sonunda pes edip kardeşimin peşine takıldım. Her zaman şık görünmeyi sevdiğinden evden çıkarken takılarını takmayı ihmal etmedi. Ben de insanların karşısına asık suratla çıkmamak için gülümsemeye çalıştım. Siyah şalım, lacivert polarım ve siyah eşofmanım ile kardeşimin yanında biraz rahat görünüyordum. Üzerimi değiştirmeli miyim diye düşündüm. Kardeşimin dalga geçeceğinden emin olarak vazgeçtim.
"Gelirken üç tane çocuk gördüm abla. Birini sana ayarlarsak yıllardır süren yalnızlığın biter belki."
"Öncelikle yalnız olmayı ben seçtim bunu unutma. Çünkü kaderimdeki kişi ile henüz yollarımız kesişmedi, hissediyorum bunu. O keki ağzına tıkmadan sus"
Kapıya geldiğimizde şimdiden etrafın süslenmeye başladığını görünce istemsizce bir gülümsedim. Annem ile aynı tarzlara sahip gibi duran komşumuz ile bir an önce tanışmak istiyordum artık. Nazgün tek elinde kek tabağı diğer elinde telefonu ile kaşları havada hararetli hararetli mesajlaşıyordu.
"Bırak telefonu ayıp olacak şimdi. Hem kim o?" Kaşlarını çatıp telefonu cebine attı.
"Okuldan bir çocuk abla, bırakmıyor peşimi. Geçen gün sırama çikolatalı süt bırakmış sanki ilkokuldayız. Nereden geldiysem bu okula-"Sözünün devamını getiremeden kapı sertçe açıldı. Kapıdaki çocuk bize boş boş bakarken biz de ona aynı bakışlar ile karşılık verdik.
"Rami, komşulara hoş geldin desene" Arkadan gelen müdahale ile Rami denen çocuk kollarını arkasına atıp hafifçe öne eğildi ve hoş geldiniz dedi. Robottan farksız davranarak geldiği gibi giderken kapıya gelen kişinin rezil olduğum çocuk olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Saçlarının rüzgarda savruluşu bir an gözümün önüne geldiğinde kafamı salladım. Bazen beynimiz düşmanımız olabiliyordu. Gülümseyerek bize bakan çocuğa ben de bakmayı sürdürdüm. Kardeşim konuşamadığımı görünce hemen olaya el attı.
"Selam, biz karşı komşunuzuz. Belki atıştırmalık bir şeylere ihtiyacınız vardır diye kek getirdik. Eminim ki yediğinizde Nirvana'ya çıkacaksınız çünkü çok lezzetlidir." Nazgün'ün çenesi açıldığında susturmam gerektiğini fark ederek araya girdim.
"Buyurun afiyet olsun" Arkadan birisi araya atlayıp bir tane kek aldı. Keki koklarlarken yüz ifadelerine gülümsemeden edemedim.
"Merhaba ben de Roman" Ağzındaki lokmayla konuşurken gözlüklerini düzeltti. Kapıyı açan, keki yiyen ve bizimle tatlı tatlı konuşan çocuk arasında neredeyse hiç fark göremiyordum. Üçü de birbirine benziyordu.
"Teşekkür ederiz, zahmet etmişsiniz. Memnun oldum bu arada ben de Levent." Keki alıp kapının yanındaki masaya koydu. Biraz yaklaşıp elini uzattı. İkimiz de donup kalırken en nefret ettiğim olayın yaşanması canımı sıkmıştı. Erkekler ile el sıkışmıyorduk-dini sebeplerden dolayı-ama bir yandan da hep acaba ayıp mı ettim diye düşünmekten de kendimi alamıyordum. Ama el sıksan da sıkmasan da saygı sözler ile de ifade edilebilen bir şeydi benim için. Herkesin de bunu böyle kabul etmesini isterdim.
Neyse ki anlamıştı ve elini geri çekti. Ensesini ovuştururken yüzü kızarmıştı. Gerçekten de yüzü kızarıyordu, inanamamıştım. Utanmış mıydı mahcup mu olmuştu? Hemen durumu toparlamaya karar vererek konuşmaya çalıştım.
"Ben İlkgün ve kardeşim Nazgün"
"İsimleriniz çok güzel, hiç duymamıştım daha önce"
"Teşekkür ederiz" isimlerimizi duyanlar ilk önce şaşırsa da hepsi aynı tepkiyi verirdi.
"Kuzenimin adı Gülgün, anneannem İlknur, teyzem Songün-"
"Nazo sen biraz sussan mı acaba? Komşularımız yorgundur gidelim de başlarını ağrıtmayalım" Nazgün'ün kolunu çimdikledim daha fazla konuşmaması için.
"Estağfurullah, yalnız olmadığımızı görmek çok güzel. Bana tekrar Ege'de gibi hissettirdiniz. Söylenenlere göre bu şehirde komşuluk, arkadaşlık kalmamış. O yüzden endişeliydim. İstanbul'da nasıl yaşayacağım hala bilmiyorum." bir anlığına gözleri kapıdaki begonvillere daldı. Emindim ki aklına bir şeyler getirmişti bizim çiçeğimiz.
"İstanbul, birini sevmiyorsan çekilmez" Levent söylediğim cümleye gülerek karşılık verdi.
"İstanbul sever seni sen beni seversen" Gülümsemesi büyürken sevdiğim şarkıyı tamamlaması hoşuma gitmişti. Konuşmaya devam etti. "Ailem için buradayım ama her an geri dönebilirim. Yani beraber geldik beraber gideriz. Tek dönemem"
"Denemeden bilemezsin. Belki seversiniz. Biz artık gidelim size afiyet olsun"
Erkeklerin sadece ufak bir kesimi ile arkadaşlık yaptığımdan daha yeni tanıştığım bir yabancı ile böylesine rahat muhabbet edebildiğime şaşırarak oradan uzaklaşmaya karar verdim. Merdivenden inerken en son arkamızdan 'Teşekkürler'dediğini duydum ama kapı kapanmamıştı. Belki de hala kapıdaydı bu ihtimal yürümemi zorlaştırsa da emin adımlarla evime girdim. Eve geldiğimiz de ailemize her şeyi anlattık. Bir gün yemeğe çağırma kararı vererek herkes odalarına çıktı. Bir tek ben bahçede oturmuş sıcak bir şeyler yudumluyordum. Telefona bildirim gelmesi ile elime aldım.
'İstanbul sever sen beni seversen'
Nazgün'ün mesajını gülümseyerek okuduğumu fark etmem için bardağı dudağıma götürmem gerekmişti. Üzerime dökülen çay ile tekrar güldüm.
"Kendine gel İlkgün. Akıntıya kapılmak üzeresin!"
Düşüncelerimin beni boğduğu bir zamandaydım. Yaşadığım hayatı ben mi seçmiştim yoksa ailem mi? Bu soru kafamda rüzgar gülü gibi dönmeye devam ediyordu. Lisemi sevmesem de okudum. Üniversitede mezuna kaldım, bölüm seçemedim. Okul kazandım evet ama yine bölümümü ben seçmedim. Ne yapıyordum ben? İstemediğim şeyi sırf ailem mutlu olsun diye yapıyordum. Meslek dediğin şey öyle hemen karar verilebilecek bir şey miydi ki lise biter bitmez seçmek zorundaydık? Kalbimin bu kadar ağrımasının sebebi kendi gerçekliğime direniyor olmam mıydı? Belki bana çizilen yolu sevecektim, belki de o yolda tüm dileklerim benim önüme serilecekti.
Sonunda ışığı görüp göremeyeceğimi bilmesem bile ilerlemeye devam etmeliydim. Bunu son zamanlarda mottom yapmıştım. Belki de bunca yolu gelmemin sebebi çok güzel bir şeydi ve beni yolun sonunda bekleyecekti. Okuduğum seneleri heba etmeden nasıl bir yol çizebilirdim?
Gerçekliğime direnmemeye karar verdim saniyeler içinde. Yıllarca direndiğimde hiçbir şey değişmemişti. Değişmesi gereken anlaşılan benim düşüncelerimdi...
Bölüm etkileşimi
