4. bölüm / 6
Geçmişten Kalanlarİlk Sınav
Bölümler 6Şu an: İlk Sınav
Bölüm sözü:
"Her şey zamanında gerek. Geç yağan yağmurların faydası dokunmaz kurumuş çiçeklere."
-Frida Kahlo
2 hafta sonra
Uzun bir süredir uyuyamıyordum. Ve sonunda bugün uyuyabildim. Ama bu seferde uyanmak istemedim.
Zorla ayağa kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Ceketimi üzerime alıp pencereden baktım.
Güneş tam tepede, etrafı yakıyordu. Kuş sesleri baharın geldiğini haber vermek ister gibi ötüyordu.
Üzerime en sevdiğim kıyafeti giydim.
"Bugün neşeli bir gün olacak," dedim kendi kendime. Yas sürecinden çıkmıştım neredeyse zaten benim acıyı benimsemem hep kolay olurdu.
Odamdan çıktığımda bir kapı açılma sesi daha geldi. Kafamı yana çevirdiğimde Aras'ı gördüm.
Kafasını hiç kaldırmadan elleri cebinde yürüyordu. Bense hiç hareket etmeden onu izliyordum. Kafasını kaldırdığında anlık göz göze geldik.
Kalbim teklemeye başladı. Onun toprak rengi gözlerine bakmaya devam ettiğim her an böyle olacağını biliyordum daha fazla bakmak istemeyerek merdivenlerden inmeye başladım.
Zamanında o nasıl yüzüme bakmadan arkasını dönüp gittiyse, ben de onun yüzüne bakmayacaktım; her şeye rağmen.
Boran'ın yanına geçip oturdum. "Günaydın!" Boran bakışlarını bana çevirdi. Kocaman gülümsemesiyle "Günaydın," dedi.
Aras da masaya oturduktan sonra herkes yemeğe başladı. Benim iştahım olmadığı için hiçbir şey yemedim, sadece kahvemi yudumladım.
Bu süre içerisinde herkesi tek tek inceledim.
Aralarındaki çekimi, her şeye rağmen gülmelerini inceledim.
Hepsi birbirini tamamlıyordu. Bunu bu iki hafta içerisinde fark etmiştim.
Arda olmazsa örgütün neşesi olmaz Aras olmazsa örgütün sert dinamiği bozulur. Kutay olmazsa örgütün zekası düşer. Lidya ve Ece olmazsa örgütün o ufacık masum yanı gider. Boran olmazsa örgütün gücü gider gibiydi.
Sanki içlerinden biri olmasa hepsi yok olacak gibi.
Bir makineydi sanki hepsi, bir parçaydı; hepsi makinenin çalışmasını sağlıyordu. Bir parça olmasa makine çalışmayı bırakacaktı, bense burada kendimi yedek bir parça gibi hissediyordum.
Neden?
Boran, Ece, kardeşim... hepsi yanımdaydı ama içimdeki boşluğu dolduramıyordum.
Gözlerim Aras'a değdiği anda konuşmaya başladı: "Yemekten sonra bir yere gitmeyin, toplantı yapacağız." Bakışları herkeste gezdi. En son benim gözlerime uğradı, çekmesini bekledim; çekmedi. Ama ben çektim çünkü ona her baktığımda aklıma eski Derin geliyordu. Ben artık o eski Derin değildim. Ona karşı koyacaktım.
***
Yaklaşık bir saat geçmişti. Ben de bu süre zarfında Mira'nın yanına gidip onunla bahçede tur atmıştık. Onu odasına çıkarıp aşağıya indikten sonra masanın üzerindekiler dikkatimi çekti.
Masanın üzerinde planların yazdığı kâğıtlar vardı. Bazı yerlerde çarpı işareti, bazı yerlerde ise sayılar yazıyordu. Sandalyeye oturup dikkatle kâğıtları incelemeye başladım.
Yavaş yavaş örgütteki herkes masaya toplandı. Ben de oturmuş gelenleri izliyordum.
Arda masadaki kâğıtları görünce ellerini birbirine sürterek, "Oo... operasyon var!" dedi.
Gözlerimi devirdim. "Gerçekten buna mı seviniyorsun Arda?"
Arda bakışlarını bana çevirip kafasını yana yatırdı.
"Bu hayatta duymayı sevdiğim ikinci cümle bu," dedi.
"Birincisi ne?" diye sordum.
Düşünceli bir şekilde çenesini sıvazladı. Yüzüne kurnazca bir gülümseme yerleşti. Bakışları Ece'ye döndü.
Omuzlarını yukarı aşağı yapıp, "Bilmem," diyip sırıttı.
Ece tabii ki çizgisini koruyup sinirle, "Önüne baksana," dedi. Arda bu durumdan daha da keyif almış gibiydi.
"E önümde sen varsın sağımda solumda her yerde." dedi. Arda Ece'ye yürümeyi bırakmış koşmaya başlamıştı resmen. Sevgisini hiç çekinmeden utanmadan söyleyebiliyordu. Bu sevginin sahte olmadığıda Ece'ye olan bakışlarından belliydi.
Ece sadece gözlerini devirmekle yetindi ama masanın altında elleriyle oynuyordu. Bir yandan utanıyor bir yandan bu halleri hoşuna gidiyor gibiydi ama bakışlarında sadece rahatsız olduğunu gösteren bir ifade vardı.
Ece'nin omzumda sevilmek istiyorum diye ağladığı zamanlar, birilerine güvenmek için gösterdiği çabalar vardı. Şuan Arda'ya güvenmek için çaba sarf etmiyordu sanki ona güveniyormuş gibiydi. Çizgisini aşmak istemediğinden Arda'ya yüz vermiyordu.
Kısa süre Ece'yle göz göze geldik. Hal hareketlerinden ve bakışlarından anladığımı anladı. Küçük bir fısıltıyla "Konuşacağız" dedim.Başını salladı sadece.
Aras'ın gelmesiyle gözler Aras'a döndü. Aras'ın ilk dikkatini çeken bendim ki bakışları bana döndü.
Sorgular gözlerle bana baktığında ben de onun aksine meydan okuyan gözlerle ona baktım.
Aras hiçbir şey demedi, bu da onayladığı anlamına geliyordu diye düşündüm.Dikkatle onu dinlemeye başladım.
"Kolay bir operasyon olacak," dedi Aras, eline haritayı alırken. "Üç kapı var, aynı zamanda içeride az adam bulunuyor."
"Lidya ve Kutay, siz kameralara erişip bize bilgi vereceksiniz. Arda ve Ece, siz doğu tarafındaki kapıdan gireceksiniz. Boran ile ben de diğer kapıdan gireceğiz.
Haritada başka bir noktayı gösterdi.
"Silahlar buradan getirilecek. Adamları etkisiz hale getirdikten sonra bizim ekip gelip silahları alacak."
Herkesle teker teker göz teması kurarak, "İçeride bizden adamlar da olacak, gece yola çıkacağız," diyip yerine oturdu.
Her ne kadar kolay dese de içime bir kurt düştü.
Ya birine bir şey olursa...
Lidya, Aras'a dönüp, "Derin de gelecek mi?" diye sordu.
Aras sandalyesine oturdu. Bakışları bana döndü. Sonra örgüttekilere, "Derin bu operasyonlardan olabildiğince uzak duracak," dedi.
Sert bakışlarımı ona çevirdim. "Sebep?" Aras masanın üstündeki kalemi çevirmeye başladı.
"Sebep..." dedi düşünceli bir ses tonuyla.
"Güvenli yerler değil. Her an bir kurşun vücudunu delip geçebilir. Sen doktorluğunu yapmaya devam et."
Sinirle, "Silah kullanmayı biliyorum. Ayrıca kurşun benim vücudumu delip geçer de sizinkini geçemez mi?" diye sordum.
Elindeki kaleme bakıp, "Geçer ama biz ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Oldu ki bilemedik, hata yaptık," bakışları bana döndü, "Sen o kurşunu çıkarıp hayatımızı kurtaracaksın."
Hiçbir şey demeden önüme döndüm. İçimden, "Umarım kimseden kurşun çıkarmak zorunda kalmam," diye mırıldandım.
Aras'ın bakışları Ece'ye döndü. "Ece, Derin'i küçük hastanemize götür, bir şey olursa iyileştirir bizi doktor hanım," dedi küçük bir imayla.
Ters ters ona baktım kısa bir süre. Bakışları öyle derindi ki her baktığımda o bakışlarda kaybolmaktan korkuyordum.
Ece elini omzuma koyup, "Hadi aşağıya inelim," dedi. Hiçbir şey demeden Ece'yle aşağı kata indik.
Aşağı diğer katlara göre daha soğuktu. Aynı hastane koridoruna benziyordu peş peşe odalar diziliydi.
Ece odaları anlatmaya başladı. "Burayı ameliyathane olarak kullanıyoruz. Bütün malzemeler burada," dedi. Gerçekten bir ameliyathanede ne bulunması gerekiyorsa hepsi vardı. Aynı zamanda dikkatimi ortadaki cam çekti. Ameliyat yaparken o camdan her şey görünürdü.
Diğer bütün odalar öyleydi, bir oda hariç.
Bir başka odaya girdik. Odanın ortasında bir sedye vardı, bir de duvarın kenarında küçük bir kanepe vardı. "Burasına ne dersen de; yoğun bakım, normal oda, çok amaçlı oda," dedi gülerek. "Ne dersen de işte"
Ben de gülümsedim. "Diğer taraftaki odada buranın aynısı, bir de sondaki oda var; işte pansuman falan orada yapılıyor. Depo sayılır, çoğu araç gereç orada," dedi.
"Burası bildiğimiz hastane. Evin içine hastane mi kurdunuz cidden?" dedim.
Ece gülümseyerek, "Hastaneye gidemeyeceğimize göre biz de hastaneyi eve getirdik," dedi.
"Hem bizim doktorumuz çoğu hastanedeki doktordan daha iyi," dedi dudaklarındaki gülümsemeyle.
Sadece gülümsedim.
"Ha bir de hemşiremiz var, Aysima. O bu akşam burada olur, sana yardım edecek," dedi.
Onayladığımı belli eder şekilde kafamı salladım.
Yukarı kata ilerlerken adımlarım durdu. "Ece..." dedim düşünceli ses tonuyla. Ece kafasını bana çevirip, "Efendim?" dedi.
"Bu gideceğiniz operasyonlar riskli mi, yani birine bir şey olur mu?" diye sordum
Ece başını hafifçe omzuna doğru eğdi.
"Bu gideceğimiz değil ama bazıları riskli olabilir. Sen telaşlandın mı?" dedi. Ses tonu öyle naifti ki, bir şey olsa bile olmazmış gibi hissettiriyordu.
"Yani... telaşlandım tabii," dedim.
Ece ellerini omzuma koydu.
"Telaşlanmana gerek yok, hepimiz deneyimli insanlarız. Şu ana kadar kimse tek bir kurşun bile yemedi."
Bu bir nebze de olsa içime su serpmişti.
"Peki..." diye mırıldandım. Tekrar yürümeye başladık.
Ece'yle yan yana yürüyünce şartların farklı olduğunu düşündüm.
Belki şu an çok güzel bir hastanede birlikte çalışıyor olabilirdik. Birlikte ameliyatlara girip hayat kurtarabilirdik.
Ama böyle olmadı. Ece bambaşka, ben bambaşka biriydim.
Daha fazla dayanamayarak, "Ece... neden doktorluk okumayı bıraktın?" dedim.
Ece'nin bakışları koyulaştı. Kısa bir süre bir şey demedi.
"Bunu başka bir zaman konuşalım olur mu?" dedi sakin bir ses tonuyla, ısrar etmedim.
"Olur," dedim ve odama çıktım.
Yukarı çıktıktan sonra direkt odama geçip hazırlanmaya başladım. Uzun bir süredir hastaneye gitmiyordum.
Hastaneyi özlemiştim, ayrıca hastalarım da vardı. Her ne kadar başka iş arkadaşlarıma verseler de onların durumuyla bizzat ben ilgilenmek istiyordum.
Hızlıca hazırlanıp hastane yolunu tuttum ama içimde de huzursuzluk vardı.
Ne zaman mutlu olmak istesem, sanki mutlu olmamam gerekiyormuş gibi geliyordu. Aslında mutsuz olmamı gerektirecek bir durum yoktu; babamın ölümü dışında. Babamın katilini bulacağım için bu beni huzursuz ya da mutsuz etmiyordu, aksine daha da güçlü kılıyordu.
Örgütte de sıcak bir ortam vardı, sevdiğim insanlar yanımdaydı. Ama her şeye rağmen ben eski beni istiyordum.
Düşüncelerime bir süre ara vermem lazımdı çünkü zihnim karışıyordu. Yine de kararlıydım.
Arabayı park ettikten sonra hastanenin önüne geldim. Bazen tüm günlerimi bu hastanede geçirdiğim zamanlar olurdu. Şimdi ise haftalarımı buradan uzak geçirmiştim.
Hastaneye acil kapısından girdim. Uzun süredir görmediğim iş arkadaşlarımı görmek istedim.
Acile girdiğimde büyük bir koşuşturma vardı. Bakışlarım gelen sedyeye döndüğünde, kalbinin yakınlarından bıçaklanmış bir hasta yatıyordu. Başında ise siyahlara bürünmüş bir adam vardı. Saçları, gözleri, giysileri; her şeyi simsiyah...
Siması hiç yabancı gelmedi ama çıkaramadım.
Hastanın başındaki hemşirelerden biri,
"Tansiyon düşük, nabzı da gitgide düşüyor," dedi.
Acil doktoru ışıkla gözlerine baktıktan sonra,
"Sol göz refleksi düşük. Kalp damar cerrahı nerede?" dedi.
"Biri ameliyatta, diğer doktor beş dakikaya burada olur asansör arıza vermiş" dedi.
"Beş dakika dayanacak gibi değil," dedi hafif telaşlı bir ses tonuyla. Hastanın nabzı saniyeler içinde düşüyordu.
Hastayı birkaç saniye inceledikten sonra yanına gittim. Yanımdaki hemşireye,
"Eldiven ver," dedim ciddiyetle.
Hemşire, eldiveni verirken
"Derin Hanım, siz genel cerrah değil misiniz?" dedi.
Hızla eldiveni giydim.
"Bilgim var," dedim.
Hastanın yanına eğilip nefes alışverişini kontrol ettim. Göğsünün sol tarafındaki kan giderek yayılıyordu.
"Oksijen hazırlayın," dedim sert bir ses tonuyla.
Hastanın nabzı tekrar düşmeye başladığında kaşlarımı çattım.
"Şimdilik bıçağı çıkarmıyoruz," dedim hızlıca. "Kanamayı tutuyor olabilir."
Yanımdaki hemşire telaşla,
"Nabzı düşüyor," dedi.
Gözlerim monitöre değdiğinde,
"Kalp zarına baskı yapıyor olabilir," dedim.
Acil doktoru bakışlarını bana çevirdi:
"Ne yapacaksınız?"
Kısa bir süre sustum. Çünkü yapacağım şey riskliydi.
"Basıncı düşürmezsek kaybedeceğiz."
Hastanın nabzı saniyeler içinde tekrar düşmeye başladı. Monitörden yükselen ses, acilin içindeki telaşı daha da artırıyordu.
Hemşire korkulu gözlerle,
"Derin Hanım..." dedi.
Hiçbir şey demeden derin bir nefes aldım.
"Gazlı bez," dedim.
Hemşire hızlıca gazlı bezi verdiğinde bakışlarımı hastadan hiç ayırmadım.
"Bıçağı çıkardığım an baskı uygulayın."
Acil doktoru bir an duraksadı.
"Emin misiniz?"
"Hayır," dedim dürüstçe. "Ama başka şansımız yok."
Elimi bıçağın sapına götürdüm. Monitöre tekrar baktım; nabız hâlâ düşüyordu ve düşmeye devam ediyordu. Daha fazla beklemedim.
Bıçağı kontrollü bir şekilde çıkardığım anda kan hızla dışarı yayılmaya başladı.
"Baskıyı artırın," dedim.
Sesim sakindi ama içerideki herkes hızlanmıştı.
Hastanın nefesi düzensizleşmeye başladığında elimle yaraya baskı uyguladım.
"Oksijen," hemşire hızla maskeyi uzattı.
Monitördeki ritim yavaş yavaş düzene girmeye başladı.
Hastanın nefesi eskisine göre daha sakindi.
Yaraya uyguladığım baskıyı birkaç saniye daha bırakmadım. Ardından bakışlarımı monitöre çevirdim.
Dudaklarımda ufak bir gülümsemeyle,
"Hayati tehlikeyi atlattı," dedim.
Acilin içindeki gerginlik hafiflemişti. Gözlerim siyahlı adama kaydı. Dudaklarındaki sırıtmaya benzer ifadeyle bana bakıyordu.
"İyi işti doktor," dedi rahatsız edici bir ses tonuyla.
Gözlerimi ondan ayırıp eldivenleri çıkardım. Tam o sırada kalp damar doktoru Ömer Bey geldi.
Hastaya kısa bir bakış attıktan sonra hemşirelere,
"Ameliyathaneyi hazırlayın," dedi.
Daha sonra bakışları acil doktoruna döndü:
"Müdahaleyi kim yaptı?" dedi sert bir ses tonuyla.
Tüm riskleri göze alarak "Ben yaptım," dedim.
Ömer Bey birkaç saniye sustu, sonra ufak bir gülümsemeyle,
"Geç kalsaydın hastayı kaybederdik. Yine tam zamanında kurtardın, Derin," dedi.
Teşekkür eden bakışlarla baktıktan sonra acilden çıktım.
Acilin içinden çıktıktan sonra ellerimi yıkamak için lavaboya girdim. Aynada kendime baktığımda üstüm kanlar içindeydi. Hızla ellerimi yıkadım.
Eskiden olsa yapacağım ilk şey üstümü değiştirmek olurdu ama şimdi çokta umursamadım.
Hızlı adımlarla odama gidip birkaç kitap aldım. Tam çıkacaktım ki kapı çaldı.
"Buyrun," dedim.
Bakışlarım kapıdaydı. İçeriye yeni gelen doktorlardan biri olan Cemal girdi.
Bu hastaneye yeni gelmiş olsa da aramızdaki bağ kısa sürede güçlenmişti.
"Derin, müsait misin?" diye sordu. Onaylayarak kafamı salladım.
"Müsaitim, noldu? Bir sorun mu var?" dedim.
Koltuklardan birine oturdu. Ben de kitaplıktan kitaplara bakıyordum.
"Bir vaka var da biraz çelişkide kaldım," dedi düşünceli bir şekilde.
Koltukta oturup elindeki röntgen kağıdına baktım. Midede kocaman bir tümör vardı.
"Komplikasyondan şüphelendim aslında. Sen olsan nasıl yönetirdin?"
Gözlerimi kağıttan ayırmadan,
"Önce hastayı stabilize ederdim. Kanama riski varsa direkt ameliyat," dedim.
"Diyorsun, teşekkür ederim fikir için." dedi.
"Bu arada yine yapmışsın şovunu, tüm hastane seni konuşuyor."
"Görevim," dedim.
Cemal göz devirdi. "Sen genel cerrahısın, kalp damar cerrahisi değil ama buna rağmen hastanın hayatını kurtarmışsın."
Hiçbir şey demedim. Cemal ayağa kalktı.
"Ben gideyim artık."
"Görüşürüz, Kahraman doktor," dedi.
Gülümseyerek "Görüşürüz," dedim.
Kısa bir süre durup düşündüm, neyi düşündüğümü bilmeden.
Daha sonra elimde kitaplarla odamdan çıktım. Arabayı çalıştırdıktan sonra kafamı toparlayacak müzikler eşliğinde evin yolunu tuttum.
Bugün bir hastaya müdahale edip onu kurtarmak bana çok iyi gelmişti. Doktor olmak beni bu hayata bağlayan etkenlerden biriydi.
Hava kararmıştı ve sabahki gibi sıcak değildi. Zili çaldıktan kısa bir süre sonra kapı açıldı. Eve girdim, örgüt akşam yemeğini yiyordu.
"Lan noldu?" dedi Arda telaşlı bir ses tonuyla.
Aras, Arda'nın sesini duyduktan sonra bakışları bana döndü. Bir an kaşları çatıldı. Sonra kıyafetime döndü bakışları.
"Bir şey yok," dedim sakin bir ses tonuyla.
Kutay, "Yok mu cidden?" diye sordu.
"Yok, sadece bir hastayı müdehale ettim o kadar"
Arda hayıflanarak "Doktorların işi zor doktor olmak istemezdim." dedi kafasını sallayarak.
Kutay gülerek Arda'ya baktı. "İstesende olamazsın zaten hiç hayıflanma"
Arda en sert bakışlarını Kutay'a gönderdikten sonra Kutay daha keyifli bir şekilde bir güldü.
Hiç bir şey demeden odama çıktım. Sıcak bir duş alıp kıyafetlerimi giydim.
Mira'nın yanına gittim. Onunla sohbet ettim. Şu sıralar bana iyi gelen tek şey Mira'yla sohbet etmekti.
Mira'nın odasından çıktıktan sonra odama girdim.
Bugün getirdiğim kitapları okuyup çalışmaya başladım. Kalp ile ilgili kitaplardı.
Örgüt saat birde operasyona gidecekti; onlar gidene kadar çalışacaktım.
Uzun bir çalışmanın ardından saate baktım, saat on iki buçuktu. Aşağıya indim, aşağıda koşuşturma vardı ama telaşlı bir koşuşturma değildi, sakin bir koşuşturmaydı.
Son hazırlıkları yapıp çıkmak için hazırlanıyorlardı.
Boran'ın yanına gittim. Beline silahını yerleştiriyordu, diğer elinde de kar maskesi vardı.
Telaşlı gözlerle onu izliyordum. Yüzüme bakmadan, "Sen telaşlı mısın yoksa bana mı öyle geliyor?" dedi.
"Tabii telaşlıyım ya, içinizden birine bir şey olursa..." Bakışları bana döndü. "Telaşlanma," deyip sarıldı, çenesini başıma yasladı. Ben de onun göğsüne sıkı sıkı sarıldım. Gözlerim Aras'a döndü, o da buraya bakıyordu. Boran'a sarılmayı bırakıp, "Dikkatli ol, olur mu?" dedim. Sıcak bir gülümsemeyle başını salladı.
Aras, "Arabalara geçin," dedi sert bir ses tonuyla. Normalde olduğundan daha sertti ses tonu, aynı zamanda yüz ifadesi de kaskatıydı; çatık gözleriyle etrafı izliyordu. Boran gibi onun da elinde bir kar maskesi vardı.
Ece'nin yanına gidip ona da dikkatli ol uyarılarımı yaptıktan sonra çıkmışlardı. Ece'nin dediğine göre operasyon alanı uzaktı, yaklaşık iki üç saat varmış
Gün doğana kadar onları bekleyecektim.
Kalbim hiç bu kadar telaşlı atmamıştı.
Saat hiç bu kadar yavaş ilerlememişti.
Bazı geceler olurdu; beklemek bile savaş gibi gelirdi insana.
Bölüm etkileşimi
