6. bölüm / 6
Geçmişten KalanlarDenizin Gözündeki Güneş
Bölümler 6Şu an: Denizin Gözündeki Güneş
"Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?"
-Küçük prens
Hayat her zaman en sevdiklerinizi elinizden alırdı. Bu, belki hayatta en değer verdiğiniz insan olabilir ya da sizi hayata bağlayan meslek gibi birçok şey olabilir.
"Hayatın acı gerçekleri" diye de bir kavram var. İnsan belki her yaşında bu acı gerçeklerle yüzleşir ya da yüzleşmek zorunda kalır.
Her yaşımda acı bir gerçek öğrendim. Zorunluluklarım, sorumluluklarım arttı ama bunlar beni zayıflatmadı. Aksine daha da güçlü oldum. Her gerçekte bir güç daha kazandım.
Pencerenin önünde oturuyordum. Gözlerim yarı açık şekilde örgütü bekliyordum.
Haziran ayının ilk günüydü. Yemyeşil ağaçların arasından kuş sesleri geliyordu. Aynı zamanda bahçedeki çeşmeden de su sesi geliyordu. Bunlar bile insanı rahatlatmaya yeterdi ama benim içim bir türlü rahatlamıyordu.
İyiler mi?
Ne zaman gelecekleri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bu da telaşlanmamı daha da artırıyordu.
Gece boyu bazen Mira'nın yanına gittim, evi dolaştım. Aşağı kata indim, malzemeleri kontrol ettim.
Bekledim.
Tüm gece boyunca bekledim.
Boran için telaşlandım. Zarar görmeyeceğini düşündüğüm tek kişi Boran olabilirdi. Ama en çok onu merak ettim.
Saat ona yaklaşıyordu ve bugün benim yapacak çok işim vardı. Üstümdeki beyaz tişörtü ve gri eşofmanı değiştirmek için ayaklandım.
Kalkar kalkmaz arabaların geldiğini gördüm. Yüzüme bir gülümseme oturdu. Hepsi iyi miydi acaba diye düşündüm.
Hemen odamdan çıkıp koşar adımlarla bahçeye yöneldim.
Temiz hava yüzüme çarpınca ve örgüttekileri görünce derin bir nefes verdim.
Şoför kısmındaki kapı açıldı. Bakışlarımı oraya çevirince Boran'ı gördüm.
Koşarak yanına gidip kollarımı beline doladım. O da tek eliyle belimi kavradı.
Boyu o kadar uzundu ki kafam göğsüne değiyordu.
Kafamı kaldırıp, "İyi misin?" diye sordum.
"İyiyim," dedi gülümseyerek. Sonra ellerini kaldırdı. "Bak, hiçbirimize bir şey olmadı," dedi rahatlatan ses tonuyla. Ondan ayrılıp bakışlarımı Ece'ye çevirdim. O da iyi olduğunu belirterek tebessüm etti.
Arda, arkada kaşlarını çatıp elini göğsünün üzerine koydu. "Biz de iyiyiz ya, sağ ol," dedi alaycı bir ses tonuyla.
Gözlerimi ona çevirdim. Öyle rahat ve enerjikti ki sanki operasyona o değil de ben gitmiştim.
En içten gülümsememle Arda'ya baktım. "Arda, hâlâ güldüğüne göre iyisin."
Arda kaşlarını havaya kaldırdı. "Ben hep gülerim," dedi ama sesinde başka bir duygu daha vardı.
Operasyon başarılı geçmişti, belli oluyordu. Herkesin gözlerinin içi gülüyordu. Gözlerinde yorgunluk namına hiçbir şey yoktu. Bu beni sevindirmişti.
Bakışlarım en son Aras'a kaydı. O yorgun görünüyordu. Gözlerinin altı mosmordu. Elleri yara içerisindeydi. Kaşlarımı çatıp ona baktım.
Sert bakışlarıyla karşısına bakıyordu.
Gözleri Boran'a kaydı. Kısa bir bakışma geçti aralarında, daha sonra bakışlarını bana çevirdi.
Çatık kaşlarımı görünce o da aynı şekilde bana baktı. Anladığından mı yoksa rahat görünmeye çalıştığından mı bilmiyorum ama ellerini cebine koydu ve eve doğru yürümeye başladı.
Arkadan Arda'nın sesi yükseldi:
"Acıktım, hadi eve gidelim çabuk," dedi ellerini çırparak.
Birlikte eve girdik, salonun ortasında durduk.
Herkes odasına çıktı. Hepsinin eli yüzü çamurluydu. Kendilerini toparlamaya ihtiyaçları vardı.
Boran, "Ben de bir duş alıp geleyim," dedi. Bakışlarım ona döndü.
Olumlu anlamda başımı salladim.
Salondaki koltuklardan birine oturup arkasından Boran'a baktım.
Kısa bir süre öylece oturdum. Boran olmasa ne yapardım?
Çocukluğumda yalnızken o vardı ergenliğimde yanımda o vardı. Büyüdüm hala da yanımda o var.
Onun her zaman bir adım arkamda olduğunu biliyordum.
Daha fazla düşünmek istemeyerek bende odama çıktım. Kendimi soğuk suya teslim ettim.
Bu beni az da olsa rahatlatmıştı.
Duştan çıktıktan sonra üzerime mavi bir gömlek ve altıma siyah bir pantolan giydim. Siyah topuklularımıda giyip makyaj masama oturdum.
Aynaya baktığımda olduğum kişiyi artık tanıyamıyordum. Kendimden o kadar uzaklaşmış hissediyordum ki ve bu da canımı çok yakıyordu.
Aynadan yatağıma baktım, sonra dolabıma. Her şey aynıydı ama aslında her şey çok farklıydı.
Eskiden mobilyalarım beyazdı, hâlâ da beyazdı ama şu an kirli bir beyazdı sanki.
Çok oyalanmak istemeyerek saçlarımı kuruttum ve saçlarımın omuzlarıma dökülmesine izin verdim.
Yüzüme renk gelmesi adına biraz makyaj yapıp eskisi gibi koyu rujumu sürdüm. Aynada son bir kez kendime baktım. Çantamı alıp odamdan çıktım.
Önce Mira'nın yanına gittim. Kapıyı tıklatıp odaya girdim.
Yatağında uzanmış, elinde bir kitap tutuyordu.
"Birtanem, ne yapıyorsun?" diyerek yanını başına geçtim.
"Kitap okuyordum abla, sen ne yapıyorsun?" Yeşil gözleri parlayarak bana baktı. "Çok güzel olmuşsun, nereye gidiyorsun?" diye sordu merakla.
Ellerim kıvırcık saçlarında dolaşmaya başladı.
"Teşekkür ederim birtanem," deyip tebessüm ettim. "Şirkete, oradan hastaneye gideceğim. İstediğin bir şey var mı ya da rahatsız olduğun bir durum?"
"Yok abla, Emine teyze her şeyle ilgileniyor da..." dedi ve sustu.
Tek kaşımı kaldırdım.
"Noldu?"
Düşünceli bir sesle, "Abla, benim kafam çok karışık. Neden buradayız, ne zaman gideceğiz gibi daha bir sürü soru var aklımda."
Yatağına yanına oturdum.
"İnan, bu soruların cevabını ben bile bilmiyorum güzelim." Ellerini tuttum.
Umut vererek baktım, bunu sesime de yansıttım.
"Ama bütün soruların cevaplarını bulacağım ve en kısa sürede evimize gidip yepyeni bir sayfa açacağız."
Mira sıkıca bana sarıldı, ben de ona sarıldım. Güzel çiçek kokusunu içime çektim.
"Abla beni hiç bırakma olur mu?" dedi. Saçlarını okşadım.
Sarılmayı bırakıp gözlerine baktığımda gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ellerimle gözlerinden süzülen yaşları sildim.
"Asla bırakmam birtanem," dedim gülümseyerek.
Gözyaşlarını sildi.
"Tamam, sen işlerini hallet. Akşam görüşürüz."
Yanından kalktım.
"Görüşürüz birtanem, dikkat et." Tebessüm edip odadan çıktım.
Merdivenin trabzanlarından destek alarak yavaş yavaş merdivenlerden indim.
Merdivenlerin sonuna geldiğimde herkesin bakışlarının bende olduğunu gördüm.
Büyük ihtimalle topuklu ayakkabımın çıkardığı sesten dolayı herkesin bakışları bana dönmüştü.
Boran'ın yanındaki boş sandalyeye doğru ilerledim.
Boran, "Otursana," dedi kafasını bana çevirip.
"Yok, aç değilim. Ben şirkete gideceğim."
Bakışlarım herkeste dolaştı. Hepsi yemeğine odaklanmıştı. Aras'a çevirdim gözlerimi. Çatalıyla tabakta şekiller çiziyordu. Göz altları hâlâ mordu, hiç uyumadığı her hâlinden belliydi.
Kahverengi gözleri olduğundan daha da koyuydu. Herkesin gözlerinin içi parlarken Aras'ın bakışlarındaki koyuluktan kötü şeyler olduğu belliydi. Ama geldiğindeki hâlinden daha iyi durumdaydı.
"Herkese afiyet olsun," dedim.
Arkamı dönüp dış kapıya doğru ilerledim.
Temiz havayı içime çektim, daha sonra arabama doğru ilerledim.
Anahtarı kontağa takıp gaza yüklendim. Normalde gittiğim hızdan daha da hızlı gidiyordum. Düğmeye dokunup camı açtım.
Rüzgâr saçlarımı dalgalandırdı. Yola odaklandım. Düşüncelerimden kısa bir süreliğine kaçtım.
Şirketin önüne gelip arabayı park ettim. Şirketin kapısından girdikten sonra adımlarım durdu.
Kaşlarım çatıldı. Bizim soyadımızın yazdığı şirketimizin adı değişmişti, yerine "Karahan" yazılmıştı.Kısa bir süre sorguladım. Babam şirketi Aras'a mı devretmişti? Neden Boran değil de Aras?
Bakışlarım şirkette dolaştı. Gri koltuklar, beyaz masalar...
İsim dışında her şey aynıydı. Şirket hâlâ gri ve beyazdı. Buruk bir tebessüm yerleşti dudaklarıma.
Burada gri babamı, beyaz beni temsil ediyordu. Babam bana öyle demişti.
Hızlı adımlarla asansöre ilerledim. Babamın odasının bulunduğu kata çıktım.
Odasının önüne geldim.
İsmail Aydın...
Odası hâlâ buradaydı. Her şey aynıydı.
Buraya belki bir şeyler bulurum düşüncesiyle gelmiştim. Ne bulmak istediğimi de bilmiyordum aslında.
Çantamı masanın üstüne bıraktım.
Karşımdaki odun rengi dolaba doğru ilerledim.
Önce eğilip aşağıdaki çekmecelere baktım. Bir sürü kâğıt vardı.
Şirketin gelir gideriyle alakalıydı çoğu.
Çekmecelerdeki kâğıtlardan işime yarar hiçbir şey çıkmayınca çekmeceyi sertçe kapattım.
Ellerimi saçlarıma geçirip sıkıntıyla nefes verdim. Ayağa kalkıp üstteki cam dolabı açtım.
Herhangi bir mavi dosyayı aldım. Bu dosyada şirketin kâr oranları yazıyordu.
En sondaki mavi dosyayı elime aldım. Bu ise şirketin zarar oranlarının yazdığı dosyaydı.
Sayfaları çevirirken dosyanın arasından bir resim düştü.
Eğilip resmi aldım. Resmin arkasında "Cihan Kara" ve "Murat Kara" yazıyordu.
Kaşlarım çatıldı.
Cihan ismi hiç yabancı gelmedi. Resmin önünü çevirdiğimde orta yaşlarda, saçları beyazlamış, yüzü kırışmış bir adam vardı. Yanında ise siyah gözlü, siyah saçlı bir adam.
Hastanedeki adam...
Siyahlara bürünmüş o adam..
Bizim düşmanımız mıydı?
Bir süre gözümü bile kırpmadan elimdeki fotoğrafa baktım. Nefesimi tuttuğumu fark ettim.
O adamın ismi neydi? Cihan mı, Murat mı diye düşündüm.
Dosyayı masaya koyup hızlı hızlı sayfaları çevirdim.
Sayfalarda yazanları hızlı bir şekilde okudum ama ne Cihan ne de Murat hakkında bir şey yazıyordu.
Fotoğrafı elime alıp ikiye katladım. Çantama koyup dosyaları tekrar yerine yerleştirdim.
Gördüklerim beni sadece şaşırtmıştı. Bunun dışında ne gözlerim dolmuştu ne de ellerim titremişti.
Artık düşmanların kim olduğunu az da olsa biliyordum. Onlara her gün daha da yaklaşacaktım.
Hiçbir şey olmamış gibi odadan çıkıp asansöre doğru ilerledim. Arkamdan gelen sesle adımlarım durdu. Arkamı döndüm.
"Derin," dedi nefes nefese Mert. Büyük ihtimalle onu duymayınca arkamdan koşmuştu.
"Mert," dedim şaşırarak. Uzun süredir onu burada görmüyordum.
Mert, "Derin, nasılsın? Uzun süredir görmüyordum seni," dedi nefesini düzene sokmaya çalışarak.
Okyanusu andıran mavi gözleri ve simsiyah saçları vardı. Elinde iki tane dosya tutuyordu.
Her zamanki sadeliğinden ödün vermemişti. Üzerine beyaz gömlek ve mavi kot pantolon giymişti.
"İyiyim Mert, sen nasılsın?" diye sordum. Gözlerini bir an bile kırpmadan bana bakıyordu.
Bu bakışları beni rahatsız etse de ben de göz temasını kaçırmadım.
"Bende iyiyim, bu sıralar çok yoğunum sadece," dedi.
Üzgün bir surat ifadesi takındım.
"Öyle mi? Tutmayayım o zaman, sen işine dön," dedim konuşmak istemediğimi belli ederek.
Ama onun umurunda değildi, sadece elindeki dosyaları daha sıkı tuttu. "Yok, biraz dinlenmek için ara verdim."
Şikâyetçi olduğunu belli ederek, "Günde bir molam falan var sadece. Şirketin başına gelen kişi değişince bütün düzen bozuldu," dedi.
Gözlerini devirip alayla gülümsedi. "Yeni patron çok acımasız," dedi.
Bu davranışını sorgulasam da yüzümde değişiklik olmaması için çaba gösterdim.
"Gel, aşağıya inelim, bir kahve içelim," dedi, bir elini cebine koyarak.
Onun gibi sahte bir gülümsemeyle, "Teşekkür ederim ama hastaneye geçmem lazım, başka zaman," dedim.
Öyle yapay duruyordu ki konuşmasından duruşuna kadar sahtelik akıyordu. Zaten kendisinden de pek haz etmezdim.
Kafasını yana yatırıp, "Peki," dedi.
Arkamı dönüp asansöre bindim. Asansör kapanana kadar bakışlarını hiç çevirmedi, dikkatle bana bakıyordu.
Asansörden indikten sonra birkaç çalışanın selamına yanıt verdim.
Şirketten çıkıp arabama doğru ilerledim.
On dakikalık yolun ardından otoparka girip arabamı park ettim.
Hastaneye girdiğimde gözümün önüne iki gün önce kurtardığım hasta geldi, sonra o siyahlı adam...
Asansöre binip müdürün yanına çıktım. Kapıyı tıklayıp içeri girdim.
"Merhaba Can amca, müsait misin?" diye sordum yüzümdeki gülümsemeyle.
Babamla müdürümüz çok yakın arkadaşlardı, o yüzden ben de çoğu zaman ona amca diye hitap ediyordum.
"Müsaitim Derin, gel," dedi eliyle koltuğu göstererek.
Masasının önündeki koltuklardan birine oturdum.
"Sıkıntı mı var?" diye sordu babacan bir tavırla.
Bir yandan da önündeki kâğıtları toparlıyordu.
İçten bir şekilde gülümsedim. "Bir sıkıntı yok," dedim. Bakışlarım ellerime döndü. Elimdeki yüzükle oynamaya başladım.
"Aslında..." Bakışlarımı Can amcaya çevirdim. "Ben artık işe dönmek istiyorum. İznimin bitmesine daha var aslında ama..." Duraksadım. Hastanedeki günlerimi düşündüm bir an. "Özledim," dedim buruk bir tebessümle.
Can amca da bana aynı şekilde buruk bir tebessümle karşılık verdi. Ellerini masanın üstünde bağladı.
Ciddi bir ses tonuyla, "Bak Derin, ben seni kızım gibi görüyorum, bunu sen de biliyorsun," dedi.
Yüz ifadesinden kötü bir şey söyleyeceği belliydi. Aynı zamanda ses tonu da ciddileşmişti. Kafamı salladım.
"Kesinleşmiş bir şey değil henüz, aslında söylemem de gerekiyor ama hakkında biri şikâyette bulunmuş," dedi üzgün bir ses tonuyla.
Kaşlarım çatıldı. "Şikâyet mi? Ben şikâyet edilecek bir davranışta bulunduğumu hatırlamıyorum," dedim itiraz ederek.Kısa bir süre ikimiz de konuşmadık. Ne Can amca doğru kelimeleri bulabiliyordu ne de ben ne yapacağımı biliyordum.
"Neden şikâyet etmişler, kim şikâyet etmiş?" Ayaklarımı sallamaya başladım.
Can amca kısa bir süre gözlerini kapattı, nefesini dışarı verdi.
"Geçen gün acilde müdahale ettiğin hasta..." dedi, sustu.
Alayla gülümsedim. Dirseğimi dizime yaslayıp ellerimle saçlarımı kavradım.
Başımı kaldırdım. "İyi de ben o hastayı kurtardım. Ben olmasaydım ölecekti belki de."
"Öyle Derin, haklısın ama o an görev içinde değildin. Yaptığın müdahale riskliydi, bunu sen de biliyorsun," dedi ve yanındaki sulardan birini bana uzattı.
Suyu açıp birkaç yudum aldım. "Kim şikâyet etmiş?" diye sordum gözlerim dolu doluyken.
Önünde düzenlediği kâğıtları eline aldı, birkaç tanesine baktı.
Gözlerimi bir an bile kırpmadan Can amcanın hareketlerini izliyordum.
Kim yaptı diye düşündüm. Aklıma ilk siyahlı adam geldi, başka da kimse gelmedi. Kim böyle bir kötülüğü yapıp benim meslek hayatımı riske atabilirdi ki?
Can amca tekrar konuştu: "Henüz kararlaştırılma aşamasında ama şikâyet edenin ismi dilekçede yazıyordu."
Gözlerimin içine baktı. "Derin, sonuç belli değil. Mahkeme belki seni haklı bulabilir."
İçimi rahatlatmak istiyordu ama içim ancak kimin şikâyet ettiğini duyduktan sonra rahatlayabilirdi.
Elindeki kâğıdı aldı. "Burada..." dedi ve elindeki ikiye katlanmış kâğıdı açtı.
"Şikâyet dilekçesinde Aras Karahan yazıyor."
Duyduklarımı bir süre idrak edemedim. Kaşlarım çatıldı. Elimdeki suyu masaya bıraktım, sallanan ayağım da durdu.
"Aras Karahan mı?" diye mırıldandım.
Bakışlarımı yere çevirdim. Hiçbir şey diyemedim. Şaşkınlık içerisindeydim... ve hayal kırıklığı.
Aras'ın böyle bir şey yapması asla aklıma gelmezdi. Nasıl mesleğimi riske atabilirdi?
Hızlıca çantamı alıp ayağa kalktım. "Can amca, teşekkür ederim, görüşürüz," dedim. Can amca arkamdan bir şeyler söyledi ama ne dediğini duymadım bile.
Arkamı bile bakmadan odadan çıktım.
Asansöre bindim, hemen otoparka indim ve arabamı çalıştırdım.
Kısa bir yolun ardından evin önüne geldim.Hızlıca arabadan indim, kapıyı sertçe kapattım.
Hızlı adımlarla kapının önüne gelip zili tıkladım.
Kapının açılmasını beklerken bu eve geldiğim ilk gün aklıma geldi.
Kapı açılınca düşüncelerim dağıldı. Elimdeki çantayı vestiyere attım.
Herkes akşam yemeği için sofradaydı. Öfkeli gözlerim Aras'ı aradı.
İçki dolabının önünde duruyordu. Yavaş hareketlerle bardağına viski dolduruyordu.Bardağını eline alıp bana döndü.
Sakindi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi bakıyordu.
Yanına gidip önünde dikildim.
Aslında ne diyeceğimi bilmiyordum. Öyle şaşkındım ki onun böyle bir şey yapacağını düşünmemiştim. Aklıma gelebilecek son kişilerden biri olurdu. Ama aptallık bende.
Nasıl aklıma gelmezdi?
"Sen..." dedim.
Viskisinden bir yudum aldı.
"Sen nasıl böyle bir şey yaparsın?" dedim hiddetle.
Tek kaşını havaya kaldırdı, "Ben ne yaptım?" der gibi baktı. Şu an sadece rol yapıyordu.Elimi saçlarıma geçirip arkamı döndüm. Salağa yatması beni daha da delirtiyordu.
"Deliricem," diye fısıldadım.
Ortamda ölüm sessizliği vardı. Ne bir çatal sesi geliyordu ne bir fısıltı. Büyük ihtimal herkesin bakışları Aras ve benim üzerimdeydi.
"Nasıl böyle bir şikâyette bulunursun, niye yaptın?" diye sordum. Sesimde sinir ile birlikte hayal kırıklığı vardı.
"Doğru olan buydu. Görev dışı müdahale ettin, ben de şikâyet ettim," dedi alayla.
Sinirimin geçmesi için gözlerimi kapattım.
Öyle sakindi ki bakışları, elindeki bardağı tutuşu... Şu an her davranışı beni sinir ediyordu.
Sesimi yükselterek, "Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Benim meslek hayatımı nasıl riske atabilirsin? Sizin gibi biri mi olmam gerekiyordu?" dedim.
Kaşlarım çatık bir şekilde Aras'a bakıyordum.
Masadaki çatallardan biri yere düştü ama bakışlarımı Aras'tan bir an olsun ayırmadım.
Aras hiçbir şey demiyordu, ara sıra viskisinden yudum alıyordu.
"Şikâyetini geri çekeceksin. Ben yanlış bir şey yapmadım. Kurtardım o hastayı," dedim.
Alayla gülümsedi. "Kurtardığın hastanın kim olduğunu biliyor musun sen?"
Yutkundum. Düşmanımızın adamını kurtarmıştım ama bu umurumda değildi.
"Biliyorum ve bu zerre umurumda değil," dedim hiddetle.
İki kaşını kaldırdı. İşaret parmağımı göğsüme koyarak, "Ben doktorum, benim görevim iyileştirmek. Kimseyi ayırmadan herkesi iyileştirmek. Kimin adamı olduğu umurumda değil," dedim bağırarak.
Benden gerçekten böyle bir şey yapmamı beklemiş miydi? O düşmanın adamı diye iyileştirmeyecek miydim?
"Sen güvende değilsin, farkında mısın? Burnunun dibine gelmiş Cihan, dibine üstüne üstelik seninle konuşmuş," dedi Aras. Bu sefer sesi daha yüksekti.
"Eğer bana zarar vermek isteseydi verirdi. O kadar yakınındayken. Ama vermedi. Onun derdi ben değilim, sensin," dedim sert bir sesle.
Arkasını dönüp bardağı sertçe masaya bıraktı. "Derdi ben olduğum için mi babanı öldürdü?" dedi önüne dönmeden.
Söyledikleri yüzüme tokat gibi çarptı. Haklıydı maalesef... ama bunu bu kadar acı bir şekilde söylemek zorunda mıydı?
Gözlerim doldu, istemesem de. Boran sandalyesini çekip dişlerinin arasından, "Aras," dedi.
Aras bana döndü, gözlerimin dolu olduğunu gördü. Kaşları çatıldı. Gözyaşlarımı sildim. İşaret parmağımı göğsüne dokundurdum.
"Her seferinde bu acı gerçekleri yüzüme böyle sert vurmak zorunda mısın?" dedim sadece ikimizin duyacağı bir sesle.
Başını eğip bana baktı. Eliyle göğsümde duran elimi kavradı. "Tatlı dilden anlayacak mıydın? Yine diklenecektin Derin," dedi o en sevdiğim ses tonuyla.
Lanet olsun ki onun bu sesi beni hemen yumuşatıyordu. Ama bu sefer izin vermedim. Mesleğimi kaybetmiştim... ya da kaybedecektim.
"Bu yaptığını hayatım boyunca unutmayacağım," dedim fısıltıyla.
Kısa bir süre baktım. Elimi elinden kurtardım.
Dağınık olan saçlarını eliyle daha da dağıttı. Bakışlarım saçlarına değdi. Oradan kaşlarına, gözlerine, dudaklarına...
Derin bir nefes verdim. Birkaç saniye gözlerimi kapattım. Hâlâ öfkeliydim. Öfkem içime bile sığmıyordu.
Gözlerimi açtım. "Senden nefret ediyorum Aras Karahan. Şu an senin yanında olmaktan nefret ediyorum. Keşke hiç karşılaşmasaydık," dedim bütün zehrimi dışa vurarak.
Bakışlarında hiçbir değişiklik olmadı.
Bakışlarımı ondan ayırıp kapıya doğru ilerledim.
Kapının önünde kısa bir süre durdum. Nefesim kesilmişti. Elimi göğsüme koyup birkaç kez temiz hava içime çektim. Dolan gözlerimi silip arabaya doğru ilerledim. Her zamanki gibi deniz kenarına doğru sürdüm.Sahil neredeyse bomboştu, sadece birkaç kişi vardı.
Arabadan inip ayağımdaki topuklu ayakkabıları çıkardım. Kumun üzerinde yürümek bedenimi çok rahatlattı.
Kumların üstüne oturdum. Denizin sesi ve esen rüzgârı hissetmeyi çok seviyordum.
Yirmi dakika geçmişti, bu süre zarfinda sadece denizi izledim. Ara sıra kumlarla oynadım. Ağladım. Kendimle yüzleştim.
"Derin," dedi arkadaki ses.
Kafamı arkaya doğru çevirdim. Boran arkamda duruyordu.
Birkaç adımda yanıma geldi. "Niye geldin?" diye dünyanın en saçma sorusunu sordum.
"Seni yalnız bırakacağımı düşünmedin, değil mi?" dedi. Bakışlarım ondan ayrılıp denize döndü. Boran da yanıma oturdu.
Kumları eline alıp geri bırakıyordu. Ben ise hiçbir şey yapmadan denizi izliyordum.
Boran kafasını bana çevirdi. "Aras'la konuşacağım, şikâyeti geri çekmesi için," dedi.
Hızlıca, "Konuşma," dedim.
"Neden?" dedi sorgulayarak.
Bakışlarım ona döndü, aynı şekilde vücudumu da ona doğru çevirdim.
"Çünkü haklı geliyor. Şikâyet etmeseydi ben hastanede olacaktım, gitme dese bile gidecektim. Ve o bunu biliyor, beni tanıyor," dedim. Boran son cümlemden sonra kaşlarını çattı.
Kendimi açıklama ihtiyacı duyarak devam ettim:
"Bak, doktorluk benim için ne kadar önemliydi bunu en iyi sen bilirsin. Evet, şu an adam akıllı doktorluk yapamadığım için çok üzgünüm ama..." Sustum, birkaç saniye gözlerimi kapattım. "Doktorluktan önce babamı kimin öldürdüğünü bulmak istiyorum, yeni bir sayfa açmak istiyorum," dedim.
Denizin her dalgası kalbime çarpıyor gibi hissediyordum.
Denizi kendime çok benzetirdim.
Kıyı bendim, deniz ise hayatımdı. Dalgalar hayatımdaki olumsuzluklar... denizdeki balıklar hayatımdaki kişileri temsil ediyordu.
Bir de tam tepede güneş vardı; denizin hem motoru hem kalbi...
Deniz için güneş çok önemliydi ama güneş için denizin önemi yoktu. Belki de vardı.
Deniz hissedemiyordu, güneş belli etmiyordu belki de...
Denizden bakışlarımı çevirdim, kumlarla oynamaya başladım.
Boran içten bir gülümsemeyle, "Bu huyunu o kadar seviyorum ki Derin... Ne yaşamış olursan ol, her zaman bir şeylerin yeniden iyi olacağını nasıl düşünüyorsun?" diye sordu.
Çocukluğumdan beri buna alışmıştım. Her güne başlarken "O gün geride kaldı, unut" diyerek başlardım. Kendimi teselli ederdim. Umutlanırdım, heveslenirdim. Sonra yine hevesim kursağımda kalır, önceki günden daha kötü şeyler yaşardım.
Buruk bir tebessümle Boran'a baktım.
"Şu an içinde bulunduğum durumu beynim idrak etmekte hâlâ zorlanıyor."
Şu an öyle bir durumdaydım ki ne ağlıyordum ne gülüyordum, ne sinirliydim ne sakindim.
"Boran, beni en çok ne üzüyor biliyor musun?" dedim kırgın bir ses tonuyla.
Boran kafasını salladı.
"Senin her şeyi bilip bana söylememen. Bu örgüt yeni kurulmuş değil, hareketlerinizden belli ve sen o süre içerisinde bana hiçbir şey demedin," dedim. Bakışlarımı ona çevirdim.
Kısa bir süre gözlerini kapattı. "İsmail amca böyle istedi, nasıl sana söyleyebilirdim?"
Oflayarak kafamı dizlerime yasladım. Ne yapmam gerektiğini düşündüm.
Gözlerim dolunca kafamı kaldırıp gözlerimdeki yaşı sildim.
"Derin, sana bir şey soracağım," dedi Boran meraklı ama rahatlatıcı bir ses tonuyla.
"Sor," dedim. Ne soracağını biliyordum.
"Hâlâ mı..." Ellerimi tuttu. "Hâlâ mı ona karşı yenik düşüyorsun?"
Kısa bir süre bir şey demedim, denizi izledim. Boran ise gözlerimden ve hareketlerimden sorusunun cevabını bulmaya çalıştı.
"Seviyor musun Aras'ı?" dedi güven veren sesiyle.
"Oha Boran, öyle dan diye sorulur mu?" dedim hafif sesimi yükselterek.
Gözlerimi kapattım. Onun ismini duymak bile kalbimi sıkıştırıyordu. Kısa bir süre sustum.
Aras'ı sevme ihtimali...
"Böyle dediğine göre bu aklındaki düşünce doğru demek mi?" diye sordu.
Ellerini saçlarına geçirdi.
"Ben senin ne yapmaya çalıştığını anladım," dedi Boran.
Gözlerimi kocaman açıp ona baktım. "Ben daha ne yapmaya çalıştığımı bilmiyorum, sen nasıl bileceksin?" dedim.
Boran önce sırıttı, sonra gözünü kırptı. "Ben bilirim," dedi.
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. "Söyle de ben de bileyim," dedim merakla.
Boran omuzlarını dikleştirdi, yerinde kıpırdandı ve boğazını temizledi. Her hareketini dikkatle izledim ve bu durum gülmeme sebep oldu.
Boran güldüğümü görünce keyiflendi.
"Şimdi..." dedi, duraksadı. Kaşlarını çattı. Aval aval bana baktı.
"Ne diyecektim lan ben?" dedi bağırarak.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Şaşkın şaşkın bana bakıp hatırlamaya çalışıyordu.
Daha fazla dayanamayarak kahkaha attım.
Boran kısa bir süre konuşmadan kumlara baktı. Elleri çenesindeydi, bu hâli beni daha da güldürdü.
Güldüğümü görünce o da güldü; sanki beni güldürmek için yapmıştı.
"Hatırladım, hatırladım!" dedi bağırarak.
"Dinliyorum," dedim merakla.
"Şimdi sen Aras'tan nefret ettiğini söyledin çünkü onu sevmek istemedin. O senden nefret etsin istedin. Oysa içinde ona karşı nefret yok," dedi gözlerini devirerek.
Boran cümlelerini toparladı.
"Yani ona karşı duvar örmek için Aras'ın senden nefret etmesini istedin ama bunu çok beklersin. Aras senden nefret etmez, edemez."
Bakışlarım koyulaştı. Dediklerinde haklıydı.
Ama son söylediği şey...
"Aras senden nefret edemez" mi?
Bu cümle beni düşündürdü. Kaşlarımı çattım. İçime bir kurt düştü aslında.
Aras benden neden nefret etmesin ki?
Bölüm etkileşimi
