1. bölüm · GECEYLE UYANAN

UYANIŞ

Kitapya Okur

Uyandığımda adımı bilmiyordum, Ama adımı söyleyen bir sesin bir zamanlar var olduğundan emindim. Tavan yabancıydı. Işık fazla parlak değildi, bu tuhaftı; gözlerim karanlığa alışık gibiydi. Nefes alışım sakindi ancak kalbim, olması gerekenden daha düzensiz atıyordu. Panik yoktu. Oysa panik duymam gerektiğini hissediyordum. Elimi boynuma götürdüm. Boynumda belirsiz bir ağrı vardı. Kıyafetlerime baktım kan içinde ve parçalanmıştı. Ellerimi kollarımda ve bacaklarımda gezdirdim. Parmaklarımın altında ince, düzensiz izler vardı. Acımıyordu. Buna rağmen içimde bir şey, sanki uykusundan uyandırılmış gibi kıpırdadı. Tanıdık bir his… ama hangi anıya ait olduğunu bilmiyordum. Ayağa kalktım. Bedenim tereddüt etmedi. Sendeledim ama düşmeden yürüyebildim. Sanki bunu daha önce binlerce kez yapmıştım. Duvardaki kırık aynaya baktığımda karşımdaki yüz bana ait olmalıydı çünkü bakışlarım yabancı değildi. Yine de o kızın kim olduğunu bilmiyordum. İsmimi bilmiyordum. Nerede olduğumu bilmiyordum. Ama yalnız olmadığımı biliyordum. Ve her ne olmuşsa… Unutulacak türden bir şey değildi. Köşede ki koltuğa doğru bir kaç adım atıp oturuyordum ne olduğunu çözmeye, hatırlamaya çalıştım ancak düşündükçe başımdaki ağrı ve kulaklarımdaki çınlama daha da arttı. Odada göz gezdirmeye başladım, kırık olan sadece ayna değildi. Sağ çaprazımda bir ayağı kırılmış ve yan düşmüş bir yatak dağılmış çarşaflar vardı, yatağın önündeki sandık bir şey aranmışcasına içi boşaltılmıştı. Etraftaki eşyaların üstünde duvarlarda çarşaflarda hep kan vardı. Bu kan benim kanım mıydı? Ama öyle olsaydı bu kadar kan kaybından sonra nasıl yaşamaya devam ediyordum? Odayı daha rahat incelemek için ayağa kalktım. Yatağın kenarından karşımda duran masaya doğru ilerlerken ayağım bir şeye takıldı. Başımı takılan şeye bakmak için eğdiğimde bir el olduğunu farkettim. Yatağın altından dışarıya uzanan bir kol... Yavaşça dizimin üzerine eğilerek vücudun devamını görmek için başımı yere yaklaştırdım. Nefesim istemsizce yavaşlamaya başladı. Eğilip bakmamam gerektiğini biliyorum ama bedenim beni dinlemiyordu. Dizlerimin üzerine doğru iyice çöktüm. Tozlu karanlığa doğru yavaşça uzandım. Ve onu gördüm. Gözleri açık. Bakmıyor ama hâlâ burada. Teninin rengi dünyadan çekilmiş gibi. Parmakları yatağın altına sıkışmış, sanki bir yere tutunmaya çalışmış. Kaçamamış. Boğazım kasılmaya başladı. Hızla geri çekildim. Ayaklarımın altındaki zemin kaydı. Çığlık atmak istedim ancak atamadım. Dengemi kaybedip geriye düştüm. Sırtım sert bir şeye çarptı. Kemik sesi gibi bir tok ses... Elllerim refleksle tutunmaya çalışırken başka bir tene değdi. Soğuk. Fazla soğuk. Başımı çevirdim.

İkinci bir yüz. Ağzı yarı açık. Boynunda koyu bir iz. Gözleri kapalı ama sanki birazdan açılacakmış gibi duruyor. İçimde bir şey kopuyor. Kalbim hızlanmıyor. Bu daha korkutucu. İki ceset. Ve ben… aralarındayım. Cesetlerin varlığını sindiremeden dışarıdan bir patlama sesi duyuyorum beni odadan koparan ses... Gerçekle bağlantımı yerine getiren ses... Dışarıdan çığlıklar yükseliyor. Geri çekilip ayağa kalkıyorum. Dizlerim titremiyor. Titremesi gerekir mi, bilmiyorum. Odayı dolduran ölüm kokusundan uzaklaşmak ister gibi pencereye yöneliyorum. Perdeler ağır ve kanlı. Elimle araladığımda parmaklarıma is ve kan bulaşıyor.

Dışarısı… Bir dünya değil artık. Şatonun taş duvarlarının ötesinde gece yanıyor. Gökyüzü siyah değil; kızıl. Alevler toprağın içinden fışkırıyormuş gibi yükseliyor. Uzakta patlamalar oluyor. Önce ışık, sonra ses geliyor. Gecikmeli. Sanki dünya bile olup bitene ayak uyduramıyor. Aşağıda insanlar koşuyor. Kim olduklarını seçemiyorum. Sadece kaçtıklarını görüyorum. Neyden kaçıyorlar? Bazıları düşüyor. Kalkamıyor. Ateş, her şeyi aynı renge boyuyor. Kulağıma metalin metalle çarpma sesi geliyor. Çığlıklar rüzgârla birlikte yükselip buraya kadar ulaşıyor. Kalın taş duvarlar sesi kırıyor. Şato… izliyor. Göğsümde tuhaf bir baskı hissediyorum. Korku değil. Daha eski bir şey. Tanıdık. Sanki bu manzarayı daha önce de görmüştüm. Sanki bir zamanlar bu yangının neresinde durduğumu bilmiştim. Cam soğuk. Aşağıdaki patlamalardan biri daha gökyüzünü yırtıyor. Işığın yüzüme vurmasıyla camda yansımam belirdi. Gözlerim… karanlıkta parlıyor. Dışarıdaki savaş beni çağırmıyor. Beni hatırlıyor. Ve ben… Nedenini bilmeden, ona karşılık vermekten korkuyorum. Ne yapmalıyım? Bulunduğum odada kalmaya devam mı etmeli yoksa dışarıya çıkıp güvenli yer mi bulmalıyım? Ama nerede olduğumu veya nereye gideceğimi bilemiyorum. Beklemenin de bir faydası olacağını düşünmüyorum. Öncelikle kıyafetlerimi değiştirmem gerekiyor. Üzerimdeki kıyafetler bana ait değilm; ya da ben onlara ait değilim. Gardırobun kapağını açınca ilk fark ettiğim şey ayna oldu. Dar, uzun bir ayna. Kenarı çatlak. Bana bakıyor. Yaklaştım. Camdaki yansıma… beklediğimden sessiz. Tenim solgun ve kirli ama kırılgan değil. Omzumda, köprücük kemiğimin hemen altında ince bir çizgi var. Parmaklarımı gezdiriyorum. Esnek. Düzensiz. Bir bıçağın işi mi? Hayır değil. Daha çok… bir pençe gibi.

Karnıma doğru başka izler iniyor. Bazıları solmuş, bazıları hâlâ koyu. İyileşmişler ama unutulmamışlar. Tenim hatırlıyor. Ben hatırlamıyorum. Boynumu çevirip bakmaya devam ediyorum. Aynadaki kız da benimle birlikte dönüyor. Enseme yakın, saçlarımın altında yarım ay şeklinde bir iz var. Orada içim daralıyor. Nedensiz. Sanki o noktaya dokunmamam gerekiyormuş gibi. Nefesim değişiyor. Bunlar yaralar değil sadece. Bir şeylerin kanıtı. Aynaya biraz daha yaklaşıyorum. Göğsümde, kaburgalarımın üzerinde silik bir sembol gibi duran iz gözüme çarpıyor. Bir anlamı var. Ama anlam benden saklanıyor ne olduğunu hatırlayamıyorum. Camın içindeki kız dikkatle bana bakıyor. Sorular soruyor. Cevap bekliyor. Ama ben sadece başımı sallıyorum.

“Henüz değil,” diyorum sessizce “ne olduğunu bulacağım.”. Kime konuştuğumu bilmiyorum.

Gardıroptaki kıyafetlerden bir kaç tane seçtim. Yırtık kıyafetleri üzerimden çıkarırken izler kaybolmuyor. Kumaşın altına saklanmış olsalar bile, varlıklarını hissediyorum.

Bedenim… Bir sır taşıyor. Ve ben o sırrın kendisiyim. Kapıyı açıp kolidora baktım. Koridor karanlık. Taş duvarlar kan lekeleriyle kaplı. Adım attığımda ayağım bir şeye takıldı. Bakmam gerekmediğini biliyordum ama yine de baktım. Bir beden daha. Merdivenlere doğru ilerledikçe bedenlerin sayıları artıyor. Bazıları zırhlı, bazıları elbiseli. Kan taş basamaklardan aşağı doğru akmış, kurumuş, tekrar ıslanmış. Burada sanki zaman kırılmış. Ölüm eski ama hâlâ sıcak. Merdivenleri inmeye başladım. Garip olan neden tereddüt etmediğim. Sağa mı sola mı döneceğimi düşünmüyorum. Ayaklarım karar veriyor. Şato… Tanıdık. Nereye nasıl gideceğimi zaten biliyorum. Duvarların yüksekliği, tavanın yankısı, köşelerde biriken gölgeler. Daha önce burada yürümüşüm. Belki kaçmışım. Belki kovalamışım. Bilmiyorum. Ama yollar beni tanıyor. Ben yolları tanıyorum. Bir kapının önünde duraksadım. Neden durduğumu bilmiyorum. Elim kapı koluna gitti. Bir süre bekleyip kapıyı açtım. Oda büyük ama sessiz. Yatak düzenli değil. Perdeler yarı açık. İçeride bir sıcaklık var; savaşın dışında kalmış bir an gibi. Duvarlarda eski kumaşlar, bir masa, iki sandalye. Kalbimde tuhaf bir sızı. Burası… bir şeyin merkezi. Ama neyin? Odanın ortasında durdum. İçimde bir ses “burada kal” derken bir diğeri “buradan kaç” diye fısıldıyor. Hiçbiri bana ait gibi hissettirmiyor. Yerde parlak bir nesne gözüme çarptı eğilip aldım. Bir kolye. Narin altın bir zincirin üstünde iç içe geçmiş 2 halka, ortasında kırmızı bir taş var. Çok güzel... Elime aldığımda içimi ısıtıyor neden? Başımın üstünden geçirip boynuma taktım göğsümdeki izin üstüne gelecek kadar uzanıp kıyafetimin içinde saklandı. Odaya son kez bakıp geri çıktım. Adımlarım yine düşünmeden ilerlemeye başladı . Koridor genişledi. Tavan yükseldi. Ve sonra... Metal sesi. Kılıçların çarpışması. Yakın. Çok yakın. Her darbe taş duvarlarda yyankılamaya başladı. İçimde bir şey kasıİdı. Kalbim hızlandı. Bu ses… bunu biliyorum.

Ana salonun kapısındaydım. İçeri adım attığım anda zaman yavaşladı. Ortada siyah saçlı uzun boylu bir adam var. Zırhı yok, omuzları kanlı. Tek başına savaşıyor ama hâlâ ayakta. Elindeki kılıç kararlı. Bakışları ölümcül. Karşısında üç zırhlı adam. Nefes alıp verişleri sert. Çevrelerinde cesetler var. Adam dönerken gözleri bana kilitlendç.

“BURADA NE İŞİN VAR KAÇ HEMEN!” diye bağırdı.

Sesi… Göğsümün içinde yankılandı. Göğsümde sıkışmaya nefesimin kesilmesine neden oldu. Nedensizce dizlerim kilitlendi. Adam tekrar saldırdı. Bir hamle. Keskin. Karşısındaki adamlardan birini yere düşürdü. Ölüm hızlı. Gürültülü. Hareket edemiyordum. Adam bana bir an daha baktı. O bakış… tanıdık. Fazla tanıdık. Gözleriyle neden hala gitmediğimi soruyordu. Arkasından gelen kılıcı görmedi. Darbe omzuna saplandı. Adam sendeleyip dizlerinin üzerine düştü ama kılıcını bırakmadı. Ters bir hamleyle bir saldırganı daha yere serdi. Ama kan… Çok fazla. Nefesim boğazımda düğümlenmesine neden olan kan. Bağırmak istiyorum. Sesim çıkmıyor. Üçüncü adam hâlâ ayakta. Başını tekrar bana çevirdi.

“Git…” dedi.

Sesi artık bir emir değildi. Bir rica. Bir şey içimde kırıldı. Geri çekildim. Dönüp koşarak. Ana salondan çıktım. Merdivenlerden aşağı. En aşağıya doğru devam ettim. Mutfak. Burası daha karanlık. Daha dar. Tezgâhların arasında ilerledim. Bir kaç beden daha. Ellerim titremiyordu. Ama içimde bir çığlık vardı. Arka duvara yaklaştım. Tuğlaların arasında farklı bir çizgi. Parmaklarımla bastırdım. Taş içeri gömüldü. Gizli kapı açıldı. Soğuk hava yüzüme çarptı. Kapıdan içeri girer girmez arkamda kapanmaya başladı. Geri dönüp kapıyı tekrar açmaya çalışsamda sadece duvarla karşılaştım. Gidecek bir yer yok ilerlemek zorundayım. İlerledikçe rüzgar daha da şiddetlendi, bir kapı daha kenarda bir kol var kolu indirince kapı aralandı. Sokağa çıktım. Kapı arkamdan kapandı.

Ayakta duruyordum. Ama içimde bir şey diz çökmüş haldeydi. O an bilmiyorum. Ama biraz önce… Bir şeyi sonsuza kadar kaybettim. Ve bu kaybı hatırlamam, belki de en büyük merhamet.